4+4+4 çarpıntısı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.7)
4+4+4 çarpıntısı[1]
İran gezisinin havasını alan olaylar gölgesiyle yaklaşıyordu. 2013 Haziran’ında
tayin için tercih listesini açtığımda gördüklerim karşısında bir hayal
kırıklığına daha uğradım. Kısır mı kısır, kısıtlı mı kısıtlı, saçma sapanın
saçması, absürtlüğün daniskası, fevkalâdenin fevkinde dar liste içimizi
karartmıştı. Hakkâri’ye yeni geldiğimizde 5-6-7 yıldır buralarda çakılmak
zorunda kalanları, bir türlü memleketine gidemeyenleri gördükçe hayretten
hayrete düşüyor, bizim de o günleri görmeden gidip gidemeyeceğimizi
düşünüyordum. Sonsuz tüneller gibiydi durumları.
28 Aralık 2012’de 3 yıllık mecburi hizmet sürem dolmuş ve tayin hakkı
kazanmıştım. Vakti gelmiş, tercih yapabilecekken 4+4+4’e toslamıştık. Kışın Nabi
Avcı’yı memnuniyetle dinlerken, işi romantize edip kitap mitap toplayıp
imzalatırken o toplantı salonunda, meğerse tam da bir yıl öncesinde yürürlüğe
girmiş, sene başından beri bizim de uyguladığımız bu düzenlemenin Haziran
ayında başımıza açacağı işlerden bîhaberdik.
Eskiden ilkokul 5 yıl, ortaokul 3 yıldı. Bu sistemle ikisi de 4 yılda eşitlendi.
Kısaca özet geçeyim tekrar: İlk geldiğim yıl bizim köyde 5. sınıflar vardı.
İkinci yılımda Çimenli’de ben de 5. sınıf okuttum hayatımda ilk ve son olarak.
Sonraki sene zaten köyde 1’ler ve 2’ler kaldı sadece. Dördüncü yılımda bütün
öğrenciler köyde toplandığında bu sistemi işlettik. Esasen bizim için bir
değişiklik yoktu, öğrenci sayısı aynı, işleyişteki sorunlar aynı ve hatta
katbekat büyümüştü. Sadece statüleri değişmişti öğrencilerin. Mezun olup
müstakil ortaokula gitselerdi neyseydi, ama yine köyde devam ediyorlardı.
Ayrıca 5’lerin günlük ders sayıları niyeyse yedi olarak belirlenmişti.
Akşamları onları bekliyorduk. Ertesi sene ikili eğitime geçildiğinden 5’lerin
sınıflarına denk gelen 1’ler ilk derse giremiyordu, derslik yeterli olmadığından.
Ayrıca servis sisteminin de aksamaması gerekiyordu. Tuhaf bir hâldi yani. Havalar
güzel olduğunda ilk ders Beden Eğitimi yapıyordu 1’ler, diğer günlerde geç
geliyordu çocuklar mecburen. Bazen de yarı yarıya kullanılıyordu sınıflar.
Bu okulun, öğretmenlerin ve öğrencilerin etkilenmesiydi yeni sistemden.
Peki, bu sene itibariyle tayin hakkı gelen bendenizi nasıl etkileyecekti,
pardon çarpacaktı, çarpıp çarpıp duvardan duvara vuracaktı? Tayinci tek kişi
olmak ayrıcalık ve eskilik alâmetiydi. Yeni gelenlerin gözünde yerim farklıydı.
İlk senemde bizden eskilere karşı hissettiklerimi, şimdi yenilerin gözünden
kendi üzerimde görüyordum. Gidici gözüyle bakılıyor, böyle adlandırılıyordum.
Bir terslik olduğunda ‘aman hocam boş ver, zaten son senen’ diye teselli
ediliyordum.
Mevlüt merkeze tayin isteyecekti. Bıkmıştı artık. İkinci yıl dolduğunda il
içine tayin olunabiliyordu, bir sonraki sene de il dışı hakkınız yanmıyordu.
Şimdi köyden, ertesi sene de Hakkâri’den giderim diye tercihini il içinde
kullandı. Mevlüt ve diğer arkadaşların yaşamları hareketliydi. Merkezdeki pek
çok okuldan arkadaşlıkları, haftada birkaç tane halı saha grupları, kafe
oturmaları, evlerde buluşma grupları gırlaydı. Ben gerek evli oluşumdan gerekse
aslında daha fazla, bu tür taraklarda bezim olmadığından pek dâhil olmuyordum
içlerine okul dışında. Evlerine gidip geliyordum, onlar da bana geliyorlardı,
maç yapıyorduk her hafta, ama okuldan tanıdıklarımdı bu kişiler hep. Onlar ise
haftada bazen dört kere maç yapıyor, sektör dışında aklına gelmeyecek
kurumlardan arkadaş ediniyorlardı. İlk sene bekârken de beni evden zorla
çıkarıyordu Veysel’le Selçuk. Tüm bu sebeplerden ötürü merkezde
görevlendirilmeyi de, il dışından önce merkeze tayini de hiç düşünmüyordum.
Yeni kolaydansa, eski ama benimsediğim zoru tercih ediyordum. Sürekli yer
değiştirme, mevsimden mevsime hızlıca geçme bana göre değildi.[2] ‘İnsan en fazla 25 yaşına kadar
kendine yalan söyler, sonra işi ciddiye alması gerekir’ denir. Yaş Yirmi Beş, Artık Olgunlaş başlıklı,
en çok kendime hitap ettiğim bir yazı da yazmıştım gazetede. Kendimce sebeplerle
kayıtsızlık ve kafa karışıklığını dizginleyip estetik bir tefekkürle adımlarıma
daha çok dikkat etmeliydim, olduğum gibi yaşamak ama olduğu gibi yaşamamak adına.
İnsan çok az
düşünür, az çok taklit eder, gerisi boş geçerdi. Bir de kendi memleketine gidemeyen bazı
arkadaşlar yine doğuda, daha cazip bazı illere (Van, Batman, Bitlis)
gidiyorlardı. Bununla da uğraşamazdım, ya hep ya hiçti.
Önce il içi açıklandı, Mevlüt sonucu SMS’le bildirdi: ‘Yeni okulum Vali Lütfullah
Bilgin İlkokulu.’ Hemen müdür yardımcısı olmuştu orada da. 2,5 seneyle hayli
kıdemliydi. Sonraki hafta, hepimizi dumura uğratan il dışı açıldı. Açıldı açılmasına
ama o da neydi öyle? Bir enteresanlık bekliyorduk, ama bu kadarını değil. Kısa,
kısacık, kıpkısacıktı liste. Doğuda Şanlıurfa, Iğdır, Erzurum ve Ağrı; Batıda
Tekirdağ ve Kastamonu vardı; evet, sadece bu kadardı. Eyvah dedim, bir senedir
beklediğim ilk hakkım güme gitti. Doğudaki illeri zaten yazmayacaktım.
Kastamonu’da dört tane köy okulu, Tekirdağ’da da aynısından iki tane açıktı.
Kısaca özetleyeyim yine: İlkokulda zorla çalışanlar, sistemin
getirilerinden faydalanıp fırsatı kaçırmadı. Bizde böyle yan alan yoktu. Özel
eğitim kadrosuna geçebiliyorduk, ama uzun yıllar boyunca o branşta çalışma
düşüncesine hiç yakın değildim. Demirhan bu hakkını kullandı, sağlık özrüyle de
gitti Burdur’a. Orada da boş sınıf olduğundan ilkokula devam etti, kadrosu özel
eğitim olduğu hâlde. Beytullah’a müdür yardımcılığının yolunu açan sebeplerden
biri de işte buydu. Sonrasında ne yaptı bilgim yok. Görsel sanatlar
öğretmenliğine geçebileceğimiz gündeme geldi bir aya kalmadan. Merkezde ve
Yüksekova’da açık vardı. Tercih yapsak ne yazardı, kıdemli yüzlerce öğretmen
varken bize düşmezdi. Daha ancak 70-80 puanımız vardı. Ama sınıfçı olarak o
kadar ümitsizdik ki, alan değişikliğini sırf tayin için istiyorduk. Sonuçlar
açıklandığında gördüğümüz 300’lü puanlar daha bir ürküttü bizi.[3] Öylece seneyi tamamladık.
Neyse, tam bir fiyaskoydu yani. İki ildeki bütün okulları yazdım. Hâliyle
hiçbiri gelmedi tabii. Artık sıra bendeydi. Mevlüt’e karlı gündoğumu kadar sessiz bir SMS gönderdim: Yine okulum Taşbaşı.[4] Listeler açıklandığından
beri ailemin de beklentisi olmadığından aramadım kimseyi. Birlik ve beraberlik içinde
olmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde arayanlara da, daha önce hiç sorulmadığı için
anlatmakta acemilik çekerek mahzunca verdim havadisi.
Ufuksuzluk
Hakkâri’de olduğu gibi bizde de vardı. 3,5 senelik gittiğimiz görev, 4+4+4 sebebiyle
kısalan listeler yüzünden uzadıkça uzamıştı.
Hakkâri’deki
herkes uçak biletini en az bir ay önceden alır, sonra günleri sayarak tüketirdi
zamanı. Müdür vekili olduğumdan en azından Haziran sonuna kadar bekleyecektim.
Temmuz başına almıştım biletleri. Öğretmenliğimin bu en uzun senesi bitsindi
artık. Fakat sürprizler bitmiyordu. Nereye gidiyordum, müdürdüm ben, öyle
demekle gidilmezdi, demirbaştı müdür okulda. Hadi ya, yine almıştık başımıza olmaz
işleri. Yine dövüşte ilk darbenin geldiği an her şey durmuş, sonrasında manzara
netleşmiş, kim olduğumu bilmiştim. Virajlar kaçınamadığımız, fasit, sürgit
döngüler gibi yükselirken favori fikir ortağımla, yani kendimle baş başa kalmıştım.
Ee, nasıl olacaktı? Önce yerime birini bulacaktım vekâleten, kendim zaten vekil
olmam yetmiyormuş gibi, o kişinin dilekçesiyle gidip öyle izin alabilirdim.
Şube müdürünün onay vereceği, Hakkâri’de kadrosu bulunan bir öğretmen olmalıydı.
Başka idareci de kabul edilmiyordu. Öğretmen yazın tatilde gözüktüğünden mümkün
olabiliyordu bu. Arayıp tarıyorum, yazın Hakkâri’de olan kim var diye
bakıyorum. Yok, kimse yok. Ayrıca benim mi işim olması gerekiyor bunun. Millî Eğitim
niye ayarlamıyor, şahsî ilişkilerimle ya bulamasam, saçmalığa bak! Daha fazla
direnemeyen şartları zorlayarak neden sonra köydeki Celal ve Hikmet Çiftçi’nin
ağabeyleri Cemal Çiftçi’yi bulduk. Birlikte gidip iznimi alabildim.
En çok 20 gündü izin, hepsini yazdırdım. Bayram tatiliyle birleştirdik, nispeten rahattım artık. Öğretmenlikle ilgili her şeye katlanıyordum, bu görevi ben istemiştim. Ama idarecilik bana bir anda verilmişti ve gönülsüzce katlanıyordum. İzin konularında gerek şube müdürü gerek il müdürü müsamaha göstermelilerdi.
[1]
Rakamların arasında artı işareti olmasına rağmen, niye bizi çarpmaya bu kadar hevesliydi
ki!
[2] Ben o baygın
sevdaların adamı değildim. Kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim.
[3] Tam 10 sene
sonra ancak 300’ü geçebilmişti puanım.
[4] Sonraki sene bu SMS’i tekrarlayacaktım merkezden köye doğru giderken: Yeni okulum İstanbul Sultanbeyli Maraşal Fevzi Çakmak İlkokulu. Daha sonra detaylı değineceğim.
Yorumlar
Yorum Gönder