7 bitirdi olaylar bizi (Hakkâri'de 19 Mevsim- 4.3)
7 bitirdi olaylar bizi
Tespitlerime göre o sene, hayata hep böyle ters ayakla hazırlıksız yakalanan bizim dar çevremizi etkileyen, yeni bir şeye başlar gibi hafif nefesler almamıza sebep yedi önemli olay olmuştu.
(1) Birincisi; servis işlerinde Ekrem Akar faktörü devreye girmişti. Çilekeş baba Ekrem’le o sene tanıştık, bir daha da hiç ayrılmadık. Zap Vadisi’nin kadrolu ve değişmez servisçisi olmuştu.
(2) İkincisi; yukarıda bahsi geçen okulun taşınmasıydı.
(3) Üçüncüsü; 19 Ekim 2011 günü Çukurca’da 24 askerin şehit olduğu 18’inin de yaralandığı saldırıydı. Sabah üstümüzden -sebebi buymuş demek ki dediğimiz- bir sürü helikopter geçmişti merkeze doğru. Ölüm tüm acılığıyla uçuyordu üstümüzde, pervanelerin hüzünlü patpatlarında.
(4) Dördüncüsü; bu Çarşamba günkü saldırıdan hemen dört gün sonraki Van depremiydi, onu da yukarıda anlattım.
(5) Beşincisi; Uludere’deki katliam gibi olaydı. 28 Aralık 2011 gecesi, tam göreve başlama yıldönümüm, asker öğretmenlikten dolayı bir sene beklettiğim adaylığımın kalktığı gündü. Asil memurluğumun ilk günüydü. Kimsenin bilgisi ve umuru olmadığı gibi ben de öyle kutlama falan yapmayacaktım, ama küçük bir gündemdi işte. Sabah okula geldiğimizde herkeste bir hâl vardı. Ücretli arkadaşlar da köylü de öğrenciler de üzgündü. Hiçbir şeyden haberim yoktu daha. Hayat boyunca yer değiştirmelerin tazeleme yeteneğinin yanında kendini yerli hissedebilmenin çabasında biri olarak şimdi de daha çok buralı olmuştum. Beslenmeye köpürtülmeye açık önyargıları bertaraf etmeye çalışarak öğrendiğimde ne yapacağımı şaşırdım. Böyle bir şey nasıl olabilirdi! Uludere’de (Roboski) 35 katırcı, kaçak yaptıkları sırada savaş uçaklarıyla katledilmişlerdi. Çocuklar ve gençler de vardı aralarında. Son dönem Türkiye tarihinin kara günlerinden biriydi. İstanbul’da Kocaeli’de nasıl anlaşıldı bu işler, nasıl hissedildi bilemem. Ama işin tam göbeğindeydik. Ve durum son derece iç karartıcıydı. Çocuklar bir süre hep bunların resimlerini yaptılar. Bir tanesini getirmişti arkadaş, ben de saklamıştım. Olayı resmediyordu.
(6) Altıncı mühim olay; 3 Şubat 2012 atamasıyla neredeyse yol boyu bütün okullara yeni kadrolu öğretmenlerin gelmesiydi. Vadinin çehresi değişmişti artık. Gelen merkeze kaçmıyordu. İçimizde bayan öğretmen de yoktu. Herkes kendi yerinde rızayla çalışacaktı. İlk geldiğimde her köyde olduğu gibi, bizim köyde de (13 kişi) hep ücretli öğretmenler vardı. Ben, Veysel ve Selçuk bir aşama başlatmış oluyorduk. İki sene sonra gelenlerle iyice sağlama alınıyordu devamlılık. Bize Beytullah Kaçmaz ve Hatem Topal, Olgunlar’a Mehmet Seryan, Üzümcü’ye Mehmet Kadiroğlu ve Hasan Soylu gelmişlerdi. Bizdeki ücretli arkadaşlar görevden ayrıldılar, köyümüzde beş sınıfın beşi de kadroluydu artık. Bir güzellik de ertesi sene ücretli alımlarında yaşanmıştı. Keşke kadroya geçselerdi ama memleketin talihi bu, ücretli çalışan arkadaşlar da hem meslekten hem de branştandı çoğunlukla. Yukarıda birer facia olarak bahsettiğim saçmalıklar yaşanmayacaktı en azından. Tabii bu durumun da bambaşka, eğitim öğretim haricinde, o zaman öngöremediğimiz birçok sorunu ortaya çıkacaktı. Sonra anlatacağım onu da. Çimenli’yle irtibatımız yoktu artık. Köyden giden öğrenciler sayesinde haber alıyorduk sadece. Diğer türlü servis neredeyse hep kadrolulardan oluşuyor, bu da bir düzen getiriyordu. Selçuk’la Veysel de ağır toplar olarak yön veriyorlardı kararlarda. İki Mehmet, Mevlüt’le Demirhan’ın evlerine yerleştiler. Yol boyunda müdür yetkililer bu arkadaşlardan oluştuğu için ortak kararlarla güzel işler yaptık o sene. Hasan başka arkadaşlarla Mevlütlerin binasında kalıyordu. Aktaş apartmanı zaten kapıcı hariç neredeyse hep bekâr memurlara mesken olmuştu. Hatem de bir arkadaşıyla iki sokak ötede kalıyordu. Mehmet Kadiroğlu Antalyalı, Seryan Çanakkaleli, Hatem Mersinli, Hasan Sivaslı, Beytullah Kütahyalıydı. Aralarında bir tek Beytullah evliydi, ailesini daha getirmemişti. O da bir yurtta kalıyordu. Hatem fazla kalmamıştı. Sene başında izin alıp nikâhlanmış, zaten ilk özür atamalarında da tayini çıkmıştı. Birlikte okula gideceğimiz ilk gün iyi bir kar yağmıştı. Yola çıktığımız hâlde gidemeyip geri dönmüştük. Sonraki birkaç gün daha gidememiştik. Evet, köy öğretmenleri olarak bazen böyle inisiyatif kullanıyorduk. Hem gitmemiz mümkün değildi, hem de ağır işleyen bürokrasi yüzünden tatil haberinin gelmesi öğleni buluyordu. Bu sene öncekilere göre daha düzenli ve verimli geçmişti. Şöyle söyleyeyim, serviste çalan müziklerden tutun ek derslerin hazırlanmasına, derse giriş çıkışlardaki disiplinden ders dışı faaliyetlere kadar her şey.
(7)Yedinci önemli olay; evle ilgiliydi. Abdülhamid
zehirlenmişti, sanırım.
Önce
evdeki ısınma sisteminden bahsetmem lâzım. Geçen sene eşim de gelince artık
elektrikliyle idare etmek imkânsız olunca odun sobası aldık sobacılar sokağından.
Ördek soba da denir, teneke soba da; büyükçe silindir şeklindeydi. Kuzineymiş,
uyumakmış; herhangi bir numarası yoktu. Diğer malzemelerle birlikte 100 lira
civarındaydı.[1] Sobayı
hiç söndürmüyorduk, kovalı olmadığı için yanarken çekmeceden boşaltma imkânı
veriyordu. Sadece genel temizlikte tamamen söndürüp elektrikliye geçiyorduk.
Bir gün iyice tüttü, saatlerce uğraşmıştık, kömür kalitesiz çıkmıştı, devletin
dağıttığı yardım kömürüyle karıştırıyorduk Ukrayna kömürünü. İthal kömür kendi
yanıyor, o diğeri taş mıdır kaya mıdır neyse artık, öylece kalıyordu. Tek
yanmasa neyse, bir de ayrılmayacak şekilde yapışıyorlardı birbirlerine. Maşayla
vura vura zor ayırıyordum, sonra yeniden tutuştur tutuşturabilirsen. (Kaynar su
mu dökmeliydim yoksa.) Çuvallar bitene kadar zor dayandık onlara zaten.
Komşudan almıştık, bedavalığına tav olup. Meğer boşuna vermemiş bize. Ancak
kaloriferin amansız ısısıyla eritebilmiştik ertesi sene.
Teneke
ince ve çevresinde ek muhafazalar olmadığından yanlara değmeyecek şekilde
ortada tutmaya çalışıyorduk ateşi. Soğuk bir akşam iyice ısınalım diye odunu
basmıştım, kömür kadar sorun çıkarmazdı. On dakika sonra iyice harlanan ateşle
kızgınlaşan demirler kıpkırmızı olmuş, etrafındaki her şeyi uzaklaştırıp odadan
çıkmak zorunda kalmıştık. Girişe kadar yayılan ısı, arka odayı bile
ılıtabilmişti. Bütün ışıkları kapatıp gümbür gümbür ses eşliğinde odayı kızıla
döndüren bu küçük fabrikayı seyretmiştik.
Abdülhamid rahatsızlanmıştı. İstifra etti birkaç kere. Kardı, kıştı, soğuktu. Ne yapacağımızı biliyoruz sanıyorduk, ama bir türlü iyi olmamıştı. Akşamın pusarıklığı etrafa yayılmıştı, tek başımızaydık, yalnızdık, biz bizeydik. İnsanlığımızdan kaynaklı bir şeyler yapmaya hep geç kalmaya meyyal yapımız ve anlamları sözlere sığmayan bakışlarla işin sonunu telaşsızca bekliyorduk henüz. Ockham’ın usturasını elimize almış; en az varsayımla işleri çözmeye çalışıyor, aynı kuvvetteki açıklamaların en basitiyle kendimizi avutuyorduk. Zaten hiçbir zaman ajandalarda olmayan insanlar olarak, taşrada ağır ilerleyen zamanı hızlandıramıyorduk tabii. Psikiyatri sakinleşmemiz için içimizden 10’a kadar saymamızı tavsiye eder. Bunu yapmamama rağmen bir yerlerden sayma sesi geliyordu; düşmüştük ve hakem hiç acımıyordu. Anarşistliğim karikatür, kahramanlığım karton muydu yoksa? Sütünü yeni içmişti biberondan, yattığı yerde hâlsizce bakıyordu. Bulantısı geçmemişti demek ki. Vücudunun oynadığı oyunun farkında değildi henüz, ilk tecrübe acılıydı.
Biraz vakit
geçince kucağıma alıp dolaştırdım odanın içinde. Kapıya doğru gidip geliyordum.
En son dönüşümde öne sobaya doğru bir kustu, bir kustu, böyle lörrrk diye. Ağız
boşluğunun bütün hacmiyle, dudaklarını açabildiği kadar tamamen istemsizce
boşalttı. İçtiği mama aynıyla geri çıktı. O kadar çıkarınca bir seferde bitti
sandık. Ama sonrasında iki defa daha küçük küçük kustu. Rahatlamıştı güya,
iyice bitap düşmüşlü bîçare. Hastaneye götürmeden belki tavsiye verirler diye
aradım acil servisi. Rahatsızlığı büyük değildir belki. Hemen ulaştık doktora,
sağ olsun gayet ilgiliydi konuşması. 'Sadece az miktar su verip hafif dik
durumda yatırın, yine kusmaya devam ederse getirin' dedi. Dediğini yaptık, ama
bir türlü düzelmiyordu durum. Onun kadar biz de helâk oluyorduk. Yukarıda Abdülhamid’in
doğumuyla ilgili ‘Böyle şeylerin gece vuku bulma âdeti vardır ya, bizim çocuk
da geleneği bozmadı,’ demiştim. Bu sefer de hastalıklar için söyleyeyim de
hatırı kalmasın. Zaten erkenden başlayan gece, koyu karanlığa doğru
ilerliyordu. Sabaha kadar böyle gidemezdi. Çocukken bant tiyatrosundan
dinlediğim, zihnime kazınan replik dönüyordu kulaklarımda, benim dönüp durmamla
odanın duvarlarına da çarpıp iyice yankılanıyordu: ‘Sabaha çıkar mı doktor
yavrum?’ diye inliyordu çaresiz anne. Artık daha fazla bekletmeden hastaneye
gitmeye karar verdik. Arayıp taksi çağırdım. Sokak kaldırım yüksekliğinde buzla
kaplıydı.[2]
Zor bela kapıya yanaşabilen taksiye bindik. Hafif hareketlerle yola çıktık.
Merkezden geçerken binaların üst katlarındaki kafelere gözüm takıldı. Çoğunluğu
bekâr memurlardan oluşan milleti eğlendirmek için gecenin 12’sinde yanmaya
devam eden ışıklar, bana sarı ölümlü mahzun gözüküyordu. Uzak gurbette, acile
doğru ağır ağır seyreden taksinin camından sakince yağan karın ötesinde bunlara
bakarak hüzünlenen, kucaklarında hasta bebekleriyle çift için bambaşka anlamlar
ifade ediyordu her şey.
Hastaneye
vardık, hemen çocuk bölümüne yatırıp serum bağladılar. Annesiyle iki kişilik
odada kalıyorlardı. Hamile bir hasta daha vardı yanlarında. Pek giremiyordum.
Zaten gecenin diğer yarısı olmuştu, koridordaki koltuklarda oturdum uzunca. Eve
gitmemi söyledi doktor. Sabah gelirmişim. Gitmedim tabii, nasıl giderdim.
Devlet babaydı, fertlere bakardı, ama burada durum başkaydı. Baver Demir; samimi,
ilgili, bilgili geldi gözüme. O gece nöbetçi olduğundan kendimizi şanslı sayıyorduk.
Gidip geldikçe soruyordum durumu. Şimdilik her şey tamamdı. Bekleyecektik. Yapabileceği
her şeyi yapmış, olayı kontrol altına almış, korkulacak bir şey kalmamıştı.
Durumu ben de bizzat müşahede etmiş, çocuğun kendine geldiğini görmüş,
rahatlamıştım.
Koridorda
gezip duruyordum, bir tek ben vardım. Turlarken çevreyoluna bakan pencereye
yaklaştığımda uzun uzun bakıyordum oradan. En son yaklaştığımda tekrar kar
başlamıştı. Hakkâri’de sokaklarda kalan düşkünler olmadığına göre herkes
evindeydi. Kaloriferin sıcaklığına ellerimi teslim ederek karların arkasından
soluk soluk görünen sarı sokak lambalarının da bizim gibi hüzünlü olduklarını
çıkarıyordum. Yakın uzak bütün akrabalarımı aklıma getiriyordum. Ülkenin
çeperinde, uzak köşedeki gurbette sıla hasretiyle özlemim ve çaresizliğim kat
kat artıyordu. Yanımızda en azından bir kişi olsaydı böyle mi olurdu. Şimdi
derin uykularında olan ailelerimizin hastane işinden haberleri yoktu daha.
Basit bir istifraydı sadece. Her ânımızı da haber vermiyorduk ya, oysa bu paylaşım
bile güç verirdi. Uykusunu feda edip bizimle beraber dertlenen birkaç kişinin
daha olduğunu bilmek iyi gelirdi.
Güçlü
olması gereken bendim. Eşimi nasıl buralarda bir başına çaresiz
bırakamayacaksam çocuğum da önce bana emanetti. Görevliler tekrar eve gitmem
yönünde iyi niyetli telkinde bulundular, yarı uyur vaziyette oturduğum koltuğa
acıyarak yaklaştıklarında. Bir ara dalmışım. Omzumdan biri hafiften sallayarak
uyandırdı: ‘Böyle olmayacak, madem gitmemekte ısrar ediyorsun, gel bari bekleme
odasında yatıver.’ Uykulu uykulu oraya seğirtirken bir yandan da içimden, ulan
köftehorlar madem böyle bir yer vardı, niye eziyet ettiniz iki saattir, diyordum.
Eşime haber verip bir koltuğu açıp kıvrıldım. Hemen uyudum zaten. Sabah da
hastane hareketlenmeden uyanıverdim. Odayı toparlayıp hazırlanıp okul servisine
yetiştim.
Doktorun
tavsiyesiyle bir gece daha kalacaktık. İkinci gün daha iyiye gidiyordu. Akşama
doğru yine koridorda oturmuş, olan biteni düşünüyordum. Dün geceki derin melâli
atlatmıştım. Doktorlar gidip geliyordu. Uzaktan geçerken yolunu değiştirip yanımda
durdu, boş koltuğa oturdu ve ‘Bak hocam, belli ki entelektüel birisin, seninle
anlaşıyoruz, ama burada durmana gerek yok, evine gidip dinlenebilirsin.’ ‘Entelektüel’den
sonrasını dinlememiştim. Vay be dedim, uzaktan böyle görünüyor demek ki, neymiş
bu entellik. Nereden çıktı şimdi bu kelime? Hâlden anlayan birisin falan dese
neyse. Ama entelektüel olmuştum işte, artık kim tutardı beni. Getirin
kasketimi, fularımı, he bir de pipo alayım. Uzak bakışlarımla da bir fotoğraf
çektirdik mi tamamdır. Neyse, ikinci gece de kaldım koridordaki misafir
bölmesinde. Son kontroller yapılıp onay verildi, okul çıkışı taburcu olduk.[3]
[1] Eşime burada bir
parantez daha açmam gerekiyor. Benimle Hakkârilere gelmiş, bu küçücük arka
odalardan müteşekkil, suyu olmayan evde bir başına kalmayı kabul etmiş,
kaloriferli eve çıkalım diye bir kere dillendirmemişti. Bütün zorluklara benim
kadar o da katlanıyordu. Gurbetti, dildi, yalnızlıktı her şeyi sayabiliriz.
Gerçi Halk Eğitim kurslarına gidiyordu, kendini oyalıyordu ama bir yere kadardı
bunlar. Neyse buna başka zaman zaten uzun uzun değineceğim. Atlanacak bir
mesele değil zira, hayatî. Şu an bu kısmı kim bilir kaçıncı kez yazarken fonda
Olmaz Olsun’u söylüyordu Göksel ablamız. Şarkıda söylenenleri yapabildim mi
bilemiyorum, ama anlamlı geldi şimdi işte.
[2] Ancak Nisan gibi çözülmeye başladığından belediye gelip kepçelerle söküp devasa kalıplar hâlinde kamyonlara yüklerdi. Onlar da Depin’e inen yoldaki dirsekten uçuruma atarlardı bunları. Tâ aşağılardan akan dere bizim evin arkasındaki derenin devamı mıydı, Merzan’dan mı geliyordu tam bilemiyorum. Belki birleşip tek koldan da akıyor olabilirlerdi.
[3] Bu kısımda 'Gecenin Sonuna Yolculuk' başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder