Beton burun (Hakkâri'de 19 Mevsim- 5.2)
Beton burun
Yedi bölge dört iklimde görev yaparım diye imza atmıştım, evet, ama bu bambaşkaydı. Hem gerçek hem mecaz anlamda alışmadığım, gerçeği neyse de mecaz olanına alışmak istemediğim bir iklimdi.
İkinci sene burun tıkanıklıkları başladı bende. Önceden de vardı ama burada arttı sanki. Nefes alamaz hâle geliyordum, burnum alnım beton gibi oluyordu. Derslerde konuşurken boğazımın kurumasından anlıyordum dakikalardır ağzımdan nefes aldığımı. Burnum sadece görüntüden ibaretti. (‘Mazruf mühim de zarf değimli?’ başlıklı yazımdan: Her uzvumuzun aslî birçok vazifesi var elbette. Görüntü ve şahsiyeti tamamlamak da bunlardan sayılabilir. Bu konuda mesela saç; bir uzuv sayılmasa bile, belki diğerleri kadar mühim bir yerdedir. Tanpınar’ın burun için söylediklerini saça teşmil ederek derdimize ortak edebiliriz: ‘Bütün bunlar başınıza niçin geldi, biliyorsunuz değil mi? Çünkü burnunuza lâyık olduğu hürmeti ve itibarı göstermediniz. Onu beğenmediniz, gerektiği gibi benimsemediniz! Bir insan her şeyden evvel burnuyla anlaşmalıdır. Öbür işler çok sonraya kalır. Burun dışarı hayatın anahtarıdır. Dargın bir burun şahsiyeti dağıtır, yok eder. Hâlbuki siz burnunuzu kaba, çirkin, kibirli, kıskanç, dedikoducu ve fazla rahatsız edici buldunuz! Kaç defa yolda yürürken onu düşürmeye, hatta yanlışlıkla bir yerde unutmaya çalıştınız./ Aktörlük sanatı burunla başlar, büyük komedyenlere bakın, daima burun hassasiyeti görürsünüz.’ Hiç insan, burnunu işlerinden uzak tutabilir mi? Yemek için kepçe ne ise, iş için de burun odur. Veyl o fânilere ki saç ve burunlarını sadece süs addederek Gogol’un kulağını çınlatırlar! Google değil kıymetlimiz, Gogol!) Ne akıyor, ne koku ve nefes alıyordu. Sevgili burnum, sence de biraz abartmıyor musun diyordum. Sinüslerim vidanjörle bile boşalacak gibi değildi. Nefessizlik kaynaklı oksijensizlik baş ağrısıyla birlikte hâlsizlik de yapıyordu. Sürekli esniyordum, yeterli nefes alamadığımdan. Hafifleyip artarak birkaç ay çektim böyle, ne olduğunu tam anlayamadan. Doktora gittim sonra, alerji tahlili yaptılar. Sağlık görevlisi kolumu aldı. İç kısma normalde kanın bile gözükmeyeceği küçük küçük delikler açıp her birine çeşitli sıvılar koyacak ve vücudum hangisine reaksiyon gösterirse ona alerjim olduğu tespit edilecekmiş. Bu işlemin nasıl yapıldığını sonraki senelerde öğrenecektim, her birinde paketinden yeni çıkarılmış farklı iğneler kullanması gerekiyordu. Orada yapılan meslekî terördü bence. Bizim görevli, hepsinde aynısını kullandığı neşter gibi bir şeyle resmen yırta yırta kan çıkardı kolumda, tam sekiz yerden. Ben tabii garipsedim, ama çok da bir şey demedim, esasen fazla da acımıyordu. Bir tanesi çok saniye sürmeden kabarmıştı. Kontrole yanına gittiğimde doktor kolumu gördüğü an, beni odada bırakıp hemen laboratuara gidip bir güzel fırça çekti görevliye. ‘Bunlarla ne yapacağız bilmiyorum,’ dedi geldiğinde. Vecizemi yapıştırdım hemen ona da: ‘Alman ustabaşı ne çektiyse bizim işçilerden, biz de misliyle çekiyoruz kötü niyetli iş bilmezlerden.’ Polen alerjim varmış, burada artmış. Sprey ve hap verdi gönderdi. Faydasını gördüm ilaçların, ama her zaman tetikteydi. Arada otlar, yağlar, hacamatlar, sülükler; zarar vermeyecek ne varsa denedim. Tâ 4-5 sene sonra ancak toparladım. Başka bir zaman da soğuk algınlığı kırgınlık şikâyetiyle gittiğim doktor, muayene sonucu tam dört (evet, rakamla 4) tane ilaç verdi. Niye bu kadar yazıyorsunuz dedim. ‘Bu hastalığın iyileşmesi için öngörülen tedavi bunlarla sağlanıyor,’ dedi. ‘Ben bunları ortaklaşa yazmazsam bakanlık hesap sorar,’ diye de ekledi. İkisini aldım, ikisini almadım. Bir de ‘Bitene kadar kullan,’ demişti. Aman doktor, yapma etme tutma, kimyasalla doldurma postumu. İlaç sektörü, sürdürülebilir hastalıklar, öldürmeyen ama süründüren karışımlar, dedelerim ninelerim annem ve bir ülke dolusu insanın otuz (evet, rakamla 30) sene boyunca her gün bir avuç ilaç içmesi; mümessiller, tatiller, eşantiyonlar geçiyordu aklımdan. Bir şey diyecektim, demedim. Öte yandan köyde misafirliğe gittiğim bir evde kenarda ateşler içinde yatan iki çocuk gördüm. Niye doktora götürmüyorsunuz dediğimde, ‘Gerek yok hocam, iki güne kalkarlar,’ demişlerdi. Orada da tam tersi işliyor sistem. Siyabo’ya mı güveniyorlardı bilemedim. Gerçek iklim böyleydi, mecazîye devam edelim.
Bunu yapamazdım, bunu bana yapamazlardı. Blöf değildi davranışlarım. Bütün mevcudiyetimle söylüyordum bunu. Belki doktorlar rapor verirken hata ettiler, belki içerimde saklı olan bazı şeyler Hakkâri’de açığa çıktı ve ben senelerce üzerimden atamayacağım alerjilerle boğuştum, geceleri uyuyamaz, nefes alamaz hâle geldim. Evet, iklim beni çarpmıştı, bu doğru; ama temel esaslar konusunda bir alerji meydana gelmemesi için on kat çabalıyordum. Diğerinin tedavisi vardı ve sadece beni ilgilendiriyordu, ama bu metastaz gibi toplumun her yerine sirayet etmiş mikrobun tedavisi olmazdı.
Yorumlar
Yorum Gönder