Bunu bana yapmamalıydın (Hakkâri'de 19 Mevsim- 5.4)

 

Bunu bana yapmamalıydın

Ücretli öğretmenler atanmadan okulu açamazdık. Bir yandan yapısal işleri hızlandırmaya çalışırken bir yandan da onları bekliyorduk. Merkezden işler ne kadar kolay gözüküyordu. İnşaatın bittiği günlerden birinde tüm arkadaşlarla okulu baştan aşağı temizlerken aniden il müdürü gelmişti. Benim paçalar pantolonun içinde, kravat gömlek düğmelerinin arasına sıkıştırılmış vaziyette kapıya çıktım.

Müdürün o bakışını kesinlikle unutmayacağım. Ardındaki mânâları anlamamak için akıldan noksan olmak gerekirdi. Düşündüklerini bakışla hissettirmeyi geçtim; hissettiklerimizden bağımsız olarak da bir enerjisi olan kelimelerle dile de getirdi. Adam ciddi ciddi ‘bu ne kılık hocam’ dedi. Dudaklarımı alaycı bir biçimde kıvırarak nasıl yani müdürüm dedim. Ciddiye almadığımı ihsas ettirmek, ciddiye almamamdan daha etkiliydi. Etkilendi de.[1] ‘Üstünü başını toparla’ dedi. Oysa biz onların atayacağı görevlinin hâlletmesi gereken işleri yüksünmeden, öğrencilerin de yardımıyla eksiksiz bütün öğretmenlerle yapıyorduk.

Plansız programsız bir dolu iş neticesinde binayla birlikte bizim de şakülümüz kaymışken, kendisi önüne çıkanı kesmeye ahdetmiş jilet gibi giyinmişti. Amir memur algısından kaynaklanan avantajını güneş gözlüklerini çıkarmayarak artırıp muhafaza ediyordu. Bana mı bakıyordu, yoksa başkasına mı kaydırmıştı gözlerini bilemiyordum. Bakıyor olsa da görmediği kesindi. Bense tam tersi, bakmadığım hâlde zerrelerine kadar görebiliyordum onu.

Harbiden ayıp ediyordu. Anlaşılamayacak kadar karmaşık duygular içinde güya göz gözeyken; aslında fondaki tepelerle selamlaşıyor, onlardan destek bekliyordum. Birinin müdahale etmesini gerektiren o sessizliğe gömülmüştüm kısa bir anlığına. Pers Kralına son hamleyi yapmaya hazırlanan Leonidas gibiydim.

Temizliğin teri saç diplerimden yola çıkıp ilerlemeye çalıştığı alnımda, yer çekiminin cazip çağrısına rağmen denk geldiği engelde oyalanmak, durmak zorunda kalmıştı. Şu anda eklenen ve yeni yerinde kadrosunu oluşturan bir çizgi bu, aferin sana pek sayın müdür. Aciz kaldığından çizgide tükendiği için ilerleyemeyen damlaya arkadan takviye gelince kılların da yönlendirmesiyle bu sefer yatayda harekete geçiyorlar ekipçe. Çevreyolundan geçtiği hâlde yine de yakıyor gözümü. Kaşlarımın zekâ ve aksilik belirtisi açık uçlarından kolayca yol buluyor. Şakaklarımda da bir miktar zayiat verip takviyeyi tükettikten sonra yanağımda serinlemeye geçiyor.

Derenin uğultusu kulağımda, göğsümden inen boncuklar belimde, kim bilir nereden bulaşan kirler elimde, parlaklığı kalmamış kaplarının içinde sıkışan ayaklarım ve uçlara doğru daralan kalıpta rahatlayabilmek için birbirlerini ittiren parmaklarımla[2] nesnel değerlendirme saplantılı bu kişi karşısında koşulların olgunlaşmasını bekliyorum.

O kelimeler ağzından döküldükten ve duruşu hâlâ değişmemişken nasıl oluyor da her şey son derece olağanmış gibi davranmaya devam edebiliyordu. Rütbesinden beklenmeyecek heyecanlarla, bir insana ait olamayacak kadar gerilmiş ve ifadesizleşmiş yüzüyle birlikte dudaklarının da gevşeyip şaka demesini bekliyordum. O ise, bunlar yetmezmiş gibi, insanlarla geçinmekten yana sıkıntı yaşayanların hiçbir şeye benzemeyen kaba ve vülger oportünistliğiyle mecburî sükûnetimin üstüne binmiş, tepindikçe tepiniyordu. Hiçbir anlam taşımayan boş bakışları, askıya alınmış kaşlarının altında gereksiz soru işaretlerine dönüşmüş, mimiksiz yüz hatlarını balmumuyla sıvanmışçasına germişti. Yanındakiler bile kızmışlardı içten içe.[3]


[1] ‘İktidarların en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır.’

[2] Düğünde aldığım bu ayakkabıları, maalesef fazlasıyla taraklı ayaklarımla günlük giymekte niçin ısrar ediyordum, anlamıyorum. Yatakları dar gelen Zap gibiydi, hiçbir kaba sığmayan ayaklarım. Parmak aralarımın hafiften mantarlanmasının sebebi tabii ki buydu. Oysa ben ayakkabı değiştirmek yerine çeşitli kremler sürüp üstüne bir de peçeteyle sarmalayıp yine hapsediyordum o darlığa. Sonradan daimi spor ayakkabıya geçince bitmişti rahatsızlık. Gözlerimin kaz ayakları, ayaklarımın tarakları, kafamın çukur şakakları; sol kolumun yanında her zaman meşgul etmişlerdir beni, ileri derecede insel olmasam da.

‘Göz kenarlarına ilişmiş birkaç müşfik çizgi kaz ayaklarımın izin verdiği ölçüde gülümsüyorum/ Gözlerinin etrafını örümcek ağı gibi saran kaz ayakları/ Gülümsediğinde gözlerinin içi de gülümsüyor, kaz ayakları iyice belirginleşiyor, ona içten bir adam görüntüsü veriyor.’

[3] Senenin ortalarıydı galiba, ehliyet sınavına tertipli ama sivil kıyafetle gitmiştim. Zaten köy öğretmenleri olarak Millî Eğitimden görev kapmak, ekmeği aslanın midesinden almaya benziyordu. Biraz kıdemli ve artık iyice ısrarcıydım, normalde hiç söylemeden vermeleri gereken hakkımız konusunda. Daireden çıkmıyorduk ya, görevliler neden sonra bizi iyice tanıdıkları için daha fazla direnmemişlerdi. Neymiş, köy öğretmeni olduğumuzdan görevi aksatma ihtimalimiz varmış. Merkezî okullardan biriydi. İl müdürü de okula denetime gelecekmiş diye haber geldi. Okul müdürü sabah beni o vaziyette görmüş, bir sitem etmiş, ama yine de engel olmamıştı. En üst kattaydım. Müdür birini yollayıp yanına çağırdı. Durumu anlattı ve beni teftiş geçene kadar orada beklemem üzere bodrum katındaki kantine yolladı. Onlarca insan arasında yokluğumu kimse fark etmez, ama farklı biri hemen dikkat çekerdi. En üstten bodrum kata tenzil-i rütbe, aman çok da umurumda. İşler sakinleyince tekrar yerime geçtim. İşte böyle titizdi(!) müdürümüz kılık kıyafet konularında.

Sınav gözetmenliğinde genel olarak üvey evlat muamelesi görüyorduk. Köy öğretmeni olarak gittiğimizde, ‘Size zaten prensipte görev vermiyoruz, artan görev olursa da sıra gelirse vereceğiz,’ deniyor. (ÖSYM bürosunda da liste tutularak, ‘Bu isimlere görev verilmeden size vermem imkânsız,’ deniyor.) Köy öğretmenleri köylerde kalmıyor, kalamıyor lojman veya konut sıkıntısından dolayı. Bunu bilmelerine rağmen inadına sürdürülen bu algı yanlıştır. Yüzde doksan beş oranında merkezde ikamet ediyoruz. Dört senedir burada olduğum hâlde, görevini aksatan köy öğretmenine rastlamadım.

YİBO’lara doğrudan toplu hâlde görev verildiği oluyor. Hâlbuki onlar yüzde doksan köyde kalıyorlar. Bu da uygulamada tutarsızlıktır. Zamanın behrinde birkaç köy öğretmeninin görevini aksatmasına binaen yapılan bu uygulama kanunsuzdur. Kanunda yeri var da biz bilmiyorsak, o daha da abestir. Bugün koca koca anayasalar değişmekte olduğu hâlde böyle kadük bir uygulama sanırım eski çağlardan kalma olsa gerek. Ayrıca köy öğretmenleri olarak da önceki meslektaşlarımızın çeşitli sebeplerden ötürü görevlerini aksatmalarının faturası, ilk günah saçmalığındaki gibi bize kesilemez. Herkesin yanlış yapma hakkı mahfuzdur. Ama en baştan ‘yanlış yapacağı, görevini aksatacağı’ ima edilerek rencide etmek/edilmek yakışık almaz. Yanlış yaparsa kişi, kendisi sorumludur. Cezasını çeker. Bu ceza ne o kimseyi ömür boyu bağlar, ne de sonraki meslektaşlarını. Böyle bir genelleme yapılması mantıksızdır. Sınav gözetmenliği öğretmenin memurun ikinci işi, bir nevi ekmek kapısıdır. Bizler köy öğretmenleri olarak köyde ikameti talep ettiğimiz hâlde sağlanmayan imkânlardan dolayı kalamayıp hem merkezde kalarak buranın külfetine katlanıyoruz, hem de çalışma ortamı olarak buranın imkânından faydalanamıyoruz. Diğer açıdan; biz hem köyün ceremesini çekiyoruz, hem de oraya gidip gelmek için her gün zahmet ve masrafa giriyoruz. Köyde kalıyor olsak ne sizi sıkıntıya sokarız böyle taleplerle, ne de kendimiz uzak yolları teperek sabah sabah rahatsız oluruz. He görev çıkarsa torbadan, onu da seve seve yaparız. Ama biz merkezdeyiz. Görevlerin çalıştığı kurum temel alınarak dağıtılması güzel, ikamet adresi de baz alınsa ya, daha güzel olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1