Butik okul, hep böyle kalsaydı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 4.2)
Butik okul, hep böyle kalsaydı
Bir
senelik Çimenli macerası Millî Eğitimle aramızda karşılıklı rızayla bitmişti.
Sene başında köye geldiğimde Mevlüt Deniz ve Demirhan Ergin isimli Burdurlu iki
kadrolu arkadaşın görevlerine devam ettiğini gördüm. Üniversiteyi de birlikte
okumuşlar, aynı evde kalmışlar ve birbirlerine nokta atışı yakın puanlar alıp
tercih dışı aynı köye atanmışlar. Tesadüfler silsilesi resmen.
İlk
seneki kiralık ev bırakılmış, yer yokluğundan dolayı geçen seneden itibaren 4.
ve 5. sınıflar Çimenli’ye taşınmış, köyde sadece ilk üç sınıf ve anasınıfı
vardı. Geldiğimde sınıfları paylaştık, eğitime başladık. Düzeni bozmadık,
normalde hakkım olan müdür yetkililiği almadım, Mevlüt devam etti. Çimenli
günlerinde de köyle irtibatımız devam ettiği için yabancılık çekmiyordum artık.
Köyün en kıdemli öğretmeniydim. Arkadaşlar da 8 aydır hayli güzel ilişkiler
kurmuşlardı köylüyle. Onlar geçen seneki sınıflarına 2’den devam ettiler, ben de
1’lerden bir şube aldım. 1’lerin diğer iki şubesi de ücretli arkadaşlara
verildi. Normalde usûlen, özellikle ücretlilerin formasyonu sınıf öğretmenliği
değilse 1’leri kadrolular alır, ama arkadaşlar eski sınıflarını devam ettirmek
istedikleri için bu yola gidildi. Açıkçası çok da önemli bir mesele değil, ama
genel işleyiş bu şekilde.
Birinci
sınıfın ilk günleriydi. Çizgi çalışmaları yapıyorduk. Çocuklara fotokopi
dağıtmış, sıraların arasında dolaşıyordum. Diyar’ın (onun demesiyle ‘kimlikte
Bünyamin’) sırasına geldiğimde bir şeyler söyledi Kürtçe ve o kadarını
anlayacak kadar Kürtçem yoktu. Bir iki sefer ‘hadi yap bakalım’ dedim ve işaret
ettim. O da eliyle kalemi defteri işaret ediyordu. Yaklaşık bir dakika böyle
‘anlaşamazlıkla’ geçti ve arkadaşına onunla ilgilenmesini söyleyerek arka
sıraya geçtim. Çizgileri yapan öğrencinin, yanından ayrılırken söyledikleri beynime
şimşek gibi çakmıştı. ‘Öğretmenim, elimi tutsana,’ diyormuş meğer. İyi ki o
gün, etrafımızı saran bu koca dağların, belki de üzerlerine çıkamadığımız için
verdiği kasvetten, daralmadan sıkılmış ve okulun ilk günlerindeki sabır ve
heyecandan yoksun değilmişim. Ancak bir sene okutabildim o sınıfı. Çünkü ertesi
sene başımıza devlet kuşu konacaktı! Aman ne kuş! Onu sonra anlatacağım.
İki
de anasınıfı vardı. Önceki sene yine yer yokluğundan anasınıfının adı bile
anılmıyordu. Ayrıca biz hissetmesek de şu devlet kuşunun öncü adımlarının
atıldığı önemli bir değişiklik vardı sene başında. Okulun üst tarafında 112
acil birimi vardı. Sağlık ocağı denemez buna. Doktor haftada bir gün geliyordu.
Hemşire ve şoför vardı 24 saat. İki daire üzerine üç katlı betonarme bir yapıydı.
Alt iki daire kurum, üst dört daire lojmandı.[1]
Kış gelmeden bir haber geldi, sağlık müdürlüğünden binayı devralıyordu Millî Eğitim.
Acilciler zaten alt katta fazla fazla olan odalarda kalabiliyor, üst katlar boş
boş bekliyordu atıl vaziyette. İlk senemde orada yedi yıldır kalan bir hemşire ve
doktorla ufaktan tanışıyorduk o kadar. Toyduk, acemiydik, gözümüz kapalıydı
daha. Bina için bize soran danışan olmamıştı. Köy yoluna bakan salonları sınıf
olmaya hiç yoktan uygundu. Buraları kapıları ortadan olan dört sınıfa
dönüştürdük. Bir kişi de küçük odalardan birini aldı mecburen. Mutfağında yemek
yer, balkonunda sigara içenlerle birlikte dereye ve aktığı küçük boğazın dar,
dik ve sarp ufuklarındaki ürpertici görkemde çıplak ve yalçın kayalarla kapitone
sıralanan az uzaktaki a(nla)şılmaz duvar gibi yükselen dağlara bakarak muhabbet
eder, bunu söylemem komik belki ama tuvaletlerinde rahatça işimizi hâllederdik.[2]
Okulun bütün malzemesini sırtımızda taşıdık birkaç köylü ve çokça çocukla
birlikte. Arabayla gidilecek kadar uzak mesafe yoktu, ‘sırtımızda’ derken, niye
biz taşıyorduk ki, o sebeple söyledim. He tamam, doğru ya, köy öğretmeniydik
biz.
Yine
sobaya devam ediyorduk. Önceki senelerde saçma sapan bir kömür yakıyorduk. Pardon,
yakamıyorduk. Koca koca taneler içten içe yanıp sadece kendini ısıtıyor, sobaya
elinizi yapıştırmadan fayda vermiyordu. Fena hâlde yanıldıklarını anlayan idareciler
neden sonra kömürümüzü değiştirdi. 7200 kalorilik birinci sınıf kömür
göndermeye başladılar. Hem iyi yanıyor hem de pislik bırakmıyordu, bacalar da tertemiz
kalıyordu. Hizmetli de vermişlerdi İş-Kur’dan, bir sene bizimle, alışkın
olmayanı şaşırtıcı geldiği gibi yerden yere çalan bir devinimle işleyen
sistemde uyumlu bir şekilde çalıştı.
[1] İlk geldiğimde
burada kalabilirdim aslında. Ama bilmiyordum ki böyle bir imkân olduğunu. İşin
açıkçası şöyle oluyordu. Biz servisle köye gelip aceleyle derse girip çıkıp
servise binip yola koyuluyorduk. Diğer köyler bekliyordu çünkü. Kendi aracımız
olsa belki biraz köyle içli dışlı olma imkânı elde edebilirdik. Harala gürele
geçiyordu günler. Bu sebeple bu bina hakkında fazla bilgimiz ve ilgimiz yoktu.
Hem ben geldiğimde köy hâlâ kavganın tesiri altında hafif de olsa teyakkuz
hâlindeydi. Sonra hiç bilmediğim, alışık olmadığım bir yerdi. Köy denen şeyin
kapalı olması da ürkütebilirdi beni. En sonra da müzmin bekâr değildim. Yazın
düğün yapacak, ev düzecektik. Eşimle diline kültürüne yabancı olduğumuz dar
çevrede yaşamak işimize gelmezdi. Neyse, öğrenci potansiyeline bakarsak en az
25 öğretmen kapasiteli bir okulu olabilecek olup da hiç lojmanı olmayan köy
olarak tarihteki yerini alır herhâlde Taşbaşı.
[2] Bunu bir
yerlerde illaki yazmak zorundaydım. Yeri geldi, burada detaylandırayım madem.
İlk geldiğimde okulun yanındaki prefabrik tuvalet yenmişti, evet, paramparça edilmişti.
Çocukları, suyu zaten olmayan ve artık delikleri de tıkalı bu yer konusunda ne
kadar uyarsak da gider çökerlerdi bazen. Genelde evlerine gidiyorlardı ihtiyaç
gidermeye. Yanı sıra dere de vardı erkek öğrenciler için. [Başka bir şehirde
çalışan bir arkadaş (P. D., 37) anlatmıştı. Karlı günlerde ihtiyaç için eve
izin isteyen çocuklar olması gerekenden hızlı geri geliyorlarmış. Bir iki
işkillenmiş ama sonrasında dikkati azalmış bu duruma; hem ne güzel işte,
çabucak derse katılıyormuş çocuklar. Karlar eriyip okulun çevresinde öbek öbek
manzarayla karşılaştıklarında anlaşılmış durum.] Takip edip uygunsuz durumda gördüklerimi
yolluyordum eve, ama ben dersteyken saklı bir yerlere gidip yapabiliyorlardı.
Biz de kiralık evin tuvaletini kullanıyorduk acil durumlarda. Ertesi sene
Çimenli’deki yepisyeni okulda olduğumuzdan rahattık. Tekrar köye döndüğümde
kiralık ev de gittiğinden cami tuvaletine taşınır olduk. Zil çaldığında okuldan
hızlı adımlarla çıkıp köprüyü geçip, gördüklerine aceleyle ve sıkışmış, nereye gittiği
gayet anlaşılır ve tahmine gelir ablak yüz ifadesiyle oyalanmadan sadece selâm
verip koşturur vaziyette camiye doğru seğirten öğretmen utanç konusu olmalıydı
Millî Eğitim adına. Cami tuvaletleri de maalesef bizimkilerden farklı değildi.
Kırık dökük, kirli paslı, kullanışsız, bakımsız, insanların ve özellikle
çocukların denetimsiz kullanmalarıyla perişan durumdaydı. Hep diyorum ya;
yerine oturmamış, yol üzerinde de olmayan bu köyde maalesef kurumsal işler
aşırı aksıyordu. Diğer cami de terste kalıyordu ama işin gerçeği oraya 5 sene
boyunca hiç gitmedim. Bakın şimdi yazarken ben de şaşırıyorum, niye gitmedim
acaba? İmamın evine gitmiştim ama camisini hiç görmemiştim. Neyse, ihtiyaç
gidermeye devam edelim. Sonraki senelerde artık açıktan açığa bu durumu
dillendirdiğimizde camiyle ilgilenen birkaç kişi tamir ettirip hâle yola koydu
meseleyi. Kendilerinin böyle bir zoru yoktu çünkü. Evlerindeki tuvaletler
çalışıyordu tabii. Sağlık ocağına niye gitmiyorduk tuvalet için, gidiyorduk
aslında. Ama buna mecbur kalmak ağırımıza gidiyordu. Köyün deresinin ıslahı
başladığında da sürekli problem yaşadık müteahhit denen şeyle. İki aydan fazla
hem su borumuzu sürekli koparttı hem de tuvaletin giderleriyle ilgili problemi
de bina tadilatını yapan müteahhit umursamadı. Bu müteahhitler niye böyleydi?
Köylü burada da umursamamıştı durumumuzu. Evlerine gitsek mükemmel bir şekilde
karşılarlardı, orası ayrı, ama niye öyle olsundu ki! En son sene köye
taşındığımızda bizim evi kullanmak durumunda kalan arkadaşlar olmuştu. Tuvalet
için köylünün evine gidip durmak olur şey değildi. Geçen senelere nispetle
alışık olduğumdan, idareci olarak vaktimin daha rahat olmasından ve ayrıca
köyde kaldığım için eve gidebildiğimden, bu çirkin durumla karşı karşıya kalan
diğerleri adına utanıyordum. Ben de evimi sonuna kadar açıyordum arkadaşlara,
ama yine soruyorum kızgın bir şekilde, niye öyle olsundu! Ne yaparsak yapalım,
çırpınmalarımız fayda etmiyor, sistem bir şekilde tıkanıyor, ne idareciler, ne
köylü ne de gözümde sadece bir şey, bir varlık olan müteahhidin umurunda
olmuyordu. Merkezden gelen arkadaşlar adeta hesap kitap yapıp yediklerine
içtiklerine ve tuvalete gitmelerine göre ayarlı geçirmek zorunda kalıyorlardı
günü. Gelirken yol üstünde Çimenli lokantasında ya da oradaki camide ihtiyaç
gideren öğretmene ben nasıl niye geç kaldın diyebilirdim. Bu bölümü ikinci
okuyuşumda şu notu yazmıştım: ‘Bu kısımda tuvalet kelimesi çok kullanılmış,
seyreltme yoluna git.’ Şimdi vazgeçtim, hayır; ülke sorunlarından uzak, yoz
kişiler için kalsın. Niye sileyim ki; al sana tuvalet, tuvalet, tuvalet. Ulan,
iyi mi, söyleye söyleye kelimeye de yabancılaştım. Bu vicdanımızı yıkamak adına
seçtiğim anlatımı kolay bir duygu değil, çıplak gerçek.
[3] Tırnakların
banyo yaptıktan sonra kesilmesi gerektiğini bu sınıfta Selim’den öğrendim. Ben
öncesinde kesip içinin dezenfekte olacağını düşünüyordum 15 senedir. Ona
sorduğumda ‘yumuşuyor öyle kesiyorum’ dedi. Bunun için Beytullah’ın plastik çay
karıştırma çubuklarını yıllarca yanlış tutmasını pek yadırgamadım. Geniş yerinden
tutup dar kısmıyla karıştırıyordu. Oysa tersini yapmalıydı. Geniş kısım rahat
tutabilmek için değil, girdap oluşturabilmek için büyük planlanmıştı. Farkına
varmamız için sebepler gerekiyordu.
Bazı
duyduğum kelimelerin mânâlarını hemen bulmak da işime gelmiyor. Ama bir yerde
karşıma çıkmasını şiddetle istiyorum elbette. Örneğin; ‘çeşm-i siyahım’. Yâre
söylendiği belli. Bu kadarını bilmek kâfi değil. E ben birçok kez çeşm
kelimesinin gözü karşıladığını duymuştum. Ama o anda zihnim bağlantıyı
kuramamıştı. Vay tembel vay… Bıraksana altına (bilinçaltı) o bulsun iki
dakikaya. Oğuz Atay Mustafa İnan
kitabında, hocasının da kelimelerle, kökleriyle, nereden hangi dilden
geldikleriyle ilgilendiğini birçok yerde misalleriyle anlatıyor. Çeşm’i de
anlatmış onun ağzından. İnsanlar suyun çıktığı yeri gözün ağlamasına
benzettikleri için ilk defa, bu sebeple herhalde oralara çeşme demişler. Şimdi
ben bu dağlardan çıkan yüzlerce, farkına varamadığımız binlerce suyu görünce
hüzünleneceğim. Ne derdin var da bu kadar ağlıyorsun diyeceğim. Yaş 26, bunu da
öğrendik, iyi oldu.
Derman
derdin içinden çıkar. Bakınız: İki kelimenin başlangıçları. Bunun da farkına
çocuklar evde ‘derdime derman Spiderman’ şarkısını dinlerlerken vardım.
Yorumlar
Yorum Gönder