Çimenli’de başka neler oldu? (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.8)

Çimenli’de başka neler oldu?

Müteakip aylarda, sanırım Aralıktı, Galatasaraylı taraftar topluluğu Tek Yumruk geldi okula. Kütüphane kuracaklardı. Kar vardı, kışın ortasıydı. Bina olarak çok güzel, resim ve yalıtımlı müzik odası gibi, Fen laboratuarları da şahane olan okulun birinci sınıf sistemle döşenmiş kütüphanesini sıfırdan donatacaklardı. 3000’in üzerinde kitapla çıkarma yapmışlardı resmen. “Doğu’da bir okulda” haberlerinden birine konu olmuştuk. Kırmadan dökmeden incitmeden, bizi ve çocukları da işe koşarak, iki profesyonel kütüphaneci arkadaşın, işi bildiklerini belli eden tavırlarla başı sonu belli düzenli birkaç saatlik çalışmayla kurdele kesmeye hazır hâle gelmişti. Okulun üst tarafına, karların üstüne taşlarla topluluğun adını yazmıştık çocuklarla. O kadar emeğe küçük bir jest olmuştu.

 

Köylü (gundî) çocuklar soğuğa ve araziye alışmış genlerindeki bilgileri fiile geçirerek kar oyunlarında, kovalamacalarda bize fark atıyorlardı. Ben okulun arka merdivenlerinde buzlaşmış on cm. kar kütleleriyle siper yapmaya başlamışken, onlar çıplak ellerle bir solukta topladıkları karlarla çoktan duvar örmüşlerdi karşı tarafa. Mükemmel olmasına özen gösterdiğim yüksekliği belirlenen sürede tamamlayamayınca top atışlarından korunamamış, ağır bombardımana maruz kalmıştık. Tepelerde gezerken, köy içinde yürürken adımlarıma bakmaktan mesafe alamazken onlar kuş olup, pardon keçi gibi hoplaya zıplaya varıyorlardı menzile. Ben çocuğu köprüden geçirirken neredeyse kendime kelepçeliyordum, onlarsa korkulukların bir tarafından çıkıp diğer tarafından kıvrılarak içeri giriyorlardı. Köyün deresi Zap kadar yoktu tabii, ama söz konusu çocuksa, millet yetişene kadar aldı mı götürürdü. Yapmamış da değildi. Peki, niye bu kadar serbest sorumsuz davranıyorlardı? Buranın normali buydu. Çocuk bugün çıkmazsa köprüye, yarın büyüdüğünde dağ başlarına çobanlığa nasıl giderdi. 60o’lik kayalıklarda seke seke giderken sürekli uyarı yeseydi, üç tepe öteden odun aşıran ailesine nasıl yardım edebilirdi.

 

Çimenli’nin kendi öğrencilerinin daha önce okuduğu, hemen yol kenarında bahçesi ve biraz içeride binasıyla şirin bir okulu vardı. Büyük okula taşınılınca köyün gençleri mesken tutmuşlardı burayı. Gece de kalıyorlardı. Sınavlara hazırlananların dershanesi oldu yapı. Perişan duvara perişan bir boyayla, perperişan bir yazıyla adını da yazmışlardı: Perişan Dershanesi.

 

Çimenli taşımalı ve hâliyle yemekliydi. Tüm bunları müteahhit idare ediyordu ihaleyle. Menü genelde pilav-kuru ikilisinin yanında, ağır petrol kokulu plastik çöp poşetlerine tıkıldığından birbirine geçmiş somun ekmeklerle sınırlı kalıyordu. Müteahhit, şartnamede yazdığı hâlde, bozulur bahanesiyle döner gibi yemekleri getirmiyordu.

 

Veysellerde birkaç kere kalma imkânım olmuştu. Neredeyse her akşam köylülerden birkaçı da olurdu. Bir seferinde bunlardan biri, bir bardak daha çay içmesi teklif edildiğinde ‘Yeter hocam, herkes maaşı kadar içer’ demişti. Neydi bu şimdi. Laf mıydı yani. O an insiyaki olarak ağızdan çıkmadığı o kadar belliydi ki. Aylarca günlerce yapılan konuşmalar, gecelerce kafada döndürülen düşüncelerin pat diye ağızdan dökülmesiydi. Bir küçük şaka; düzenli geliri olmayan ya da kuru korucu maaşına talim eden köylünün, öğretmenler özelinde görece yüksek(?) maaşlı memurîn taifesine bakışını orta yere sermişti. Bakınız on sene sonra da buraya konu ediliyor.

 

Bahar aylarında güneyden, çöllerden yüce dağları aşarak kum fırtınası gelmişti. Gökyüzü turuncuya bürünmüştü. Anlatılagelen kıyamet senaryolarının filmlerde gördüğümüz sahneleri gibiydi ortalık. Her an tepeler yarılacak, lavlar fışkıracak; korkup sağa sola koşturacağız ama ne çare, üzerimize yağan tüflerden kaçalım derken bir anda sarıp sarmalayan sıcaklığın etkisiyle oracıkta eriyip kalacaktık. O kadar da değildi tabii, basit tedbirlerle günü kurtaracaktık; rüzgârın savurduğu tozlardan korunmak için kapalı yerlerde kalıyorduk. Dersler bitip merkeze gittiğimizde kasvetin kesafetinin gittikçe arttığını gördük. Etrafın köylere göre daha açık olması ve çevredeki tepelerin çıplak tozutabilen yapılarıyla iyice kapanmıştı gökyüzü. Akşama doğru hava açılmaya başladı. Bu sefer de karanlık çöktü. Ertesi gün normale döndü. Yağmur yağsaydı bir başka eziyeti olurdu ama kısa sürede temizlenmiş olurdu hava. 99 depreminde ilk yağmurlardan sakınmıştık, asit olur demişlerdi. Bağ bahçedeki mahsulü topladıktan sonra iyice yıkamıştık. O günlerde yaşadığımız her zorluğun bütün ürkütücülüğünü hatırlattığından belki, bendeki etkisi daha fazlaydı.

 

Eksi 10-20 dereceler arasında seyreden günlerden birinde, diğerlerine göre aşırı yağış olduğundan tatil olabileceğini hissetmiştik. Merkezden haber gelmediği için kısa fikir yürütme sonucu, yürüttüklerimiz içinde hangisine hizmet ettiğini bilemediğimiz akılla yola koyulduk. Her gün geçtiğimiz orası değilmiş gibi, bizi aşırı zorlayan yollardan zincir takıp sökerek, bin meşakkatle köye vardık. Sadece Çimenli’nin kendi öğrencileri vardı. Servisler gelememişti diğer köylerden. Bir yandan mesai dolayısıyla bekliyor, bir yandan da boş vaktin keyfini çıkarıp sohbet muhabbet ve kar oyunlarıyla vakit geçiriyorduk. Birkaç saat sonra tatil olduğu haberi geldi. Şaka bu kadar. Akıl etmiştik de defterleri işlememiştik, bir de onlarla uğraşırdık sonra.


(Bu bölüm ileride genişletilecek)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1