Çıkışsızlık mevsimi- Yıkım yapım işleri (Hakkâri'de 19 Mevsim- 5.1)

 1.     Çıkışsızlık mevsimi


 

2012-2013

Yıkım yapım işleri

Sezonu açmak için tek başıma 1 Eylülde şehre geldim, eşim ve Abdülhamid bayramı beklediler. Geçen sene ben gidip almıştım onları. Bu sefer kendileri gelecek, havaalanında karşılayacaktım. Her sene çıta yükseliyordu, seneye ailecek hiç gitmeyecektik memlekete.[1]

 

Herkes toplanmıştı. 3 Eylülde Millî Eğitime gittik. Henüz servis ayarlanmadığı için yine Çukurca arabalarıyla gidecek, onlarla veya otostopla dönecektik. Çimenli’de otostop nispeten kolay oluyordu. Hem tesiste duran arabalardan rica ediyorduk hem de ya da orada oturacak, bekleyecek kapalı alanlar vardı. Ama Taşbaşı, ah Taşbaşı, öyle miydi? Taşbaşı’nın yolun hemen kenarında hiç bağlantısı yoktu. Ayrıca Zap üstündeki köprüden geçip hemen oracıkta beklerseniz keskin virajdan hızlıca dönen arabaların sizi görme ve durma ihtimalleri çok zayıflıyordu. Onun için 500 m. kadar merkeze doğru yürüyüp oralarda bekliyorduk. İlk senemde, detaylarını birinci mevsimde anlattığım (Ramak kala) kaza da orada olmuştu.

 

Bu sene ulaşımın, yanında çömez kalacağı daha önemli bir konu, müthiş zorluklarıyla bir sürpriz olarak bizi bekliyordu. Bir senedir güzel güzel derslerimizi yaptığımız Sağlık Ocağı binası tadilattaymış. Mevlüt asker öğretmen olduğundan idarede görev alamıyordu. İş bana yıkılmıştı. Değişiklik olsun ve biraz ne yapacağımızı düşünelim diye evrak kayıt odasına gidip dolaplarımızı yokladık, adına yakışır biçimde dolup taşmıştı. İlk senelerden beri haftada en az iki kere gidip yazılara postalara bakmamız gerekiyordu. Öyle kurulmuştu düzen, daha dijitale tam geçilmemişti. Koridorlarda turlayıp odalara uğrayıp havayı kokluyorduk. İyi ki de koklamışız, onlar da bizi bekliyormuş. Beytullah’la birlikte şube müdürünün yanına vardık. Gittik durumu arz ettik, dedik ki biz geldik hocam, nedir hâl vaziyet? Hâl hatır pek kısa sürdü, hemen okulun durumundan bahsetti. Sağlıkçıların binası komple okula dönüştürülüp bize devredilecekmiş. Hâlihazırda boş olan, küçük işlemlerle düzenlenen bizim okula yerleşecekmiş onlar da. Geçen sene sadece anasınıfımız vardı orada. Onu da aynı binaya alacaktık.

 

‘Hanginiz kıdemli’ diye sordu. Ben, benim, deyince, ‘Tamam işte sen müdür ol, bu arkadaşın da yardımcın olsun, kolları sıvayın başlayın göreve’ diye sürpriz bir şekilde tek celsede bitirdi konuyu. Yazılarımızı sonra yazarlarmış, iş beklemezmiş. Şaka gibiydi.[2] İlkokulun idarecisiydik, ama ortaokuldan da sorumluyduk aynı binada olmalarından ötürü.[3] Müdür yetkililik gibi değildi bu. Derse girmeyecek, tümden idarecilik yapacaktık. Öğrenci sayısı 10 olduğunda oraya bir öğretmen gelir. 35’i geçene kadar bu birleştirilmiş sınıf bir kişiyle devam eder. 35’i geçtiğinde iki kişi olur. 50’yi geçtiğinde üç öğretmen gerekir falan. Aşağı yukarı sayılar böyledir. Şimdi detayına bakamayacağım. Önceki bölümlerde biraz bahsetmiştim. Öğretmen tek kişi de olsa, sayıları artsa da içlerinden biri müdür yetkili olur. Hem derse girer, hem idarecidir. Haftalık 3 ek ders ücreti fazladan alır.[4] Maddî kıymeti budur ancak, diğerlerinden pek bir farkı yoktur. Öğrenci sayısı 150 olduğunda artık müdür vekili olunur. Ek ders ücreti haftada 23’e çıkar. Yanlış da hatırlıyor olabilirim; öğrenci sayısı 300’ü geçerse yanına bir yardımcı gelir. 600’ü geçerse yardımcı ikiye çıkar. Bizimki 400 civarı olduğundan birer kişiydik idarede. Demirhan da branş değişikliğinden Burdur’a gitmeyi planlıyordu. Beytullah’tan önce onun hakkıydı idarecilik. Önce ona sorduk, bu tür bir ihtimalin varlığıyla görevi istemedi. Beytullah da istiyordu açıkçası. Aslında işin zor kısmı kimin idarede olacağı değildi. Müdür bey büyük sürprizi sona saklıyormuş: ‘Ortaokul dâhil bütün öğrenciler artık köyde okuyacak. Planlamanızı ona göre yapın.’ Nasıl yani, geçen sene beş sınıfımız vardı, bu sene en az on beş sınıf olacaktı.

 

Ertesi gün gittik okulu gördük. Tadilat devam ediyordu. Daha çok işleri vardı, en az iki hafta daha girilmezdi. Bu neydi şimdi, olduğu gibi saçmalık. Koskoca yaz tatili boyunca ne yapmışlardı, hiç, yumurta gelmiş kapıya dayanmıştı demek ki. İsyan ediyorduk, başka bir şey gelmiyordu elimizden. Duvarları yıkmışlar, sınıfları oluşturmuşlar, tuvaletleri değiştirmişler, her kata ayar çekmişler. Binanın genetiğiyle oynamışlar resmen. Sınıflara baktıkça içimiz sıkışıyordu. Bizi hangi akıl ve kuvvet bu binaya sokmak istiyordu? Buna ne gerek vardı?[5] Çimenli’ye gidiyordu işte çocuklar. Tamam, gitmesinler, ama bu bina da neyin nesiydi? Doğru düzgün hazırlık yapılmadan önceki düzen niçin bozuluyordu ki? Taşbaşı’nın açık ara hak ettiği okulu gitmiş Çimenli’ye yapmışlar, yetmiyormuş gibi, şimdi de bu eziyeti köye köylüye öğrenciye öğretmene idareye reva görmüşlerdi! Niye bizi rahat bırakmıyorlardı? Okulla, öğretmenlerle bu kadar oynamaktaki kasıt neydi? Şimdi tek tek saymayayım, diğer bütün köylerdeki arkadaşlar nasıl başladılarsa o şekilde teslim ettiler bayrağı tayin vakitleri geldiğinde. Ya biz, bizim günahımız neydi? Uzun vadeli plan yapan Millî Eğitim, kısa vadede bunun etkilerini canının en derinine kadar hisseden bizleri hiç görmek istemiyordu. Çarklar düzensiz dönüyor, arada biz eziliyorduk.

 

Sınıflar en çok 8 sıra, yani 16 öğrenci alıyordu. Köylü iyi ki böyle devrim niteliğindeki karara hemen uyum sağlamamıştı da Çimenli’deki ve YİBO’lardaki çocuklarının kaydını taşımamıştı bize. Okulda ne sıra masa vardı, ne malzeme, ne personel, ne düzen. Su işi nasıl olacaktı, temizlik ve ısınma işleri tam bir belirsizlikti. Şu an yazarken bile içim daralıyor, sık sık ara verip kalkıp dolaşıyorum odada. Düşündükçe hâlâ kalbim darlanıyor. Biz gidip gelmeye başladık tabii. Bir yandan bu kadar şube için ücretli öğretmen ayarlamaları yapılıyor, bir yandan servis için uzun uzun konuşup duruyorduk. Öyle ya, hemen kadrolular gelemezdi, bu sene ücretli öğretmenlerle devam edecektik. Tam geçen sene yol boyu hep kadrolular geldi derken, yine ilk seneki sisteme dönmüştük. Sınıfların küçüklüğünden bir dolu şube olmuştu her düzeyde. O kadar da öğretmen gerekecekti. İdareciler olarak ikimizin de bütün gün okulda olması gerekiyordu. Ama buna ne insanın canı yeterdi, ne de merkezdeki başka işlerimizi yürütebilirdik. Bir iyi yan vardı, normal eğitim ve öğlen arası olacaktı. O sene okuldan çıkıp doğrudan eve gittiğim tek bir gün bile olamamıştır. Tamam idarecinin mesaisi o şekildedir, ama bunu talep etmemiştim ki, ona yanıyordum en çok. Eşim beni kesinlikle 5’ten önce beklemiyordu artık. 7’de evden çıkıyordum, 3’e doğru merkezde oluyorduk, valilik yakında olduğundan 5’i biraz geçe eve girebiliyordum. Beytullah’ın evi uzak olduğundan bir de minibüse biniyordu o saatten sonra.



[1] Hakkâri yolunda o kadar ağladı ki Abdülhamid, tam arkasında oturduğumuz şoför bile dönüp azarladı bizi, yoktan yere ağız dalaşına girdik. Bir türlü susturamıyorduk çocuğu. O gün orada yaşadığım zor günlerden, aslında saatlerdendi. 14 ayını doldurmuş, biraz kendini bilmeye başlamıştı. Uçak mı yapmıştı, nesi vardı anlayamamıştık. Yorgun düşüp uyumasaydı merkeze kadar ağlayacaktı herhâlde.

[2] Hocam bari bir iki taktik verseydiniz, usûl erkân öğretseydiniz. ‘Ne taktiği, taktik maktik yok, bam bam bam.’ Hocam benmari falan? ‘O ne ki?’ Hani bizi direkt ateşe atmasanız, bir kâseye koyup ısınan suda eritseniz bari diyorum. Dışarıdan gelen memurların hep genç oluşu işlerin aksamasına sebep oluyor. Hakkâri gibi yerler deneme tahtası, kobay muamelesi görüyor. Buralı öğretmenler sınavlara girmeden çok çabuk müdür yardımcısı olarak görevlendirilebilir. Zorunludur. Çünkü gelip gidecek olanlardansa kalıcı olanlar idareye alınır. Hevesi de varsa sınavlara girer, yerini iyice sağlamlaştırır. Zamanı geldiğinde de müdürlük onu bekliyordur. Her kurumda bu böyledir. 400 küsur mevcutlu okula idareci atanman için iki buçuk senelik öğretmen olmam yetmişti, problem oluşturmuyordu.

Bize ‘sen de yapabilirsin’ diyenlerin, aslında kendilerinin başarılı sayıldığı sektörü canlandıracak çabalayıcılara ihtiyaçları vardır. ‘Otur beni seyret’ dese kendine yediremezsin, ama ‘çabala, sen de birinci olabilirsin’ deyince hem müşteri kazanmış hem de makineye bir dişli daha eklenmiş oluyor.

[3] 2022’de okulun sitesine baktığımda binalar çoktandır ayrı olduğu hâlde, hâlâ yine iki okula da aynı kişiler müdür ve yardımcı yapılmıştı. Ve hâlâ vekâleten yürütülüyordu görevler.

[4] Sınıf öğretmeni haftalık 15 ek ders ücreti alır, branşçı 18. Sınıfçı maaş karşılığı için 18 saat çalışır, branşçı 15. Niyeyse böyle bir ayrım vardır.

[5] Attila İlhan, “Türkiye’de demokrasi özürlü doğmuştur” der. Bir özürlü doğum da bizim okul ve eğitimde olmuştu. Nasıl ki özürlü çocuklara aileleri bazen maalesef pis işleri yaptırırlar. Aile yaptırmasa bile çocuk zaten kendisi yapar. Bina da aynen o şekilde pis işler yapıyor. Düğün dernek işlerinde bunları açıkça gördük. Hakkâri gibi yerlerde okullar maalesef hiçbir zaman vaktinde açılamaz. Buna alıştık ama şu yapılanlar çok ama çok fazlaydı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1