Dere ıslahı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.10)

 

Dere ıslahı

2014 Ağustosunda köye vardığımda sürpriz çok büyüktü. 2,5 sene önce yaşanan feci taşkından sonra derenin ıslah edilmesi için proje yapıldı. Köyün üst tarafından Zap’a kavuştuğu yere kadar yatak genişletilecek, yanlara altışar metre yüksekliğinde duvarlar örülecekti. Bu zamana kadar yaşanan en büyük felaketten başka bazı seneler maalesef çocuklar da düşüyordu dereye ve bazıları ölümle sonuçlanıyordu. Herkes yamaçlar ve kayalar konusunda genetik kodlarla şerbetli olsa da göz dönüyordu bazen. Bence kaza denmez ama, zorunlu şartlardan dolayı güvensiz bölgede yaşamak zorunda kalan köylülerin maruz kaldıkları durumlardı. Dere yatağı büyük büyük kayalardan V şeklinde hat oluşturuyordu. Kenarlarda hiçbir engel olmadığından kolayca inmek suretiyle tehlikenin içine giriyordu çocuklar. Özellikle top kaçtığında ekip hâlinde yarışıyor, hem önce alma hırsı hem de toptan olmama gayretiyle tehlikeyi göz ardı ediyorlardı. Bu taşlar kayalar kırılıp yanlarda duvar şeklinde yükselecekti. Ben 6 Ağustosta köye vardığımda daha başlamamışlardı. Kepçe gelmiş, hazırlıklarını tamamlıyordu. Ve bir gün ucuna taktığı kompresörle bir başladı vurmaya, bir daha da durmadı. Yaklaşık otuz gün boyunca kayaları bölüp parçaladı. Bir operatör bir de ara sıra gelen müteahhit vardı işbaşında. Köyde ev kiralamış, orada kalıyorlardı. Bak sen, bize verilmeyen başka evler de mi vardı yoksa!

Tak tak tak tak tak tak tak… Sabah bir başlıyordu, akşamın karanlığına kadar kırıyordu. Öğlen molasında rahat ediyorduk sadece. Kimsenin şikâyet ettiği yoktu, güzel bir iş yapılıyordu sonuçta. Müteahhidin de ne işine gelmişti, kendi taşıyla dereyi ıslah edecekti. Başka yerden malzeme taşıma derdi yoktu. Sadece kum ve çimento gelecekti o kadar. Bir süre sonra onlar da geldi kamyonlarla tırlarla. Dışarıdan birkaç kişilik usta ekip gelmişti, yanlarına işçiyi de köyden tedarik ettiler. 20 kişi kadar olmuşlardı. Birkaç kişi de okul inşaatında çalışıyordu. On senedir tüm ülke çapında sürdürülen inşaat ekonomisinden bizim köy de payını fazlasıyla hak ederek almıştı bu sene. Köydeki mazotçu arkadaş her gün mazot taşıyordu el arabasıyla. Biteviye kahır üreten makine su gibi içiyordu mazotu. Önce bir tarafa verdiler suyu, diğer tarafı yaptılar boydan boya. Her gün okulda mutfak balkonundan izliyorduk biz de teneffüslerde. İş büyük olunca yöntemler de büyük oluyordu. Bir ay boyunca taş kıran makine bu sefer kepçesini takmış, devasa çukurda harç karıp taş sevk ediyordu işçilere. Bir kamyon kum döküyorlar, üstüne onlarca torba çimentoyu boca edip karıyor ha karıyordu.

 

İşçilik çok ağır ve tehlikeliydi gördüğümüz kadarıyla. Tamam, koca koca taşları kepçe hareket ettiriyordu, ama işçilerin elle taşımak zorunda oldukları da az buz değildi. Bir kaysa ayak bacak bırakmaz, kırar geçirirdi. Şimdiden söyleyeyim, ıslah süresince büyük kaza yaşanmadı hiç, işçiler kendilerine dikkat ediyordu. Ama gün geldi bir laf dolaşmaya başladı ortalıkta. Müteahhit işi hakkıyla yapmıyordu. Malzemeyi eksik kullanıyordu. Ölçüsü ne kadarsa artık, bir kamyon kuma 120 torba çimento koyması gerektiği hâlde bunun ancak yarısı kadar koyduruyordu. Bizzat köylü işçiler anlatıyordu. Merkezden denetime gelen ekiplerden duydukları miktarın yarısını bizzat kendileri koy(m)uyorlardı. Bu işte bir terslik vardı, nasıl olabilirdi.[1] Hemen kendimizi düşünüyordum. Kırk dakikalık derslerin yarısını işleyip diğer yarısında öğrencileri dışarı salmaktan ne farkı vardı. Ya da müteahhit merkezden köye gelirken 45 km.nin yarısını geldikten sonra arabayı durduruyor, köye vardığını kabul mü ediyordu? Köylü hem bundan şikâyet ediyor hem de el mecbur çalışmaya devam ediyordu. Galiba o kadar da çürük değildi yapı, az çok anlıyorlardı inşaattan. Bizim yapacağımız kendi aramızda konuşmak, olan bitene hayret etmekten ibaretti. Doğrudan ilgilendirmiyordu sonuçta. Bugün vardım, yarın yoktum. Ama bu duvarlar 40-50 sene durmayacaksa bu kadar masraf yapmanın ne âlemi vardı?

 

Karşı tarafı bitirdiler, suyu o tarafa verdiler ve okulun olduğu yana geçtiler. Aşağıdan yukarı doğru geliyorlardı. Okul, köyde dere boyunda baştan sona uzunluğuyla arazi olarak en çok yer kaplayan hak, söz ve talep sahibiydi. Yaklaşık 100 m.si okula denk geliyordu duvarın. Her geçen gün ilerliyordu yapı. Kış gelmeden işlerin çoğunu yapmak istiyorlardı, sonrası bahardı ve sular yükselecek işler zorlaşacaktı. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren boyutu bahar aylarında meydana geldi. Mıntıkamıza geldiklerinde sorun yoktu hâlâ. Nazmi’yle beni fosseptik çukuru kazmak zorunda bırakan tıkanıklığa bu inşaat yol açmıştır diye düşünmüştük, ama mesele başkaydı, orada kusurları yoktu. Okul duvarını aşıp yukarı doğru geçtiklerinde problemler baş göstermeye başladı. Odamda dosyalarla uğraşırken ilk kara haber geldi, çalışmalar sırasında kepçe okula gelen boruyu patlatmış. Kalktık gittik hizmetlilerle. Şarıl şarıl akıyordu su. Ne bir el atan vardı ortada, ne de sorumlu. Zaten yüzeye çok yakın olan boru kepçenin küçücük dokunmasıyla yarılmıştı. Heh, bir bu eksikti. Koskoca okul, sabahçı öğlenci 400 öğrenci, 25 öğretmen lavaboları kullanıyor. Tuvaletleri hemen kapattık, bir kokmaya başladı mı bir de onunla uğraşamazdık. Boru ne zaman tamir edilecek belli değildi, en azından bugün yapılmayacaktı. Öğrenciler gün boyu evlere taşındı ihtiyaç gidermek için. Saatler geçiyor, su akmaya, işçiler çalışmaya, etraftan birileri izlemeye devam ediyordu. Kanımı beynime sıçratan bir şey daha oldu o arada. Patlayan yere gittiğimde işçiler boruyu almış, harcı suluyorlardı. Bu ne rahatlık dedim, kendi çocuğu da okuldaydı, üstelik olmasa kaç yazardı. Müteahhit de yoktu ortalıkta. Neyse ki Nazmi geldi, iki ucu kavuşturdu yeniden. Kepçeci zahmet etti de çukuru genişletti boruyu tutturabilmemiz için. Onun da yapabileceği bir şey yoktu aslında. Kaz diyorlar kazıyordu. Sonuçta büyük şehirlerde de, her şey projelere göre yapıldığı hâlde yine bu tip kazalar oluyordu. Bizde olması gayet normal, kaçınılmazdı. Ama beni kızdıran, bugünden yarına kokması muhakkak olan okulu düşünen kimsenin olmamasıydı. En yukarıdan, deponun önünden tekrar ayar yapıp akıttık çeşmeleri. Boru zaten birkaç yerden ekli ve su da düzensiz geldiğinden hava yapıyor, sık sık bağlantıları söküp çeşmeleri açıp havayı boşaltıyorduk. Hizmetlilerin günlük rutinlerinden biriydi. Ne saçmalık değil mi? köyün su deposu vardı aslında. Ama bakımsızlıktan işlemez durumdaydı. He bu arada köy muhtarının da merkezde kaldığını tekrar hatırlatmalıyım. Oradan da hayır görmüyorduk. Su deposunu valilik bir kere yapmış,  bakımını kullanımını köylüye havale etmişti. Yine hatırlatmakta fayda var. Yerleşik ve düzenini oturtmuş olmadığından köy, birçok şey gibi o da atıl kalmıştı. Su ana borudan geliyor, her ev oradan kendine hat çekiyordu. Okula gelen hat da böyleydi ve en yukarıda olduğundan borunun içinde yarım yamalak doluşan suyun akışı değişken olduğundan hava yapıyor, sürekli uğraştırıyordu. Aşağılara doğru boru dolu dolu oluyor, o mahallelerdekiler tam randımanlı kullanıyordu. Bizim bina yüksek olduğundan ve suyu üst katlara basabilmek için hidrofor olmadığından, açık hava basıncından faydalanıyorduk. Bu sebeple en yukarılarda olmalıydı borunun ucu, o da hava cıvayla sonuçlanıyordu her gün. Önceki bölümlerde de dediğim gibi herkesin çeşmesi açık, elektrikler kapatılmadan bol keseden kullanılıyordu. Bir de alt mahalledekilerin tazyikli gelen suya güvenerek nasılsa bol diye bahçe suladığını hesaba kattığımızda hâlimiz daha da harap oluyordu. Sekiz on ev bu şekilde kullanınca yukarıda borunun içi dolamıyordu bir türlü.

 

Bir seferinde eski köy yolunda kaya yuvarlanması sonucu patlayan boruyu tamir etmek için camiden anons yapılmış, her evden müsait olanlar kazmalarla küreklerle malzemelerle gidip tamir etmişlerdi. Ama iş okula geldiğinde yetim bırakılmıştık maalesef. Ellerinde tespihlerle çekirdeklerle aylardır inşaat izleyenler küçücük zahmet gösterip işe el atmıyorlardı ya, kahroluyor, tırnaklarımı kemiriyordum sinirden. Bu kadarcık mesele için benim ağzımı bile açmamam gerekiyordu. Hep diyorum ya, tek kişilik okulda 15-20 öğrencimle kendi yağımda kavrulsam, ellerimle kuyudan su çeksem de böyle kimseye muhtaç kalmasaydım. Okul büyük, mevcut fazla, sorunlar elbirliği olmadan hâlledilemeyecek derecedeydi. Böyle çaresiz etrafta dolanırken, yaşadıklarımın fragman olduğunu nereden bilecektim, asıl filmi ertesi güne bırakmışlar meğerse. Yine haber geldi. Sular bir daha gitmişti. İyi niyetle hava yapmıştır diye düşünüp hizmetlileri gönderip baktırdım. Gelen telefon şaka gibiydi. Duvar işçileri bizim açıktaki boruyu sökmüş harç suluyorlardı. Onu duyduğumda dağları titretecek güçle yerimden kalkıp o duvarı da kepçeyi de başlarına yıkasım geldi. Sinirden titriyordum. Bunu nasıl yaparsınız arkadaş siz? Hiç mi ahlâkınız, vicdanınız yok sizin ya? Geri zekâlı mısınız, tuvalette her an birileri varken ya da hiçbir şey yokken nasıl sökersin suyu bre ebleh! Gidip tekrar bağlattım hemen. Başına da adam diktim, çünkü ilk fırsatta hissettirmeden yine yapacaktı namussuz.

 

O gün müteahhit geldi. Öncesinde birkaç kere toplulukta rast gelmiş, ama konuşmamıştık hiç. Malzemeyi eksik kullanması esasen köylüyü ilgilendiriyordu. Ne kadar söylesem de kimsenin bir şey yaptığı yoktu. Ben de susmayı tercih ettim artık. Herif birilerine güvenmese bu kadar rahat davranamazdı. Nazmi’yle gittik konuştuk. Boruya dikkat etmelerini istedik, işçileri de uyarmasını söyledik. Konuşmaya tamirat ücretini ekleyince, ‘beni ilgilendirmez’ falan dedi önce, ama ısrar edince verdi parasını. Hem ânında müdahale etmesi gereken sorunu çözmeyip bize bırakmış, hem de yaptığı işe göre devede kulak sayılabilecek çerez parasını bin bir zahmetle vermişti. Nazmi birçok işini yapıyordu onun, biraz da onun için vermek zorunda kaldı. Kendimiz yapsaydık zinhar alamazdık. Sonraki günlerde kara haberlerin diğeri, sabırsızlıkla beklediği sırası gelince hemen ulaştı idare odasına. Kepçe yine boruyu patlatmıştı, bu sefer başka yerden. Müteahhit oradaydı. Gittim konuştum. ‘Boru sizin, tamiri de size aittir’ demesin mi. Ulan kime çatmıştık yahu. Herfçioğlu yapmam diyor da başka bir şey demiyor.[2] Neyse ki Nazmi vardı, yine bizim arkadaşların da yardımıyla yaptı ek yerini. Bu sefer para falan alamadı, ‘ben onun hesabına eklerim’ dedi. Ah Nazmi senin de hakkın ödenmez. Bu küçük masraflar merkezden uzak olmanın dezavantajıyla büyük sorunlara yol açıyordu. Okulda zaten para yok, merkezden hâlledilmesi de dolusuyla yazışma, prosedür ve vakit kaybından başka bir şey değildi. He müteahhit bir de dedi ki, ‘sizin boru böyle yukarı doğru gidiyor, bizim kepçenin iş sahasında yani, her gün değilse de iki gün de bir yine patlayacak bu.’ Dikkat edin o zaman dediğimde, ‘yapacak bir şey yok’ demez mi. E ne olacak dedim. ‘Biz patlatacağız siz yapacaksınız’ dedi pişkin pişkin. O gün hemen yazılara yazılar ulayarak durumu milyonuncu kez haber verdik merkeze. Telefonla da arayıp aciliyeti bildirdik.

 

Köylüde yine faaliyet yoktu, muhtardan da küçücük ses dahi çıkmıyordu. Nasıl bir saçmalığın içine düşmüştüm böyle. Yeni okul inşaatı suyu bizden alıyordu, hâliyle onlar da susuz kaldı. Veysi Zibek insan gibi insandı. Feleğin çemberinden geçmiş, güngörmüş, işini takip eden, yıksa bile arkasına bakıp tamir ediyordu. Kamu hizmeti yapanların, yine bir kamu hizmetinin aksamasına sebep olması nasıl aymazlıktı?

 

Asılın da aslı film şimdi başlıyormuş meğerse. Okulun susuz kalacağı önümüzdeki iki aylık sancılı sürecin startını o gün vermiştik. Duvar inşaatı bugünden yarına bitecek gibi değildi. Herkes kaderimize razı olmamızı, bu işin er ya da geç çözülmesini beklememizi söylüyordu. Müteahhidin zaten öyle bir derdi yoktu da ne köylü ne muhtar başka bir çözüm yolu düşünüyordu. Kimsenin umurunda değildi açıkçası, bekleyip görecektik. E koskoca okul, sadece tuvaletler değil ki, rutin temizlik için bile her daim suyun akması gerekiyor. Kendi çabalarımızla çözüm üretebilir miyiz diye düşünürken, boruyu sokağın diğer tarafına alıp kepçenin tasallutundan kurtarabileceğimiz fikri geldi aklımıza. Ama çok zahmetli ve hatta imkânsızdı. En az 30-40 metre uzunluğunda, 50 cm. derinliğinde, 20 cm. genişliğinde oluk kazmamız, eski boruyu sökemesek de yeni boru tedarik edip buraya gömmemiz gerekecekti. Elle yapmak çok zordu zaten de, düşününce kepçeyle de yapılamazdı. Çünkü hem derede çalışan kepçe büyüktü, hem de hattı geçirmeyi planladığımız yerde evlerin boruları vardı. Küçük kepçe getirsek bile her vurduğunda birinin borusuna denk gelmesi muhtemel, hatta muhakkaktı.

 

Sonraki günlerde bizzat Millî Eğitime sırf bu mesele için birkaç kere daha gittim. Şube müdürleriyle, inşaat emlâk bürosuyla görüştüm. DSİ il müdürlüğüne yazı yazdırtarak baskı kurup işleri yoluna koymaya çalıştım. Vali yardımcısıyla görüştüm, o da ‘tamam’ deyip şube müdürünü aradı. Müdürün yanına gittiğimde ne dese beğenirsiniz. ‘Köylüye söyle sıkıştırsınlar adamı biraz, hırpalasınlar, korkutsunlar da yapsın işinizi.’ Aferin, bu mudur yani deyip çaresiz ayrıldım odasından. Mümkünü yok çözüm olmayacaktı. Bekleyecektik. Taşıma suyla temizlik yapmaya çalışacak, lavabo ihtiyacı için caminin tuvaletlerini kullanacaktık. Köyde kaldığımızdan bize hava hoştu. Ama üst makamlardan ne dedikleri öğretmenleri, öğrencileri ilgilendirmezdi. Çözümü benden ve hemen beklerlerdi. Madem gelmedikleri gün için ücretlerini kesiyordum, suyu da akıtmalıydım. İkisinin birbiriyle ve tüm bu saçmalıkların benimle hiç alâkası yoktu, ama algı buydu maalesef. İlk senelerde berbat hâldeki cami tuvaletleri orada burada sözünü etmemiz sonucu yapılmıştı da, en azında orayı kullanabiliyorduk. Okulun tuvalet mevzuu ilk geldiğim senedeki hâline katlanarak büyüyerek dönmüştü. Artık durumun farkında ve çözümün geleceğini öngörüyorduk, ama benim için katlanılması acayip zor, saçma bir süreçti.

 

Bidon bidon su taşıyordu hizmetliler, herkes kendi mıntıkası için uğraşıyordu. İş makinesini izler gibi çırpınmamızı da izliyorlardı. DSİ müdürü geldi köye. Malzemenin eksik kullanıldığı bilgisi onlara da gitmiş, hem onun için hem de boru meselesi için teftişe uğramıştı bizzat. Oturduk konuştuk, beklemekten başka çaremiz olmadığını, az daha sabretmemiz gerekeceğini söyledi. Elim kolum bağlıydı, ne yapabilirdim, mecbur katlanacaktık.

 

İnşaat da ilerliyordu, en sonunda kurtuluşumuza, suyumuza kavuşacaktık. Borunun depodan oradan gelip yola indiği yerin üst tarafına çıktıklarında artık bizle işleri kalmayacaktı, onlar yoluna gidecek biz de işimize bakacaktık. O kadar çok susuz kaldık ki, artık herkes kabullenmişti. Birkaç arkadaşın bağırsaklarının düzenini susuzluğa göre ayarladığını işittiğimde güleyim mi ağlayayım mı bilememiştim. Ne aymaz bir durumdu. İnsanlar merkezden hareket etmeden ihtiyaçlarını gideriyor, okulda da fazla yemeyip içmeyip çıkışta eve yetişiyorlardı. Her zaman söylüyordum, bizim evi kullanabilirlerdi. Ara sıra camiye gidiyorlardı. Bayan hocalar da tanıştıkları evlere gidiyorlardı çok zorda kalırlarsa. Şu satırları utanarak sıkılarak da olsa yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

 

En az 6-7 yerden ekli boru iyice follofoş olmuştu artık. Onu olduğu gibi toprak altında bırakıp merkezden yeni yekpare boru istedik. En azında bu jesti yapmalıydılar. Dur dur, jest mi dedim, ne jesti kardeşim hayırdır hayır işi mi bu, zorunluluk zorunluluk, sen bu işi yapmak için o mevkidesin ve bunun için her ayın on beşinde hesabın ve koltukların kabarıyor!

 

Birkaç gün sonra minibüsün tepesinde 200 m.lik borunun okulun önünde indirildiğini gördüğümde yeniden kolları sıvadım. Merkezden teslim etmişler Halil abiye, o da getirmişti sağ olsun. Şimdi ilk işimiz su deposunun yanına çıkıp önce orayı güzelce ayarlayıp boruyu okula ulaştırmaktı. Nazmi başta olmak üzere hepimiz Ferhat olmuş, engelleri aşıyorduk. Dağları delseydik bu kadar yorulmazdık herhâlde, zihinlerdeki örümcek ağlarını aşmak tükenmeye yaklaştırmıştı bizi. Bu tür çalışmalarda Gurgin’i unutmamam lâzım. Kitap boyunca ne kadar vücut işçiliği varsa ilk geldiğimden ayrıldığım güne kadar Gurgin az ya da çok hep içinde olmuştur. Bazen para konusunda beni zorlasa da hep makul ücretlerle anlaşmışızdır kendisiyle. Hocalara müjdeyi verdik, birkaç güne su geliyordu. Köylü bazen varını yoğunu veriyor, bazen de işte bu şekilde tıkanıklıklar yaşıyorduk. Depodan yola indirdik boruyu, yolu boydan boya kazma fikri ne kadar çılgıncaydıysa, onun yirmide biri yandan yana kazma zarureti de o kadar düşündürüyordu. Toprak sert ve taşlıydı. Adı üstünde Taşbaşı köyündeydik. Bir on dakika kadar vurduk kazmaları, ama hep geri tepiyordu. Yaz sıcağı olsa belki biraz kazılabilirdi. Şimdiyse ne suyla ne de kaba kuvvetle yumuşuyordu. Neden sonra hizmetlilerden biri yolun altından dereye giden tahliye borusundan bahsetti. Yolun üst tarafından gelen suyu, köye girmeden dereye veriyordu bu kanal. Hay aklınla bin yaşa. Girişi bulduk, dereye çıkışı da vardı. Duvar oraya kadar gelmediğinden kepçe bozmamıştı. Yoksa bırakır mıydı. Güzelce içinden geçirip duvara doğru ilerlettik. Bize o kadar işkence ettikten sonra bir işe yarıyordu şimdi. Hep birlikte iplerle tellerle gerek duvarın iç kısmından gerek dere tarafından okula doğru götürdük, demir parmaklıklardan bahçeye soktuk. Bugünlük bu kadar yeterdi. Nazmi ihtiyaç listesi belirledi, ‘yapı paydos’ deyip olaysız dağıldık. Ertesi gün bunu gören arkadaşlar iyice inandılar suyun geleceğine. Eski hattı komple iptal etmiştik, zaten ulaşmamız da mümkün değildi. Binanın arka tarafından giren, açıktaki demir boruyu spiral taş makinesiyle kesip oradan bağladık. İşlere bak, nelerle uğraşıyorduk. Sonra bana diyorlar ki niçin idareci olmak için uğraşmıyorsun? Al, gel sen yap da gör. İnsanın içine en çok oturan şeylerden biri de istemediğim hâlde, anlık talimatla bu işleri üstlenmek zorunda kaldığımdır. Ataman yapılıyor, yazın yazılıyordu, ama neredeyse her işte kendi başınaydın; idarecilik buydu. Astını da, üstünü de, köylüyü de, öğretmeni de, öğrenciyi de, hizmetliyi de idare edecektin. Astının isteklerini aksatmayacak, bu konuda üstünü fazla sıkıştırmayacak, ama işleri de hâlledecektin. Suyu verdik, çeşmeleri açtık, akıttık da akıttık. Hani böyle okul bahçesinde bostan kuran, tavuk falan besleyen idareciler var ya, işte onların durumlarına o kadar özeniyordum ki. Bizse binanın yapısal sorunlarıyla uğraşmaktan, bırakın tarımı hayvancılığı, insanların yüzüne bakamıyorduk. Sonra ne oldu biliyor musunuz, yeni okul inşaatı bitip de su deposuyla hidroforuyla faaliyete geçtiğinde okula komşu birkaç kişi ‘bizim eve de buradan hat çekelim mi’ diye teklif sundular. İki aylık çileli günlerimizde kıllarını kıpırdatmayanlar, okulu jeneratöründen nasıl faydalanırız diye hesap yapmaya başlamışlardı.

 

Duvarın genişliği temelde 130, en üstte 80 cm. kadar. Üzerinde çocuklar gezmeye başladı hemen. Zaten birçok kimsenin canına mâl olan dereye düşmeler köprünün 6 m.lik yüksekliğiyle daha da kolaylaşacak maalesef. Ne çocukları oraya çıkmaktan engelleyen düzenek var, ne de toplarının dereye kaçmayacağı oyun alanları. Duvar ilk yükselmeye başladığında üstüne tel örgü çekilmediğini gördüğümde bunun projede olmadığını söylemişlerdi. Sadece Kadri’nin dükkânının bahçesine denk gelen 15-20 m.lik kısma kendi imkânlarıyla demir çubuklar falan dikmişlerdi beton dökülürken. Boydan boya yapılmalıydı en başında. Sonradan tel örgü yapabilmek için her yeri yeni baştan delmek, bir sürü uğraşmak gerekecek. Bir de şu var. Çimentoyu projede istenenden yarı yarıya eksik kullanan kişi, tel örgü projede yok derse ona niçin inanayım ki? Hadi yok diyelim, o projeyi kim yaptıysa masa başında yaptığı, köye gelmediği, halka danışmadığı, arazi hakkında zırnık kadar bilgisi olmadığı kesindir. Aynı bizim okula koskoca asansör yaptıkları gibi. Böyle proje mi yapılır? Böyle proje yapılır mı? Proje böyle mi yapılır? Proje yapılır mı böyle? Böyle mi yapılır proje? Yapılır mı böyle proje? …



[1] Projede belirtilen miktar fazladır, az çimento koysak da bir şey olmaz denebilir. İyi de müteahhit üç beş sene sonra esamisi bile okunmayacak. Diyelim ki on yıl sonra duvarda çökükler oluşsa gelip tamir edecek mi, hayır. Su azken tabii ki zarar görmeyen duvar, suyun yükseldiği ve yıllarca törpülemesiyle mukavemetsiz kalacaktır. Malzemeyi tam kullansa duvar hiç yıkılmayacak mı? Evet, yıkılabilir, her şey olabilir. Ama sen projede yazılan miktarı katmak zorundasın. Ayrıca o katmadığın paketler için de ücret alıyorsun. Aradaki para nereye gidiyor?

[2] Köyün deresine ıslah duvarı yapılırken yaklaşık 4 (ay) boyunca taş kıran makineden çok, insanların kabini kıran müteahhit rahatsız edici oldu. 03.04.2014 Kendisi ıslah olmamış kişilerin dereyi ıslah edebileceklerini düşünmek fazla iyimserlikti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1