Devinimsizlik mevsimi- İkinci depremim (Hakkâri'de 19 Mevsim- 4.1)

 1.     Devinimsizlik mevsimi

Her senemizin onun gibi,

her mevsimin bunun gibi olmasını dilemekle işler bitmiyor.

Daha kötüsü gelene kadar en kötüsü benim diyen bir dolusu tetikte bekliyor sürekli.

 

2011-2012

İkinci depremim

Üçüncü sene bayramdan sonra kucağımızda -her aldığımız kararda onu da göz önünde bulunduracağımız- bebekle geldiğimizde Hakkâri aynıydı da, Van eski Van değildi. Yıkılmıştı çünkü. 23 Ekim 2011 Pazar günü 13.40’ta büyüklüğü 7.1 olarak ölçülen ve 25 saniye süren bir deprem olmuştu. Tek başıma evde oturuyordum, daha yeni çocuğumuz olmuştu ama babaca kaygılarla derbeder vaziyette aşağıdaki satırları yazmakla meşguldüm Sartre eşliğinde. Yalnızlığın görkemli sessizliğinde, tanıdığımı sandığım hayatla cebelleşiyordum. Sözlerin ötesinde bir dille büyük laflara dönüşen burnumu, eksik insan olarak entelektüel açlığımı bastırmak için sokacak ilgili yerler araştırıyordum. İlginç olaylara yerinde ve zamanında şaşırabilmek için anormal olarak addedilmek pahasına giderek hayatın önüne geçen kelimelerle emniyetli bir mesafeden yerli yersiz düşünüyordum.

 

Bulantı üstüne bunaltı

Kırtasiyeye gelip kelepire düşenlerden listemde olanları borç da olsa kaçırmayıp alıyorum. Bulantı elimde... Sartre ile pek tanışıklığımız yoktu, ama anlaşıyoruz sayılır. Hermann Hesse de Sartre’a müspet değiniyor Bozkırkurdu’nda. İyi, o zaman devam… Zihnimdeki bulanıklık henüz mideme vurmadığı için kendimle övünemiyorum. Talihli adamlar denen kervana dâhil olmama daha var anlaşılan. Fakültede ‘evlenmek’ üzerine bir kitap okumuştum. İki arkadaşla bir maceraya atılıp önce dikiş atölyesi, sonra araba garajından bozma iki odalı bir evcik’e yerleşmiştik. İyi ki orada okumuşum o kitabı, yoksa fazla anlamı olmayabilirdi benim için. Bir sayfada bekâr odalarını tasvir ediyordu. Paragrafı okurken etrafıma bakındım, aynıydı. Bulantı’da da Sartre’a yakın hissediyorum kendimi. Ama bendeki fazla sürmüyor. Ara vermeden okusam da birçok uyarana maruz kalıyorum. İnsana iki dakika bulanma imkânı da yok arkadaş!

 

Öğlen vakti geçmeden biraz uyumak istiyorum, gece daha dinç kalabilmek için. Yaklaşık bir saat uğraştırsa da, keyifle yanmaya çalışan teneke soba uykuyu hızlandırıyor. Nevresimlerini dün yıkattığım yatağa gömülüyorum. Daha kuruyamadılar. Çıplak yorgan kokusu her zamanki gibi çocukluğuma, köy evine götürüyor beni. Fazla uzun sürmüyor, tekrar büyüyorum. Hemen uyutmayıp da bunları düşündüren, yatağın içi kadar dışının da sıcak oluşu… Bu, dışarı çıkabilme imkânı sebebiyle kayıtsız bir uyku esir alamıyor bedenimi. Hangi amaçla dağıtıldığını anlayamadığım, üzerinde uzun uzun tartışabileceğimiz kömürlerden yakıyorum yalnızken. Diğerleri gibi güzel değil rayihası, hemen fark ettiriyor katran gibi kokusunu. Zehirli ve tehditkâr yanamayışıyla rahat uyutmuyor; sızıntı korkusu her yanımı sarıyor. Uyurken ölmek kötü olsa gerek.

 

Çatacağız ya, devam edelim. Sabahtan beri elektrik yok, telefonun şarjı bitmek üzere… Evden merak etseler ulaşacak vasıta yok başka. Uyuyabilirsem, sebebi elektriksizlik olarak kayda geçecek. Değil mi, her şey elektrikle çalıştığına göre, o yoksa yaşamak da pek bir anlam ifade etmiyor bazen.

 

Kitabın berbat tercüme ve imlâsıyla ‘var oluşuyorsak’ bunun bir nedeni olmalı. Elektrik, olabilir mi? ‘Hiçbir zorunlu var olan, varoluşu açıklayamaz,’ demiş. En azından sebebini öğrenmiş olduk.

 

Bak yine gitti elektrikler. İyi ki andık, hemen küstü. Zaten hava durumuna doğrudan bağlı can evinden, iki damla yağmurda, bir küçük esintide darılıyor. Bilgisayarın şarjı iyice bitmeden bir şeyler daha yazsam iyi olacak, belki bir iki cümle...

 

Benim de şarjım bitmiş, sızmışım. Güvercin uykusunun ardından hissedilen gevşekliği gidermek için su yeterince soğuk. Bulanmaya devam edebiliriz. Belki ocağa makarna koyarız. Belki kahvaltılık bir şeyler. Sobanın kenarında ıhlamur, dolapta bir iki cezvelik keçi sütü… Makarna, bulanmak için daha ideal görünüyor. Dur bakayım, salça var mı? Varmış.

 

Neyse paçayı ucuz kurtardılar, elektrikler geldi. Telefon biraz da olsa şarj olmuştur. Evi arasak iyi olacak. Hasbıhal ve eman bildirisinden sonra yazmaya devam... Beyimize hakkını teslim etsek iyi olacak. Tebrik ve taltifi hak ettin Sartre Efendi, hadi yine iyisin. Kahvenin yanında çörek yerkenki keyfin gelir mi bilmem. Kalifiye olmasa da beni -bunları- yazmaya teşvik ettin en azından.

 

***

 

Bir türlü gelmedi bu sene bahar, dağlara bin türlü çıkamıyoruz. Kuzey cepheler hâlâ karlı, güneye bakan yamaçlar aslî rengine büründü. Her türlü yamaç akıntısı ve dahi ayı tehlikesine karşı uyarılar devam etmekte. Ayı meselesi gerçek değil tabii, ama büyüklü küçüklü yüzlerce çığ ve her gün binlerce ton taş kaya düştüğüne göre bunun ciddi bir akarı var. Fiziksel çözünmeye teslimiz. Mayısa kadar pes edeceğe de benzemiyor. İhtiyatlı olmakta fayda var. Geçen gün okuldan dönerken arabamıza taş düştü, daha açıkçası; hayli tecrübeli bir ekip, kamikaze saldırıda bulundu. Sağ far camını ve ortadaki havalandırma deliğini parçalamış Transit’in. Biraz acemilik sezdim taş kafalıda, kaçamamış. Utanmadan oraya bir yere saklanmış bir de. Kızarmak yerine, çarptığı köşesi beyaza kesmiş bizimkinin. Seslerden anladığımız kadarıyla ekip biraz kalabalıktı. Diğerleri görevlerini hakkıyla ifa edip kaçtıklarından yakalayamadık. Eşkâllerini, hangi örgüte mensup olduklarını tespit için en büyükleri olduğunu düşündüğümüz zavallıyı yanımızda tuttuk. Boyunun ölçüsünü aldık, iki yumruk vardı. Ön cama gelenler onun kadar olsaydı, kaza yapmamız muhtemeldi, dahası muhakkaktı. Demek ana kuvvetle ön takımlara saldırıp uyarı vermekti niyetleri. Camlara ihtiyat kuvvetlerini yollamaları, belki taklaya gelmeyi hak etmediğimizi düşündüklerindendir.

 

İki sene önceki saldırı daha riskliydi. Sahibi değişik olsa da araba aynıydı. O zaman gelen, gördüğümüz -yani seslerden anladığımız- kadarıyla tek bir fedaiydi. Şoförün hemen arkasında oturuyordum. Basıncı hissettim, diyebilirim. İntihar bombacısı gibi yapayalnızdı. Bir derdi vardı da öyle mi atladı, yoksa gerçekten kamikaze miydi, hâlâ anlamış değiliz. Bunun, biz öğlencilerle bir alakası var mı, onu da bilmiyoruz. Ama sabahçıların başına bu tür büyük felaketler gelmediği gibi, bütün lastikler de bizim seferlerde patlıyordu. Dağ keçileri desek değil, çobanlar desek hiç değil. Evet evet, fiziksel çözünme… Silecek demirine isabet etmişti fedai. Ama bildiğin yamultmuştu acımadan. Bu olaylar sonucu, demek ki diyorum hayatı tesadüflerle açıklama garabetini gösterenlerin derdi boşuna değilmiş. Sen git, 90 derecelik açıyla yol boyu hizalanan dağların tepesinden -yüz metre diyelim- rastgele salvolarla -göremedik ama muhtemelen öyledir- intihar atlayışı yap. Sonra da o gün o yoldan geçen yüzlerce arabadan herhangi birine dal. Şimdi bunu, kaptanın yeni aldığı kamyon içim ikramda bulunmamasına -amiyane tabirle, ıslatmamasına- yoranlar olacağı gibi, ben tesadüfe bağlıyorum.

 

Bu yol ki, bu vadi ki, bu su ki; burada bulunduğum süre zarfında konsorsiyum hâlinde en az 50 can aldılar çeşitli sebep ve şekillerde. Bir yanda sarp dağlar, bir yanda azgın su; gidiyoruz öylesine.

 

***

 

Sabahtan beri kıvrılarak vakit geçiriyordum, dışarı çıkmaya hiç niyetim yoktu. Bulantı’nın üzerimdeki etkisini azamî seviyeye çıkarmak için elimden geleni yapıyordum. Deneysel bir gündü benim için. O kadar saat geçmiş, hiçbir şeyden haberim yok, kimsenin de benden haberi yok. Evde miyim değil miyim, ne manav Fazıl biliyor ne bakkal Hasan. Saat 17.00 gibi komşu geldi hâlimi sordu. Eşim aramış onları, bir bakın, ne durumda, ulaşamıyoruz diye. Kesintilerin sebebini de anlamış oldum. Hava durumu değil, yerle ilgiliydi. Oraya buraya devrilip uyuklayıp durduğumdan hissetmemişim koca sallantıyı. Milleti sokaklara dökecek, gelip beni de uyaracak denli sarsmamıştı buraları. Neden sonra elektrikler tekrar geldi de telefonu şarj ettim. Bizimkilerle görüştük. Nasıl mıydım, nasıl olayım, eh işte iyiydim, evdeydim, yazılarla uğraşıyordum. İnternetten haberlere falan baktım. Bizde de hissedilmiş deprem, ama ben hiç duymadım. Van büyük bir şok geçirmişti, şehir büyük hasar görmüştü. Bunu sonrasında havaalanına gidiş gelişlerimizde mahalleler arasında dolaştıkça görebiliyorduk.[1] Sonrasında da birçok artçı deprem olmuştu. Bir kısmına köyde dersteyken yakalanmıştık. Bayramda ailemi almak için Kocaeli’ye gittim. Kurban bayramı rutinleri bildiğiniz gibi işliyordu. Bayramın üçüncü günü İstanbul’a geçtik, oradaki ziyaretleri tamamladık. Son gün eşimin ailesinde oturuyorduk. Akşam saatlerinde son dakika haberi düştü ekrana. Van’da artçı deprem olmuş, birkaç bina daha yıkılmıştı. Bayram Otel de onlardan biriydi. Birkaç gün sonra biz de gidecektik bölgeye. Gerçi Van’da kalmıyorduk, ama küçük de olsa tedirgin oluyordu insanlar.

 

***

 

Bilgisayardaki işlerimi geceye bırakıp gündüzü olduğu gibi okumaya ayırmayı çok istedim, bir çeşit tasarruf denemesi. Çok kere olmadığını tecrübe ettim. Her taraf aydınlıkken, bir sürü uyaran rahatsız ederken kitap okumak işime gelmiyor. Zifiri karanlık odada yalnız sobadan biraz sızan alev yalımları ve aslen mum başında, ona ayak uydurarak, ürkütmeden okumak daha ulvî geliyor.[2] Ne o, çok mu romantik… Evet, bu ortamın fotoğrafını da çekmiştim. Yıllar sonra görüştüğümüz biri çok beğenmişti de ona hediye etmiştim. Sonradan çok saçma gelmişti bana bu beğeni ve o zamanki hâlim. O niye beğenmişti hâlâ anlamış değilim.

 

Akşam bilgisayarın kısık ışığında yazılara dalmışken balkondan sesler duydum, aldırmadım. Tıkırtılar arttı. Başımı hızlıca kaldırıp, ikinci elden aldığım güneşliğin çerçeveyi tutturamayan eteğinden dışarı ani ve utanmaz bir bakış attım. Tıkırtılar takurtulara terfi etti, odun kovasının devrilmesiyle iyice ayyuka çıktı. Gençlerin topu kaçmış balkona, merdivenle çıkıp almaya çalışmışlar. Evde olmadığımı düşündüklerinden söylememişler bana. Lan oğlum dedim, beni de ürküttünüz, size de yazık gece gece. Çocuk birkaç gün unutamamış heyecanı.


[1] Biz en son 2014 Haziran’ında uçağa gelirken görmüştük, hâlâ etkileri silinmemişti.

[2] Gecenin bir yarısı mum ışığında kitap okuyup güya havaya girmeye çalışırken kapı aralığından koridordaki modemin ışığını görünce tebessüm ettim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1