Gurbette tutamak (Hakkâri'de 19 Mevsim- 5.7)
Gurbette tutamak
Dördüncü
seneme başlarken Beytullah, eşini ve çocuğunu da getirdi yanında. Bizimkiler
daha yoklardı, moralim varmış gibi görünmesine rağmen, esir alan ayrılığın
mendebur nefesi ensemdeydi. Arada yaşadıklarımı her eve geldiğimde yalnız
başıma, ortamın çarpıcı kimsesizliğinde duvarlara bakarak tahlil etmek, düşüne
düşüne ehlileştirmeye çalışmak da vardı akşamları ve koyu, derin gecelerde,
mesai bitmiyordu. Elinden geleni yaptıktan sonra beklemekten başka çare yoktu. Sıkacak
mermisi kalmamış, süngüsüyle son birkaç hamleyi güçbelâ yapmış, düşmanı
kalmadığından kendisiyle cedelleşen şaşkın askerler gibiydim. Yapayalnız
olmakta bazen huzur verici bir şey vardı, ama asıl yıpratıcı olan belirsizlik
ve bilinmezlikti. Rutin ne de güzeldir. Bayramda ben gitmedim, onlar kendileri geldiler.
Van’da karşıladım ama, o kadar da değil.
Bir
gün çarşıya çıktığımızda lokantaya gittik. Özdamak Ocakbaşı Et Lokantası Kebap
Salonu, ilk sene gittiğimiz spor salonunun binasında, ikinci kattaydı.
Hakkâri’de ailece gidilecek, çarşının göbeğinde ama şehrin hayhuyundan uzak, iç
tasarımı da gayet ciddi ve nispeten ağır tarzdaydı. Şöyle ayaküstü uğranacak
yerlerden değil, hizmeti de o şekildeydi. Derya Lokantası da gayet iyiydi, ama sokağa
çok açıktı. Diğer lokantalara karnımızı doyurmak için giderdik her zaman, ama
dışarıda yemeğe çıktıysanız Özdamak’a gidilirdi. Nadasa ve kendi başına kalmaya
ihtiyacı olanlar da, varlığını belirtecek herhangi iz bırakamayanlar da orada
olurdu. Özdamak’ta böyle
hissetmenizi sağlayan etkenlerden biri kaldırımla hemzemin olmamasıydı. Gerçi
bir ara yeni yapılan ve kendine plaza diyen binanın dördüncü katında da bir
lokanta açıldı, ama orada bunu hissetmezdik. Her ne kadar garsonları işlenmemiş bir teklifsizlik, içten umursamaz bir eli açıklık ve ince, tehlikeli, sonsuz
bir özenle davransalar da Özdamak doğal olarak üst sınıftı. Kat ve kot farkıyla
alakalı değildi mesele. sFiyat bakımından diğerleriyle arasında çok fark da
yoktu. Pahalılığı
zevksizliğiyle yarışan yerlerden değildi.
O
akşam gittiğimizde ne görsek. Cam kenarındaki masalardan birinde tanıdık bir
sima var, Beytullah. Yanındakiler de ailesi olmalı. Yanlarına gittik,
selâmlaştık. Biz tokalaşmayı bitirince hanımların sohbete devam ettiklerini
gördük. Aa, daha ilk görüşmede bu ne muhabbet. İkimiz de şaşırdık tabii. Meğerse
İstanbul’dan tanışıyorlarmış. Aynı kursta kalmışlar bir sene. Aman ne iyi. Yol
boyunda minibüsümüzün tepesine düşen taşlardaki ve hayatımızda pek az
rastladığımızdan bazen yadırgadığımız ‘tesadüf’e bir kere daha ikna olmuştum. Tanışmıyor
olsalardı ne olacaktı sanki, yine birbirlerine arkadaş yoldaş olacaklardı bu
gurbet elde. Çocukları Yusuf Kerem de bizimkinden üç ay küçüktü. Yemekler
yendi, sohbetler edildi, eskiler anıldı.
Evleri kale dibindeydi. İl emniyetin biraz aşağısında soldaki sokakta. Biz işe gidip geliyorduk, onlar da fırsat buldukça ya bizde ya onlarda buluşuyorlardı. Evde kalorifer vardı ya bu sene, biraz daha rahattık misafir ağırlamada. Yine söylüyorum, kaloriferli olmasa ne olacaktı sanki, elbirliğiyle her zorluk giderilirdi. İleriyi görebilmek isteyen insanı harekete mecbur eden, irili ufaklı yüzlerce virajdan ve birkaç küçük düzlükten müteşekkil kıvrak vadide salındıktan sonra akşam oturmaları gibisi yoktu.
Yorumlar
Yorum Gönder