Her zaman dönülür (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.5)
Her zaman dönülür
Biraz dinlendikten sonra tekrar attık kendimizi dışarı. Kapalı çarşıda dolaştık epey. Kumaşlar aldık, birkaç parça elbise baktık. Köyden bakkal İzzettin’in ricasıyla bakındığımız dikiş makinesi bayisini araya araya sonu gelmeyen bulamayışlara tosladık acemice. Çıkınca seyyardan meyve alıp bir lokantaya girdik. Yol üstündeki salaş sokak yemekçilerinden yemediğimize hâlâ pişmanım. Çünkü gidip Adana kebabı yemiştik. Oraya özel bir çorba ve bize daha çok İran’dan gelen uzun taneli sivri basmati pirincinden pilavın etrafında sarı sarı safran (zaferan) olmasa Hakkâri’de herhangi bir lokantada sayabilirdik kendimizi. Abdülhamid o akşam o kadar çok çorba içmişti ki, akıllara ziyan. Korkmuştuk bir şey olacak diye. Nasıl da acıkmış yavrucak. Şapır şupur yemesine müsaade edince de iyice oyuna vurmuştu işi. Yorgunluktan hemen uyumuştu sonra.
Gezebileceğimiz her yere gitmiştik, ama yine de otelden aldığımız turist rehberi yanımızdaydı. Belki günün son sürprizi olur diye bakınıyorduk. Çarşaf gibi açıldığında ön sayfanın yarısı şehit fotoğraflarıyla kaplıydı. Şoföre sorduğumda bunların 1980-1988 arasında İran-Irak arasında süren ve internetten baktığımda karşısında koskoca bir ‘sonuçsuz’[1] ibaresi bulunan acı dolu yılların müsebbibi savaşta ölenler olduğunu söylemişti. Şehrin çeşitli bölgelerinde de bu konuda anıt heykellere rastlamıştık. 30 sene geçmesine rağmen hâlâ capcanlıydı hatıralar, İran’daki genel yas kültürünün son halkası olarak.
Araçla hızlı giderken pek öyle gelmiyor ama yol kenarlarında, direklerde, her yerde Humeyni ve Hamaney’in fotoğrafları edebimizi takınmamızı ihtar eder gibi daha yakından bakmaya devam ediyordu. Seçim dönemi olduğu içindi belki de, bilemiyorum. Sınırdan beri gözetim altındaydık. Bizdeki heykel ve fotoğrafçılık orada da vardı. Otorite kurma ve yas bir aradaydı sanki.
Giyim kuşam bakımından mazbut olsa da halk, sokaktaki büyük çoğunlukta bunun mecburiyetten olduğunu hissettiren tavırlarla karşılaşmak çok olağan. Sadece üzerindeki yeldirmeyi çıkarınca tamamen değişebilecek kadınlarla, birtakım yasaklar kalksa 1800 değişecek erkekler epey vardı kanımca. Sınır binalarında havalimanı lavabolarında, ülkeden çıkarken aynalarla güle oynaya selâmlaşan girerken kıl olup kendi akislerine küsen kadınlar bunlardı demek ki.
Hiç denecek sayıda kurallara uyan şoförler hariç trafiğin de bizimkinden pek farkı yoktu maalesef. Yayalar kendini kollamasa her türlü kaza hemen oracıkta tetikte bekliyordu. Kıvrak dans figürleriyle geçmek zorundaydık karşıdan karşıya.
Uçakla biletle işimiz olmadığından rahat davranıyorduk. Pazar öğlen gibi çıksak akşam olmadan yetişirdik eve. Sabah bir daha küçük turlarla şehrin diğer taraflarını dolaşmaya karar verdik. Yol boyunca kaldırım yenileme çalışmaları vardı. Geldiğimizde gözümüze ilk çarpan bu görüntüler, giderken de aynı hâldeydi. Yabancısı olmadığımızdan, yemek içmek kadar doğal seke seke gidip gelebildik düşmeden. Yemek içmek derken, çaresizce bütün şehri merkezi dolaşmamıza rağmen şöyle güzel bir lokanta daha bulamadığımızı belirtmeliyim. Karın doyurmanın ötesinde hırslarla satış yapan tavuk dönercilere mecbur kalmıştık. Bu hayal kırıklığıyla otele dönüp son hazırlıklarımızı tamamladık.
Tabakat-i haftî’den indikten sonra yeni bir taksiyle sınıra yollandık. Uzak ufukları görebilmemizi sağlayan bu açıklık Yüksekova’dan çıkana kadar devam edecekti. Uzun uzun bakıyorduk etrafa. Türkçe tabelalara gözümüz takılıyordu; yorgun ve meraklı bakışlarla boynumuzu çevirip okumaya çalışıyorduk. Bir miktar tümen kalmıştı yanımızda, en son taksi ücretini de verdikten sonra sınırdaki ayaklı dövizcilerde az zararına da olsa liraya dönüştürdük.
[1] Nasıl sonuçsuz lan, hadi onca cana kıyılırken belli ki vicdanınız etkilenmemiş ama onu yazarken hiç mi eliniz titremedi olum sizin! Ölenler, yaralananlar, aileler, hayvanlar, ekinler, geçmişler, gelecekler gördü mü bu ibareyi?
Yorumlar
Yorum Gönder