Kursta Kürtçe, salonda spor (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.9)

 Kursta Kürtçe, salonda spor

Dönelim geçen seneye. Selçuk gidip geliyordu sendikaya. Sendika, tabii ki Eğitim-Sen…[1] Kurumsal hemen her şey gibi Mecburiyet’te, bitişik nizam binalardan birinin ikinci katındaydı. Girişte bir tabela ve tabelada ne kadar sol kuruluş varsa hepsinin amblemi vardı. Muhtemelen her birinin resmî varlığına mekân tahsis edilemediğinden böyleydi.[2] Haftada iki gün, akşamları dersten sonra eve uğramadan gidiyorduk Kürtçe kursuna. Çeşitli meslek gruplarından memurlar, öğrenciler vardı. Hareketli, kendini bu işe adadığı belirgin bir hoca veriyordu dersi. Üç kaynak vermişlerdi. Kütüphaneye uzanmadan sayabilirim sanırım: Hînker, daha çok diyaloglara yaslanan anlatımıyla renkli resimliydi. Fermo bi Kurdi, dilbilgisi konularını içeriyordu. Diğeri de Ferheng, adı üstünde sözlüktü. Hepsi Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê (İstanbul Kürtçe Enstitüsü) ürünleriydi. Anadolu lisesinde İngilizce hazırlık sınıfındaki standartlarda, o usûlle işleniyordu dersler. Daha çok akademik Kürtçe üzerinde duruluyordu. Kitabî bilgilerle ilerliyorduk. Hoca da bir an evvel öğretme telaşındaydı. Genelde bilenlerle etkileşimli dersleri, gözlemci sıfatıyla izliyorduk. Dilimiz çözülmüştü biraz, ama dışarıda dili dile değdirmeden öğrenemeyecektik anlaşılan. Kursta öğrendiklerimizi sokakta pekiştirecek imkân pek yoktu. İşi başta kendi üzerime alayım, istesek gayet güzel öğrenirdik. Ama bende bilhassa biraz önyargı vardı. Sokakta, dairede, okulda, köyde Kürtçeye ihtiyaç duymadan işlerin yüzde doksan dokuzunu görebiliyorduk, Kürtçe konuşmak zaman ve etkinlik kazandırıyordu yanı sıra.[3] Konuşurken komik duruma düşmekten çekinmeseydim. Nasıl olsa ayrılacak olmanın safça rahatlığı vardı üzerimde, oysa ne güzel olurdu zeki, çevik, atik, tetik olabilseydim. 5 yılın sonunda kırık birkaç cümlelik kalıplar ve 30-40 kelimelik küçük hazineyle döndüm İstanbul’a. Öğrencilerle sıkı fıkı değil de farklı bir kurumda masa başında memur olsaydım hiç kalmazdı sanırım. Ağzıma yakışmıyordu Kürtçe, Türkçe bile emanet dururken gayet normaldi. Bu türden yeniliklere çok zor alışıyordum.[4] Bilhassa köyde dil bilmemenin zorluklarını çok yaşadık. Bu sebeple kalabalık oturmalardan uzak durduğum söylenebilir. Zaten konuşkan olmadığımdan benimle birkaç kelâm edip tekrar birinci kanallarına[5] dönüp devam ediyorlardı muhabbete. Arada bir lütfedip açıklıyorlardı bazı şeyleri. Beytullah hocayla yan yana otururduk. Bir tek Yakup Kadri değil a, biz de yabandık neticede. Evin gençleri ya da çocuklar gelirdi yanımıza, yalnızlığımız giderilirdi. Bazen hiç gereği yokken üstünlük vesilesi sayarak işkence olsun diye Kürtçe konuşanlar da olurdu; ‘nasıl oluyormuş’ der gibi. Bilinçli küskünlükle değil de, içgüdüsel olarak engel, bariyer oluyordu bu tavırlara maruz kalmak. Sempati değilse de empatimiz gelişiyordu. Askerlik bölümünde belirttiğim ‘Hâsılı ayrı bir zanaattı atışçılık’ gibi, dile yatkınlık diye bir şey de vardı.

 

Spor salonuna gitmemiz bu aralara rastlar. Çocukken gençken Gölcük’te, şimdi yerinde yeller esen Dünya sinemasının arka sokaklarındaki salonların camlarından içeri bakıp fotoğraflardaki kaslı adamları arardık safça bakışlarla.[6] Güneşli günlerde ışığa alışmış gözler ve içeri uzanmış başlarla loş ışıkta eşyayı seçebilip âletleri tanıyana kadar, ‘gençler siz hayırdır’ uyarısına maruz kalmadan birkaç ipucu alırdık mahiyete dair. Soğuk, gereksiz bir yerdi benim için spor salonu. Dedim ya muhabbet olsundu, başka ne. Küçük şehirde vaktimizi işgaline izin verebileceğimiz birkaç şeyden biriydi.[7] Salon, Mecburiyet’ten girilen yedi katlı binanın son katındaydı. Biraz sıkışık olmakla birlikte her türlü âlet edevat vardı. Caddeye boylu boyunca hâkim terastan, dinlenme aralarında püfür püfür rüzgâr eşliğinde etrafı incelemek, valilik parkı ve Merzan’da olduğu gibi epey keyifliydi.[8] Yaza formda girecektik güya. Hocadan birkaç taktik öğrenip devam ettik çalışmalara, tatile kadar. Haftada iki gündü. Bir saat çalışmak insana az geliyor en başta, ama zorluk derecesi arttıkça canımız çıkıyordu. Üniversitedeyken haftada bir havuza giderdik arkadaşlarla. Bir saat için o kadar eziyete, yola, hazırlığa değmez gibi gelirdi. Yüzmekten bitip tükendiğimizde saate bakardım, ancak 25 dakika geçtiğini görünce fikrim değişirdi. Tatile geldiğimizde ilk işimiz abimlerin eşyalarını yeni evlerine taşımaktı. Biz de babamların yanında, onlardan boşalan yere oda düzecektik. Bu taşınma sırasında çok işime yaradı vücut çalışmaları. Abim zaten alışıktı, ben de ona uyum sağlayınca pek kimseye ihtiyaç duymamıştık.



[1] Tahmin edersiniz ki sol kesimin faaliyetleri daha baskındı diğerlerine göre. Gördüğüm kadarıyla dindarlar kolay kolay göz açamıyorlardı. Cemaat yurtlarının camları komple tel örgüyle kaplıydı mesela. Hakkâri halkı genel itibariyle her ne kadar dindar idiyse de etkili bir azınlık bu tür faaliyetleri icra etmeye yetiyordu. Siyaset de onların elindeydi, ticaret de. Öte yandan şunu açıkça belirtmem gerekir; bu tür yerlerde ne din, ne siyaset ne de ticaret baskındır; baskın olan en etkili unsur aşiretçiliktir.

[2] Millî Görüşçüler de bu metodu kullanırlar. Bir kişi birden çok kuruluşta görevli gözükür, ama birinde aktiftir; iş başa düştüğünde diğerlerine de el uzatır. Dünyada adam kıtlığı çeken bütün teşkilatlar, örgütler bu yolu kullanır. Teorileri çok sağlamdır, ama sert olduğundan herkese gelmez. Geniş halk kitlelerince kabul göremezler bu hâlleriyle, dertleri bu olmakla birlikte. Yayılmak için özlerinden fedakârlık yapanlar davaya ihanetle suçlanır. Ben de katılırım buna, ama o zaman kolaydan başkasına tav olmayan kitlelerden kendine birkaç kişi haricinde kimseyi yanaştıramayınca yaygara koparmanın âlemi yok.

[3] Bulgurlu’da birlikte kaldığımız Sedat abinin Farsçası vardı. Kardeşi Yüksekova’ya icra müdürü olarak atandığında onu ziyarete gelmişti. Esnafla Farsça konuşarak gayet güzel anlaşabildiğini söylemişti. Özellikle Yüksekova halkı da alışıktı bu duruma sınır komşuluğundan ötürü.

[4] Herkese de Gürcüce yakışmaz mesela. Özüne özenir, öykünür, konuşmaya çalışır, ama iyi durmaz ağzında. Ağız yapısı ve ses tonu münasip değil o dile. Hayrettin amca ve Ayşe yengenin ağız dolu tükürükle Gürcüce konuşmaları vardır mesela, dinlemeye doyamazsınız, anlamasanız bile. Anlattıkları heyecanlı olmasa bile, böyledir bu. Kürtler de bağırarak konuşur. İki dil de dağlı olduğundan mıdır, bilemem.

[5] Kürtler diğer arkadaşlarının arasında muhabbete Kürtçe devam ettikleri zaman ‘2. kanala geçtiler yine’ denir. Oysa en birinci kanaldan irtibat kuruyorlardır. Yabancı dil biliyor musun dendiğinde, ‘evet, Türkçe’ derler haklı olarak.

[6] Yan dükkânda Yeni Asya Gazetesinin temsilciliği vardı. Onun camında da başka bir insanın fotoğrafı. Musa’yı takip ederken Kızıldeniz’de boğulan, Kuran ayetleri eşliğinde ürkütücü tasarımlarla kartpostallarda teşhir edilen ve fakat o olduğuna dair dinî söylentiler ile insanların samimî ve fakat safça inançları dışında hiçbir ipucu bulunmayan Firavun efsanesi…  Bilirsiniz 80’lerde 90’larda bu tür şeyler çok revaçtaydı. Bizim köyden biri kitapçılığa soyunmuş, dağları aşıp köy köy, palavracı hoca müsveddeleri peşinde sohbet sohbet dolaşıp insanlara asla okumayacakları, kapaklarını dahi açmayacakları koca koca kitapları dinî duygularını gıdıklayarak satıyordu. Babam da mesela, düğünde hediye edilen altın yüzüğü, yine dinî saiklerle takmayacağı için bozdurup on altı ciltlik Seyyid Kutup Tefsiri almış, o da diğer türdeşleri gibi kapağını açmadan vitrinde sergilemişti yıllarca. Sonrasında diğer tüm kitaplar gibi bana devredildi bunlar ve bilin bakalım ben ne yaptım? Birkaç sene sakladım kütüphanemde ve bir işe yaramadıkları için geri dönüşüme gönderdim, bir arkadaşın Connect’inin bagajını dolduracak kadar çok kitabı. İşte o dönemlerde patateste domateste dinî semboller tespit etme saçmalıkları ortalığı kasıp kavuruyordu. Hatta Ruşen Çakır’ın Ayet ve Slogan kitabında belirttiğine göre Sakarya’daki Zafer Dergisi’nin bürosu bu tür mahsullerle dolup taşıyormuş. Hâliyle oraya gelene kadar çürüyor, ortalığı kokutmaktan başka bir naneye yaramıyormuş. Oysa dünyanın başka yerlerinde başka din mensupları da kendi meşreplerince, kültürlerince uydurdukları tanrılarının gönderdiğini iddia ettikleri işaretlerle tabilerini kandırıyorlardı. Herkes kafasında bir öte dünya tasarlıyor, pardon uyduruyor, kendini cennette köşklere yerleştiriyor, diğerlerini de cehenneme doluşturuyordu. Firavun’un cesedi(?) de böyle bir ortamda safça heyecanlar uyandırmış, her yerde fotoğrafı sergilenir olmuştu. Kasları ilaçlarla balon gibi şişirilmiş vücutçuların yanında bu görüntü hayli ibretlik ve acındırıcı geliyordu gözümüze. Bir yanda etlerinden soyunmuş küçümen bir iskelet, diğer yanda her biri ortalama beş kişilik kas kütlesiyle sarınmış dev vücutlar

[7] Başka oyalanma ve hatta vakit öldürme yerleri, bitişik nizam binaların üst katlarını dolduran kafe ve oyun salonlarıydı. Benim o taraflarda sezim, o taraklarda bezim olmadığından tek bir kere bile gitmemiştim. İleride anlatacağım, soğuk ve karlı bir kış gecesi taksiyle çocuğu acile götürdüğümüz zaman her yer kapalıyken ışıkları yanan bu kafelerde armut koltuklara oturup sohbet muhabbet edenlere imrenmiştim, o kadar. Çözülen Düğümler bölümünde bahsi geçen ellilik hoca gibi hissediyordum bazen, yalan yok, candı, çekiyordu.

[8] Hadi burası merkezin merkeziydi, ama Merzan’dan bakınca binaları, caddeleri takip ederek şehirde gezebiliyordum. Bu benim orada yeterinde kaldığımın göstergelerinden sadece biriydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1