Kuru temizlemeci Vahitçiğim Çiftçi (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.12)

 Kuru temizlemeci Vahitçiğim Çiftçi

Sene içinde başka bir dolu olaylar oldu tabii, onları da veri taramaları sırasında anlatırım. Ağustos ayının başında askerliğim doluyor, terhis oluyordum. Gidip evrakımı almam, göreve başlamam gerekiyordu. Vekâlet vererek hâlletmiştim herkes gibi. Önce şahsen gelmek gerek falan dediler, ama ne mümkün. Hatırlarsanız sene başında da yapmışlardı aynısını. Benim gibi onlarca kişi vardı. Hatta ülke genelini sayarsak tam tamına 3109. Vekilim Vahit Çiftçi’ydi.[1] Kimdi bu Vahit abimiz? Bu zamana kadar hiç bahsi geçmedi madem, sırası gelmişken detaylandırayım.

İlk atamam çıktığında uçak biletimi alan arkadaşın kurduğu irtibatımızdı. Cenazesi olduğundan karşılamaya gelememişti hani, işte o. Dallanıp budaklandırmaya devam. İlk seneden berberimi belirlemiştim. Yine bir mayıs günü Hacı Sait Camisinin altındaki bu berberde (Halk Berberi) tıraşımı olmuştum. Bu müessese fazlasıyla gelenekseldi. İsimleri yazılmış kaplarda sahiplerine mahsus eşyalar; taraklar, makaslar, usturalar dikkatimi çekmişti. Son model hiçbir şey yoktu neredeyse. Kuru temizlemeci arıyordum. Niye? Tuğlalı basit bir ocakta yemek yapıyordum. İyice soğuklarda mutfak yerine odanın köşesini ayarlamıştım bu işler için. Ceket de duvarda, evin her tarafında arzı endam eden çivilerden birinde askılıktaydı. Alırken düştü elimden. Kızartma yağıyla kirlendi. Onu götürecektim. Usta tarif etti. İki tane vardı, suyun akıp yolunu bulurken yaptığını yaptım, kolayıma gelene gittim. Şenler Otelin köşesindeki sokağa girdim. Birkaç dükkân ötede sağdaydı. Caddeye dönük küçük tabelasından tanıdım: Sistem Kuru Temizleme. Ön tarafı komple camla kaplı, arkaya doğru uzunca bir dükkândı. Girince hemen tezgâh, arkasında geniş bir alan, sağda yüksek tavanın tepesine kadar poşetlerinde hazırlanmış giysiler, en arkada da dev makine duruyordu. Pardon durmuyor, Alman ciddiyetiyle mekanikliğiyle çalışıyordu.

 

Ceketi verirken muhabbete girdik ayaküstü. Sohbetinin cazibesi çekmişti. Öyleydi böyleydi derken Taşbaşı’nda çalışıyorum, Kocaeliliyim deyince kafada ışıklar yandı Vahit abinin. Şimdi yalan konuşmuş olmayayım, ben de o sırada hatırladım sanki. Bildiğin unutmuştum. Nasıl ki Gölcük’te ücretli öğretmenliğe başladığım gün müdür yardımcısı, üstünden büyük yükün kalkmasıyla rahatladığı için beni unutmuştu ve gördüğünde de anlık tereddütten sonra hatırlamıştı, ben de Ömer abinin beni karşılayacak olmasının verdiği rahatlıkla Vahit abiyi unutmuştum. Akşam vaktiydi. Yemek yememişti, ben de tok değildim. Sonradan öğrendiğime göre üst katlarda oturmasına, belki de evden yemeğe beklemelerine rağmen, aynı ara sokakta tam karşıdaki lokantaya götürdü beni. Büyükçe bir yerdi burası. Esnaf lokantası, ama daha çok dışarıya çalışıyor gibiydi. Sonradan reklâmcı oldu. Millî Eğitim okul tabelalarını oraya yaptırıyordu. Yaklaşık yirmi masalık, altmış kişi kapasiteli, o saatlerde boş dükkânın arka taraflarında yemeğimizi yedik ve yıllarca sürecek tanışıklığımız orada başlamış oldu.

 

İlk geldiğimde öğretmenevinde kaldığım odanın penceresinden baktığımda ara sokakta Saadet Partisi’nin il başkanlığı tabelasını görmüştüm. Van’da neyse de Hakkâri’de bunun olabildiğine şaşırmıştım, ama hem memuriyetten hem de ne gereği var diyerek gitmemiştim hiç. Sonrasında kalkmıştı o tabela da. Vahit abiyi tanıdığımda bunun normal olabileceği geldi aklıma. Sürekli teyakkuz hâlindeydi, akıllı hareket ediyordu. Tatile döndüğümde arkadaşlar Hakkâri’de dernek çalışmalarına katılıp katılmadığımı, işlerin nasıl gittiğini sorduklarında, ayaklarımın bastığı yer kadar faaliyet var diyordum. Ne kimseyi biliyordum ne de kimse kendini açık ediyordu. Her gün Millî Gazete getirttirmek bile cesaret işiydi bence. Haksız değilmişim. Böyle hareketlere gerek yoktu. Vahit abi, beni o akşam eve bıraktığında yerimi yurdumu öğrenmiş de oluyordu. Acil durumlarda göz kulak olabilmek için. Neredeydim, kimin evinde kalıyordum; onları çözümlüyordu haklı olarak güvenlikçi yaklaşımla. Diğer cemaatlere göz açtırmayanlar, ona da Millî Görüşçü olduğundan pek hareket imkânı tanımıyorlardı. Kendisiyle sık gözükmemi istemiyordu, boşuna başım belaya girmesin diye. Kocaeli’nde İstanbul’da alıştığımız şekilde yürümüyordu burada işler. Adamı yol ortasında indirirlerdi hiç acımadan. Evet, bu kadar tahammülsüzdü bazıları. Hacı Sait’in imamı Aziz Tan, -şimdi internetten bakıp netleştiriyorum- 23 Ağustos 2010 tarihinde, sabah namazından sonra evine giderken kafasından vurularak öldürülmüştü. Arkadan, ensesinden… Sebepleri nedir, kim vurmuştur bilemiyorum, ama sonuçta miras davası değildi bu, ideoloji eylemiydi. Askerdeyken duymamıştım, geldiğimizde öğrenmiştik. Evvelki sene servis şoförümüz, canım kardeşim Ubeyd Tan’ın amcası oluyordu. Vahit abi böyle davranıyordu ama yine de haftalık uğramaya çalışıyordum. Teşkilatçılığından başka hoşsohbetti; hareketli, muhabbetli. Yaz tatilinden döndüğümde teskeremi teslim almıştım dükkâna giderek.



[1] Kabul olup olmayacağı belirsizken risk alıp karneden önce imzaları atmıştık. Uçak biletlerini de, semineri memlekette yaparız diye karnenin ertesi gününe alıyor, son dakika kararıyla ertelemek durumunda kalıyorduk bazen. Önceden sormamıza rağmen düzenleme yapmıyorlardı. Saçmalığın daniskası.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1