Kuzeye, daha kuzeye (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.8)

 

Kuzeye, daha kuzeye

Yaz tatilini Ulaşlı’da geçiriyorduk. Ara sıra İstanbul’a gidip geliyorduk. Ağustos gelmeden biletimi almalıydım. Eşim ve çocuğum yine bayramdan sonra geleceklerdi. Bilet bakarken Ukrayna’ya gitmek tekrar aklımıza geldi. Ne zamandır düşünüyorduk zaten, neden şimdi olmasındı? İran tecrübemiz de tazeydi hazır. Eşimin en büyük abisi 1999’dan beri oradaydı. Üniversite için dayısının oğluyla (Yakup) gitmiş, gidiş o gidiş, kalmışlardı orada. Okuldan sonra bir süre gelmişlerdi Türkiye’ye. Ama iş güç dolayısıyla geri dönmüş bir dolu işlerde çalışmışlardı. Ukrayna’nın güneybatısında, Romanya ve Moldova’ya komşu sınırda, Çernivtsi’de yaşıyorlardı.[1] Vize de gerekmiyordu. Uçağa biniyor ve gidiyordun.

 

Van biletini aldıktan sonra orası için de araştırmalara başladık. Mücahit abiden de bilgi alıyorduk. En çok onun hoşuna gitmişti. Planları netleştirdik, ailelerimizle konuştuk ve 13-23 Ağustos 2013 tarihlerine biletleri aldık. Direkt uçuş yoktu, önce Lviv’e inip oradan karayoluyla Çernivtsi’ye varacaktık. Gidip geldikten sonra daha bir hafta kalacaktı okula. İran’a da gittiğimizi duyanlar, ‘hayırdır iki uç noktayı da görmek mi istiyorsunuz’ diye biraz önyargı biraz da hakikate yaslanarak şakayla karışık laf atıyorlardı.

 

Hayat akışını, insan alışkanlığını değiştirmesi için yer değiştirmeliydi. Hazırlıklarımızı tamamladık, paramızı dolara çevirdik, günü bekledik. Uçuş yine Sabiha Gökçen’dendi. Atatürk Havalimanından hiç uçmadık, başka türlü de gitmedim oraya hayatımda. Bu sefer uluslar arası olduğundan daha erken geldik limana. Daha yedi ay önce uçak kaçırmışlığımız da vardı ya, iyice dikkat ediyorduk. Artık değil konserve kavanozu kim bilir neleri bırakırdım yine o durumda kalacağımı bilsem. Buradaki kontroller Esendere’ye benzemiyordu. Yurtdışı uçuşlarını gelip geçerken görüyorduk bazen, ama maruz kalınca değişik hissediyor insan. İşlemler yapıldı ve arka tarafa geçtik. Artık yurtdışında sayılıyorduk. Geri dönüş vardı elbette, ama değişmez düzeniyle galeyana, eyyamcılığa, tavsamaya, keyfekederliğe izin vermeyerek bir dolu endişeye sevk eden sürüsüyle formaliteye tabii tutulurdunuz, kara sınırı gibi değildi. Bir farkı da biletlerden dolayıydı. Karada masraf etmeden, gezmeye çıkmış gibi sadece pul ücretiyle geçiliyor, o an değil de birkaç saat sonra geçsen kim ne karışır. Oysa burada yaşanacak terslik, bir ay önceden alınan hem gidiş, buna bağlı olarak gidemedikten sonra hem de dönüş biletlerini iptal ettirir. Hep kara üzerinde uçmaya alışmıştık, bu sefer kuzeye doğru, Karadeniz üzerinden uçuyorduk, bir yerden batıya döndü rota ve içerilere doğru seyrettik.

 

Limanda karşılanacağımızı bildiğimizden içimiz rahattı. Önceden gitmişliğimiz olsaydı trenle gidecektik, ama bu seferlik almaya gelmişlerdi. 300 km yol vardı iki şehir arasında. Uçaktan indikten sonra pasaport sırasına girdik yine. Çoğu zaman aklımızın almadığı ama yine de gerçek olan ve mutlak güce varan bir çeşitliliğin içindeydik. Daha bizimkileri görememiştik. Çocuğu lavaboya götürdüğümüzden en arkaya kalmıştık. Niye gizleyelim, biz de girdik. Sıramız geldiğinde görevliyle bakıştık. O bana, ben ona… Hayırdır ablacım bir problem mi var? Ürkülecek düşman değiliz, gezmeye geldik, bas mührünü sal bizi de gidelim. Ona göre de durum bambaşkaydı. Kendimi anlatmalıydım. Kırık dökük İngilizcesiyle bir şeyler sordu. Ben de aynı kırıklıkla anlatmaya çalıştım. Biletimizi istiyordu. Elimizde yok diyemedim orada. We don’t have’le başlayan bir şeyler söyledim, ama anlatamadım. Birbirimize ve arkadaki diğer görevlilerden medet ummaya çalışan bankodakine bakmaya devam ediyorduk. Onun lisanı da yetmiyordu. Aslında ne kadar zor bir durumda olduğumuzdan haberim yokmuş, istese bizi alıkoyabilir, ülkeye almayabilirmiş. Bazıları da diyor ki, nereye almıyor iki kelâm edemedin diye, babasının ülkesi mi? Ayrıcalıklı muameleye muhtaçtık. Basit ve dosdoğru göğüsleyemediğim bu tür durumlarda kafa karışıklığı yaratan dil karşısında henüz baş vermiş pişmanlıkla etkilere açık hâle geliyordum. Aldırmazlığı, adamsendeciliği ile elindeki imkânların sınırlarını zorlayarak tehlike ihtimalini artıyordu. Hayattaki hiyerarşi en çok buralarda vardı. Tekrarladıkça salt bir sese dönüşen kelimeler uğultuya evrilmişti. İri iri tartışmak için geri bize dönüp yine bir şeyler demesine kalmadı, yan sıradan bir arkadaş seri bağlantıyla devreye eklenerek dudaklarına oturttuğu en iyi gülücükle “They haven’t printed yet.” dedi. Hızla kısırlaşan diyalog, toplumsal mekanizmada vida vazifesi gören dil ve duygu tercümanından gelen sevimli, sevecen ve güler yüzlü esintiyle sona ermişti. Dille aniden temas fobisiyle kekeme kalmıştım; görünür etkileri sıfıra yakın, derinlerdeki anksiyeteyi tetikleyen çabalarla kelimeleri ulamak ne kadar zordu. Yaz deseydi, birkaç dakika da süre tanısaydı hâllederdim. Ama derslerde hep es geçtiğimiz speaking bambaşkaydı. Yaygın bir hoşnutluk mırıldanmasıyla, he şunu diyeydin, dedim. Lise hazırlıkta haftada 24 saat gördüğüm İngilizce birden aydınlanmıştı kafamda. Yavaş konuştuklarında ve günlük kelimelerden fazla uzaklaşmadıklarında anlıyor, belki biraz yazabiliyor ve fakat derdimi anlatabilecek kadar konuşamıyordum. Meğer biletimiz elimizde, ne zaman döneceğimize dair kanıt olarak bulunmalıymış. Bunu da o arkadaş söyledi. Tekrar teşekkür ettik, İngilizcesinin sadakasını verip aradan çekilmişti. Ne saçma, sanki bileti göstersem kalış süremi uzatamayacak mıydım? Tamam, çıkışta fark edilirdi, ceza kesilirdi, ama bunun ispatı için bilet istemek garip gelmişti.

 

Kaydımızı düştüler, mühür basıldı, artık serbesttik. Varmak gerçekten şaşırtıcıydı. Beklendiğimiz yere gidebilirdik. Tam çantalara elimizi attık ki, bankonun arka tarafında Yakup abi bize el ediyordu. Polisler de ona bakıyordu, ne işin var burada, nasıl girdin der gibi. Yanında başka bir polisin olduğunu gördüklerinden söz de edemiyorlardı. Herkes şaşırmıştı bu aymazlığa. Ukraynaca bir şeyler söyledi, kendini dengeleyecek çözümlerle tamamen tatmin oldu görevliler. İleride buluştuk, birlikte valiz bandının yanına gittik. O arada Mücahit abi de gözükmüştü ileride. Selamlaştıktan sonra anlattılar. İçeride birinin valizini arayan polis, dil bariyerinden dolayı adamla anlaşamıyor, zorluk çıkarıyormuş. Yakup abi uzaktan şahit olduğu bu sıkışmayı, yine birkaç arabulucu cümleyle açmış. Polis de bankoya doğru gelmesine göz yummuş.

 

İyice akşam olmadan yola çıkalım dediler. Yollardan dolayı 4 saatten fazla sürüyormuş gidiş. Arabada yeni yolcular ve özellikle çocuk olduğundan ihtiyaç duraklamalarıyla, gelişten daha yavaş gidileceğine göre 5 saati bulabilirdi. Ukrayna’nın tabii güzelliklerini, kederli bozkırın sonsuzca uzayan doğurgan kahverengi tarlalarını seyrede ede sürüyordu yol. Yamaçların canlı yeşilinden açılan menfezlerden fışkıran derelerden, sadece razı olanların duyabileceği seslere tav olduğumuz çayırlıklarda avara kasnak gezindik ayaküstü bazı yerlerde. Arada İvana Frankivsk’i aşıp Çernivtsi’ye vardık. Merkezin biraz dışında oturuyorlardı. Yol üstünde üç katlı bahçeli garajlı bir evde kiradaydılar. Giriş katta mutfak salon ve banyo vardı. Yukarı çıkarken arada büyükçe bir oda daha vardı. Evden satış yaptıkları internet sitesi içim malzemelerle doluydu, sonraki günlerde kapısını açık buldukça Abdülhamid’in sıkça uğramak isteyeceği yer. Yaklaşık 25 basamak vardı üst kata kadar. Ahşaptı ama çok dikkat ediyorduk çocuk için.


[1] Kendi ülkemizin en köşesinden çıkıp başka bir ülkenin en köşesine gidecektik

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1