Olaylar olaylar (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.14)

 Olaylar olaylar

Muhterem kâri, şimdi okuyacağınız sert ve tahammülfersa cümleleri nasıl değerlendireceğiniz tabii ki size kalmış. Bu dosyada birçok vaka anlatıp analiz ettim, bunu da öyle dümdüz anlatıyorum. Araya kattığım birkaç yorum cümlesini çeldirici değil, derdimi anlatmaya yardımcı say. Şu: Okula giderken bir cenazeye denk geldik. Hayli kalabalıktı, PKK’lı cenazesiydi. Şehrin girişinde, Gazi mahallesinin karşısındaki mezarlığa defnedilecekti. Oradan geçerken hâliyle bu konuda konuştuk. Kalabalığı yardıktan sonra bir anlık gafletle ‘ağzımda kurşun hızında seçtiğim bir kelime/ söylerim ne gelirse dilime’ diye düşünmüş olmalıyım ya; ..................................... dedim. Evet, ağzımdan çıktı bu sözler. Hakkârili bir arkadaş o an biraz da rolünü büyütüp döndü ve ...................................... dedi. Evet, onun da ağzından çıktı bunlar. Duygularımızı gizlemekte fena hâlde zorlanmıştık. Bam teline dokunmuştum, gam yükünü yüklendim. İkimiz de söylediklerimizin mesuliyetinden dehşete kapılmıştık, birden parlayıp sönenlerin yumuşaklığıyla tartışmayı sevmediğimizden niyeyse uzamadı mesele. Arkasını getirecek gücü olmayınca kavgaya girmeme konforuna sarılan tiplerdik sanırım. Bu tür durumlarda susmak, ağzını tutmak mağlubiyet değil, işlerin kötüye gitmesini engelleyen bir büyük asalettir. Aslında uçlarından çekiştirsen Hakkâri’den Edirne’ye kadar uzardı ve samimiyetle söylüyorum, uzaması gerekirdi, uzamaması şaşırtırdı.

 

Her zaman yoğun gerilimlerle uzanan Zap Vadisi’ni, tutmuş iyice germiştim. Kendi içimde, arkadaşla birebir konuşmamızda, gizli saklı köşelerde değil; okul servisinde, herkesin duyabileceği şekilde söylemiştim. Etrafta ne oluyordu bilemem, ama bir an zaman durdu benim için. Tekerlekler dönüyor mu, saniyeler işliyor mu farkında değildim. Öyle bir laf etmiştim ki; ne senaryoda vardı, -belli ki sıkışmıştım- ne de sufle veren. Rahatsızlık verici çelişkilerden kurtulmak adına, ‘yanıt bulamamaktansa çıldırmak daha iyidir’ diye düşünüp aklıma uzun süredir kurcalayıp ket vuran bu cümleleri kurmuş, böylece düzeni bozmuştum. Bekleyişin ve sessizliğin ortamın çok fazla gerginleşmesine yetecek kadar uzamasına müsaade etmeyen Yılmaz, neden sonra makineden bir tanrı[1] gibi devreye girdi, nasıl toparlayacağını o da bilememişti bir süre. ‘Herkesin birbirine kullandığı yumuşak bakış’ tükenmeye yakın bir yerinden tutup hikâyeyi değiştirmek içim şapkadan tavşan çıkardı.

 

Arkadaş isteseydi kanlı bıçaklı kavgaya götürebilirdi, kimse de niye yaptın diyemezdi. Ağır ki ne ağırdı sözlerim. Sonraları ağzıma kilit vurdum zaten. Bu konuşmaları toyluğuma, çömezliğime vermelerini düşündükçe hâlâ hayret ederim. Kıldan ince kılıçtan keskin sözlerim ve etkileri yine bir bıçak marifetiyle kesilmişti belli ki, yayılmamıştı. Bazen öyle büyük olaylar olur ki, egoyu yerlere serip halının altına süpürmek daha faydalıdır. Yoksa çok canlar yanar, yanmakla da kalmaz, telef olur. Burunda uç vermeden önce şişkinlik yapan sivilceyi düşünün. Cerahati boşaltamadığınız gibi çok kötü acı da verir dokunduğunuzda. Günler sürer, iyice şişer ve kaba bir görüntü oluşur. Oysa o sapsarı torbasıyla uçlandığında küçücüktür artık ve sıksanız da acımaz pek. Ama irini toparlayana kadar şişliğe tahammül etmelisiniz. O şekilde gezmek istemiyorsanız burnunuza tampon bezi yapıştırabilirsiniz. Bu öncekinden daha kabadır elbette. En azından hem muhtemel darbelere karşı koruma sağlar, hem daha büyük olsa da çirkin görüntüyü kapatır en azından. İşte minibüste yaşadığımız buydu. Sözlerim irin, Yılmaz tampon, karşıdan şaşkın şaşkın bakan da diğer arkadaştı. Öyle sanıyorum ki bizim çekincelerimiz olduğu gibi onların da vardı. Ya tümden cephe alacaktı, ki haklıydı ya da sözlerine hâl ve tavırlarına dikkat edip, etliye sütlüye karışmadan, suya sabuna dokunmadan yaşayacaktı. Bu da ellerini kirletirdi. Başına bir şey gelmemesi için temkini elden bırakmamıştı demek ki. Belki beni istihbaratçı sandı, belki o da benim normalde olduğum gibi ürkek yapısı dolayısıyla başka insanî sebeplerle ardını getirmedi meselenin.

 

Bunun etrafında anabileceğimiz bir vakada da, bir arkadaş yem atmıştı ortaya öğle arasında sohbet ederken. Hepimizin toy acemiler olduğu ortamlarda, devlet adına görevlendirilmiş istihbaratçı öğretmenler olduğu dedikodusu üzerine laf atıyor, ağız yokluyordu.[2] Samimi olmamıza rağmen, niçin olduğunu anlayamadığım saçma bir şekilde beni de yemlemeye çalıştı. Önceki söylemlerinden hazırlamıştım lafımı. ‘Benim gibi sessiz sakin, içine ve evine kapanık biri değil; senin gibi hareketli, insanlarla ilişkileri üst seviyede olan birini seçerlerdi’ der demez suratı düştü. Beklemiyordu bu kadar açığını, ağzıma yakıştıramamıştı belli ki. Demiş olmamdan ötürü, ben de az anasının gözü değildim. At izi it izine karışmıştı. Jandarma istihbaratçılarını köydeki kısa donlu çocukların bile tanıdığı ortamda, öğretmenlerin açıktan bu meseleleri konuşuyor olmaları, zaten ortada ciddi bir istihbarat olmadığını, zafiyeti kanıtlıyordu.

 

Beni böyle insiyakî konuşmaya sevk eden neydi, inanın bilemiyorum. Safça bir cesaretle nereden hissettiysem yumuşak havayı, öyle laflar etmiştim işte. Hiçbir sebep geçerli sayılamaz. Çok mu zordu yaşadığımız şartlar, bir şey okuyup izleyip dinleyip fena bir şekilde etkilenmiş miydim? Bilemiyorum. Milliyetçi fikirlerle yetişmemiş, ülke çapında yaşananları vicdanlı değerlendirmeye çalışan, haksıza lafını esirgememeye, haklıya hakkını almada yardımcı olmaya çalışan biriydim. Hesap ederek söylemediğim çok açıktı, çünkü az çok doğurabileceği sonuçları tahmin edebilirdim, tamamen şuursuzca dökülmüştü dudaklarımdan.

 

Hangi suç kapsamına giriyor bu; düşünce mi, ifade mi, hakaret mi, tahrik mi, aşağılama mı, vicdan mı, hangisi? Hadi olan oldu denen dendi, üzerinden şu kadar vakit geçti, fikirler oradan oraya savruldu, duygular kendi içinde dönüp durdu; şimdi yazıya dökmenin sebebi nedir diye soracak olursunuz belki. Sormaz mısınız, hadi canım siz de kimsiniz, oturun oturduğunuz yerde, ben soruyorum sizin yerinize. Fail ben veya başka biri, batı illerinden Hakkâri’ye gitmiş genç bir öğretmen; bir şeylerden etkilenip içindekini tutamamış dışa vurmuştu. Ama böyle bir şey yaşandı. Daha fecileri de yaşanmıştır elbette. Şehri terk etmek zorunda kalanlar da olmuştur. Özellikle liselerde görev yapan arkadaşlar arasında ergenlere yönelik hafif ters tavır takınanlar, ağzından benimkinin çamaşır suyuyla on defa yıkanmış sözler sarf edenler çok çetin süreçler geçirmişlerdi. Bıçkın ve bilenmiş gençlerin fırsat kollayan, tahrik eden yapıları da etkiliydi bunda. Ben ertesi ve sonraki günlerde hem kişisel ilişkilerde hem şehir ve kurumlar bazında nasıl hayatıma devam edebildim normal bir şekilde, hâlâ şaşıyorum. İçimde yaşadığımda kimseyi ilgilendirmeyen duyguların dışavurumu ne kadar maliyetli oluyormuş, bir kere daha gördüm.

*** 

O sene bir şey daha olmuştu. Belki de o zaman onun üzerine bu lafları ettim. Kendimi aklama, haklı çıkarma saikiyle yazmıyorum bunları, sadece diğeri gibi bunlar da oldu sadedinde belirtiyorum. 12 Haziran 2011 genel seçimleri öncesinde BDP’lilerden 5 kişinin adaylığı çeşitli sebeplerle veto edilmişti YSK tarafından. Şehirde yankıları sert olmuştu. Nispeten adlî sayılabilecek Ahmet Türk olayından daha şiddetliydi, genele şamildi. Kürtler siyasette yakaladıkları ivmeyi kaybetmemek adına mücadele ediyorlardı. BDP’yi kapatmamakla birlikte (11 Temmuz 2014’te kapandı) HDP (15 Ekim 2012’de kuruldu) için hazırlık yapılıyordu. Selahattin Demirtaş öne çıkmış, kitleleri yeni heyecanlarla coşturmaya başlamıştı. Vetolardan dolayı halkla buluşmak için Hakkâri’ye geleceği konuşuluyordu. Büyük nümayiş olacağı belliydi gündemden ötürü. Hakkârili adaylar da vardı engellenenler arasında. Sabahtan okula gittik gitmesine de, gelirken anladık neler olduğunu. Demirtaş’ı şehrin girişinde karşılamak üzere halk Depin’e kadar inmişti. Kalabalık dalga dalga artıyordu. Köy tarafından gelirken giriş çıkışların tutulduğunu gördük. Araç muayene istasyonu, benzinlik falan hep insanla tıka basaydı. Yukarı çıkarkenki ilk viraja kadar da doldu sonrasında. Daha ilerisini göremiyorduk. Muhtemelen oralar da çakılıydı. İnsan cangılıydı ortalık. Kontrol noktasındaki polisin yapacağı bir şey ve milletin de onlarla derdi yoktu. Hem talimat almışlardı muhtemelen dokunmamak adına, hem de bir dokunsalar sayıları yeterli gelmez, iki taraftan da hayli kayıp olur, zaten çığırında olmayan işler bu sefer zıvanadan da çıkardı.

 

İnsanların bir şey yapmadıkları gözüküyordu ilk elde uzaktan, ama barut fıçısı gibi oldukları belliydi. Bilkuvveyi bilfiile dönüştürmek için küçücük bir kıvılcım yeterdi, herkes hazırdı. Buna ambulans şoförünün haklı itirazı da dâhildi. Evet, Depin’i biraz geçip araçtan inip uzaktan seyrederken şahit olduk. Köyden gelip hastaneye gitmek isteyen ambulansı uzun sayılabilecek bir süre durdurdular. Kitlenin ayrımsız aptallığıyla hep birlikte zapt ettiler, içini dışını yokladılar. Bu kadarını da kimler yapıyordu bilemiyorum. Azılı, aklını fikrini orta yere park etmiş kişiler elbette vardı kalabalık içerisinde, munisleri bastıracak kadar çoktular. Ama bir şekilde o ambulans durdurulmuş ve neden sonra geçişine müsaade edilmişti örgütlü kalabalık tarafından. Ambulansa bunu yapan bize neler yapmazdı değil mi? İnsanı sürekli teyakkuzda tutan, hareketsizliğe mahkûm eden, günlük hayatı zorlaştırıp imkânsızlaştıran karakteristik aptallıklarla malul bu tür karışıklıklarda aklı başında tek bir kişi bile olmaz genelde. Kolektif düzeyde kişiliksizleşmiş toplulukta herkesin aklı kalbindedir; hem cesaret vermek hem de yaptıklarını meşru kılabilmek için. Kendi ivmesinin akımına kapılan, her türlü provokasyona açık olan, nasıl tepki vereceğini asla tahmin edemeyeceğimiz ciddi bir tehdittir, kitleleşmiş kişiliksiz kalabalıklar. Verili bakış açılarının güdümünde, uzaktan bakıldığında bile fark edildiği gibi dikkate değecek ölçüde şaşkın, ölümle hayat arasında sürekli gerilim hattında dolaştıkları için özgür iradesiyle gevşeyemeyen bu kalabalıkları ya tatlı dil ya da maalesef sert uyarılar sakinleştirir. Nefretin psikolojisiyle gırtlağına kadar cehalete, şiddete ve cinnete gömülmüş topluluk karşısında silinen birey ne yapsın, herkes ayak uydurur mecburen! Gün içerisinde bakkalından alışveriş yaptığın, kaldırımda selamlaştığın, minibüste omuz omuza oturduğun, belki evinde misafir olduğun, işini hâllettirmek için bankosunun önünde sıra beklediğin, canını emanet ettiğin canını emanet saydığın, belki de ders anlatırken yan sınıftan sesinin sesine karıştığı biriydi.

 

Km.lerce kuyruk oluşmuştu. Yaklaşık yarım saat bekledik, bıkkınlıkla çareler arıyorduk. Ağzımızda zincirleme küfür tamlamalarıyla Van yolu üzerinde Kırıkdağ mahallesindeki dinlenme tesisine gittik.[3] İki saatten fazla bekledik, oyalandık; hâlâ açmamışlardı yolu. Bizim gibi birçok kişi gelmişti. Vakit geçtikçe bunalıyorduk iyice. Köye dönmeye karar verdik. Geçerken haklı öfke ve kinle baktık kalabalığa. Su versek yeşermeyecek, kollarımızı açarak durmalarını istesek dinlemeyecek, yana yana akkor[4] olması gerekirken kendi kendini yiyip bitiren, bereketli bahar yağmurlarıyla şenlenmeyecek kaba kalabalık cüruhlu güruh… Veysellerin evinde erkekler, başka bir evde kadınlar toplaşıldı. 9’dan sonra haber geldi, yol açılmış. Hepimiz harap olmuştuk. Beni evde bekleyen yoktu. Eşim İstanbul’a gelmişti düğün sebebiyle. Köyde kaldım. Zaten eve gitsem vurup kafayı yatacak, sabah kalkıp gelecektim. Hafta sonuna denk gelseydi neyse. İşte yukarıda anlattığım, arabada geçen can sıkıcı konuşmalar bu olayların etkisinde kalışımın da bir yansıması mıydı acaba, ne dersiniz?

 ***

Ertesi sene de çarşıdayken patlayan olayların ortasında markette mahsur kalmıştık. O biber gazı da ne biçim arkadaş, çöktü mü sokaklara, harap ediyor. Uçan balondakinin aksine, yere çöksün diye iyice ağırlaştırılmış karışım, insan ölçeğinde darmaduman ediyordu burnu gözleri ciğerleri. Polis de biraz haddi ayarlayamıyor, bol bulmuş, attıkça atıyordu. Saatlerce kalkmıyor, mevsim soğuksa iyice çöküyordu ağır havayla birlikte. Gitmek istedikçe, içerideki aklı başında müşteriler ve marketçiler salmamışlardı bizi. Sobacılar sokağının dibindeydi. Ortalık insandan yana biraz sakinleşince ağzımızı kapatıp gidebiliriz diye düşündüm. İlk defa maruz kalmıyorduk ya, alışmıştık. Ya parayı geri alıp poşetleri bırakacaktım ya da emanet duracaktı, sonra gelip alacaktık. İkisi de olmasın diye, çıkıp taksi aramaya başladım. Ortalık toz duman, göz gözü görmüyordu. Çıkar çıkmaz gözlerim yaşarmaya, burnum genzim yanmaya başlamıştı. Fazla uzaklaşmayacaktım zaten. AHS’nin ön tarafına doğru yollandım. Etrafta insan kalmadığı gibi araç da yoktu. Daha fazla tahammül edemedim, kravatın muhafazası bir yere kadardı. Tam geri dönüyordum ki karşıdaki yamaçtan bir otomobil indi. El ederek görmesine çabaladım. Sarı taksi kalmamıştı, ne görsek durdurmaya çalışıyorduk. Başka insanlar da vardı can havliyle vasıta arayan. Şamsım mı yaver gitmişti yoksa bebek var diye diğerlerini ikna mı etmiştim, tam hatırlamıyorum şimdi. Arabaya binip markete ulaştık. İçeri girip hadi deyince, millet yine bizi salmamakta ısrar etti. Taksi buldum deyince müsaade ettiler. Hızlıca uzaklaştık savaş alanından. Sobacıların önünden geçip öğretmenevinin köşesinden eve yollandık. Heykelin o taraflarda, valilik ve bizim mahallelerde bir şey olmadığı gibi, olaylardan kimsenin haberi bile yoktu. Hâlimizi görünce anladılar durumu. 5 lira vermiştim o gün taksi parası olarak. A evet Hakkâri’de taksimetre yoktu. Niye şaşırdınız, elektrik sayacı var da ne işe yarıyor ki. Neyse buna başka zaman değineceğiz zaten. Hakkâri’den konuşup da kaçak elektrik meselesini açmazsak olmaz. Bak şimdi konuşmayacağız derken bile uzattım meseleyi, neyse.

 ***

Odunu kömürü balkona koyuyorduk. İhtiyaç hâlinde camı açıp alıyorduk. Odadan çıkıp hemen yandaki mutfağa girip kapıdan çıkmak da çok meşakkatli sayılmazdı, ama bu daha kolaydı. Dedim ya, insan su gibidir, kolayı tercih etmeye meyyaldir. Bir sabah uyandığımda sobayı harlandırmak için odun alacaktım. Camı açtığımda fark etmedim. Zaten hava buz gibiydi, birkaç saniyelik işlemin fazla uzamaması için hızlı davranayım dedim. Yarı belime kadar eğilip çuvaldaki oduna uzandım ve kalkarken aldığım nefes, havanın burnumdan girememesi üzerine yarım kalmıştı. Sanki yeni doğan bebeğin aldığı ilk nefes gibiydi. Sesim fazla çıkmazdı ama nefesi çok görmemeliydiler.[5] Alamadığım nefes ve fakat alabildiğim odunla içeri attım kendimi, hemen kapattım pencereyi. Zaten ağır olan havayla birlikte gaz da iyice sapıtmış, kim bilir geceden beri nerelerden gelip de bizim dere boğazında çöktükten sonra gelip boğazıma kastetmişti. O ne biçim bir şeydi öyle. Göstericilerin bu kadar zor şartlar altında çatışmayı saatlerce sürdürmeleri için nasıl büyük motivasyonlara sahip olduklarını gaz bombasına her maruz kalışımda içselleştiririm. Öyle puşiyle, limonla kaldırılabilecek gibi değil; ölümlerden ölüm beğendiren, ciğerleri mahveden pislik bir lanet.

***

Halı sahada maç yaparken de gaza maruz kalmıştık. MİT’e ait olduğu söylenen küçük kampüse gençler taciz için bir şeyler atarlardı ara sıra. Onlar da karşılık vermek için gaz fişeği atmışlar, yayıla yayıla bize kadar gelmiş. İlk birkaç nefeste fark edip sahayı terk edene kadar canımız çıkmıştı, maç da iptal olmuştu.


[1] Deus ex machina; kurgu veya dramada beklenmedik, yapay veya imkânsız bir karakter, âlet veya olayın senaryo akışı içinde beklenmedik yerde aniden ortaya çıkması. Örneğin anlatıcının bir anda uyanıp her şeyin rüya olduğunu anlaması veya aniden ortaya çıkan bir meleğin sorunları çözmesi için kullanılan Latince kalıp. Birebir çevirisi ‘makineden tanrı’ olup Antik Yunan tiyatrosunda bir tanrıyı canlandıran karakterin bir vinç (machina) yardımıyla yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı. Antik Yunan döneminde yazılan tiyatro eserlerinde, yazarların çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Hikâyenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hâl alır ki, artık yazarın üretebileceği ilginç çözümler kalmaz ve sıklıkla başvurulan yöntem olarak da mitolojik tanrılar bir anda ortaya çıkarak olaya müdahale eder; ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarırlar.

[2] Sadece görünürde onlarca olan kontrol noktaları, görünmez vaziyette tüm şehri sarmışken bu tür şeyler hep gündemimizdeydi zaten. Telefonum da dinleniyordu sanırım. Konuşurken oluşan yankıyı, cızırtıyı buna yormuştu sorduğum kişiler.

[3] Bu vesileyle orayı da görmüş oldum. 2009 Eylülünde katledilen polis ve ağabeylerinin piknik yaptıkları yerler buranın biraz daha iç kısımlarıydı. PKK’nın buralara sık gelip Depin’e taciz atışları yaptığı söyleniyordu. Bir seferinde de helikopter, aldığı istihbaratla havada asılı kalarak uzunca o tarafları taramıştı, şehirden de izlenmişti.

Biraz yukarıdaki alabalık tesisini gezdik, güzel büyük bir işletmeydi, derenin coşkun suyunu kullanıyordu. Bölgedeki balık çiftliklerine vermek üzere yumurta üretim tesisi varmış bir kısımda. Kuluçka makinelerini anlattı ustalardan biri, genel olarak bilgiler verdi. En büyük satışını askeriyeye yapıyormuş. Başka türlü ayakta kalamazdı ki zaten. Geçiş yolu üzerinde bulunmayan, dibin dibindeki Hakkâri’de o kadar balığı kime ve nasıl satacaktı. İkinci büyük müşterisini siz de tahmin edebilirsiniz muhtemelen.

[4] Işık saçacak bir aklığa varıncaya değin ısıtılmış olan.

[5] Zaten Hakkâri şartlarında kronik polen alerjim tetikleniyor, en küçük soğuklarda burnuma betonlar dökülüyordu. Yedi bölge dört iklimde görev yapabilir diyen raporu ben kabul etmiştim etmesine de, o beni görmeden muayene etmeden onay veren doktorlar ne halt yemeye imzalıyorlardı bu ifadeleri.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1