Sabitsizlik mevsimi- Kuşlara sınır olmaz (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.1)
Sabitsizlik mevsimi
Kuşlara sınır olmaz
Geçen seneden (aslında uzun yıllardır) beridir aklımda olan bir şeyi hayata geçirmek istiyordum. Tek bir düşüncenin etkisi altındaki bütün kafaların yorucu saplantısı değilse de, molekül çekimine tutulmuş atomlar gibi merakın etkisi altındaydım. Dün gibi bugün de elden gitmeden, zihnimin asfaltlanmasına müsaade etmemeliydim. Bu kadar dibine gelmişken sınırdan geçip kısa bir İran turu atmadan Hakkâri’den ayrılmayacaktım.[1] Dönem başında Yüksekova’ya da gitmiş, bir eşiği daha aşmıştım. Çukurca’ya da gittim iki kere, sadece Şemdinli’ye gitmedim. Hakkâri’nin bu en yeşil bölgesini göremeden tamamladık süreyi. Bütün hikâyeleri birbirine hazırlayan vadide dolanıp durdum anlayacağınız. İran için gerçek ve tek zorluk pasaporttu. Vize istememesi iyiydi. Müfettişlerden bazıları kendi araçlarıyla gitmişlerdi hatta. Araçsız gitmek daha kolaydı. Kiralamak geçtiyse de aklımdan, vazgeçtim prosedürlerden ötürü. Bizim bakkal Hasan da sık sık gidiyordu İran’a. Mal alıyordu dükkân için. Panelvan minibüsü doldurup doldurup getiriyordu. Anlatımlarıyla iyice cesaretlenmiştim.
Artık
iyice netleştiriyordum planları. Cihan ablayla mailleştik. 15 sene yaşamıştı
Tahran ve Urumiye’de. Eşi de Urumiyeli’ydi ayrıca. Gittiğimizde kör gözüne
gezmeyelim diye birkaç yer ismi rica etmiştim kendisinden. Bend Kahvelerini,
Sekumbed’i, Mescid-i Cami’yi ve Asurî Kilisesini görmemizi tavsiye etti. Bir
tam günlük esas gezimizde zaten ancak bunlara yeterdi zaman. “İsfahan ve
Şiraz’ı da mutlaka görün” diye eklemişti.[3]
Oraları geçtim, yan şehir Tebriz’e bile geçememiştik.
Bizim
para epey değerliymiş; içimizi rahatlatan detay. Mayıs başında müracaat
ettiğimiz pasaportlar 25’inde geldi. İl emniyete gidip yaptırmıştık işlemleri.
Büyük şehirlerde günlerce sıra beklenirken burada hemen ertesi güne almıştık
randevuları. Aynı gün bile gidebilirdik biraz beklemeyi göze almak kaydıyla.
Cumartesi günü evdeydim. Arayan postacıydı ve kapıda beklediğini söyledi.
Sokağa çıktım, arabaya yaklaştım, camdan birtakım kâğıtlara imza atıp aldım
pasaportları. Elimi cüzdana atıp kimliği göstermeme fırsat vermemişti. Nasıl bu
iş dedim, kimlik bile sormadın. ‘Abicim, sabahın bu saatinde sana bir telefon
gelmiş, sen de çıkmış kapının önünde gördüğün posta minibüsünden pasaportlarını
istiyorsun, başkasının gelmesi mümkün mü allasen.’ Uçtan uca şifrelenmiş
mesajlaşmalar gibi çalışıyordu anlaşılan. Üzücü olarak bile adlandırılamayacak
kadar komik yanılgı içindeydi şüphesiz. Basit, en az karmaşık, en yalın şekilde
işleri görmek isterken küçük bir yanlışlıkta hayatının kayacağı, kararacağı
hatalar yapıyordu. Büyük heyecanlarla almıştım belgeleri. Biyometrik
fotoğraflarla birlikte 1600 lira tutmuştu. Artık önümüzde hiçbir engel
kalmamıştı. Herhangi bir hafta sonu çıkıp gidebilirdik. Biraz pahalıya mâl
olmuştu, ama olsundu. Bunu yapmalıydım, yurtdışı seyahati için fazla bile
beklemiştim. İç savaştan ötürü Şam yolu artık uzun süre karanlık gözüküyordu,
rota İran’dı. Sonrası düşünülmemiş adımlarımız, hiçbir yere gidemeyince kendine
dolanmadan ilerletecekti vücudumuzu.
Bizim
pasaportlar 10 yıllık, Abdülhamid’inki 5 yıllıktı. Çocukların çehreleri çabucak
değiştiğindendi kısıtlama. Elimde
pasaporta baktıkça, şu an hemen bilet alıp, hatta kontağa çöküp sınıra yollanıp
vize istemeyen herhangi bir ülkeye götürebilecek kudreti görebiliyordum. Bu
muydu yani?
Daha
fazla beklemeye gerek yoktu. Hemen o gün gidemeyeceğimize göre haftaya
yolculuğa çıkmalıydık. İstanbul’un hareketliliğinden Hakkâri’ye gelen eşim
sosyal ve kültürel öksüzlükle yüz yüze kalmıştı. Bari böylece bir farklılık
olurdu. Boş zaman faaliyeti olarak saymadığımız, bazen tüm yoğunluğa rağmen hemen
şimdi ve oracıkta, inatla reddedilemeyecek şekilde her an yeniden talep edilen,
ıstırap içindeki insanın içindeki ıstırabı vaat ettiği ferahlığıyla dindireceğine
kesin gözüyle baktığımız tebdil-i mekân vakti gelmişti. Düşüncenin pıhtılaşarak
yeni gelenlerin önünü tıkamaması gerekiyordu. Düşündüren umutlar ve
umutlandıran düşünceler eşliğinde ablukadan klas bir manevrayla çıkıp icraata
geçmeliydik.[4]
[1] Üniversitede Şam treni için araştırmalar yapmıştık. Yaklaşık bir gün sürüyordu sefer. Adana’da son kontrollerden sonra sınıra doğru devam ediyordu. Yola çıkacağımız arkadaşlar cayınca yarıda kalmıştı planlar. Ara ara değindiğim 2007’deki trenle Doğu turuna çıkmıştım ben de yalnız başıma.
[3]
2013/5/11 Mustafa Zahid
Ergün <zahidergun@hotmail.com>
Merhaba Cihan Hanım,
Önümüzdeki haftasonu nasipse İran' a geçicez ailecek.
Bu hafta pasaportlar gelir gibi.
İlk gidişte Urmiye' yi gezmeyi düşünüyoruz.
Yaza kadar bir iki defa daha gideriz belki.
Tebriz, Hazar şimdilik gözde bizim için.
Buradan sık sık İran' a gidip gelenlerle istişare ettik biraz, ne yaparız ne
ederiz diye.
Sizin de acemi seyyahlar için tavsiyeleriniz olursa memnuniyetle dinleriz.
Hayırlı Çalışmalar...
15.05.2013 Çar 22:58
Mustafa Bey selam.
Hayirli gecer yolculugunuz insallah.
Kuzey bizim Karadeniz`e benziyor. Urumiye esimin
sehri. Bend kahvelerini gorun, `sekumbed`i, Mescid-i Camii, Asuri
kilisesini....
Iran yolculuklarinizda Isfahan ve
Siraz`i da gezmeye calisin bence.
Zorluk yasamazsiniz. Zaten Turk
parasi su donem epey degerli Iran`da.
Iyi yolculuklar dilerim.
Cihan
12.06.2013 Çar 15:42
Hostur Urumiye.
Iyi izlenimlere sahip olmaniza sevindim. Bir dahaki sefere mutlaka Siras i
Isfahan i Tebriz i gorun.
Korkunc karisik gunler. (Gezi
olayları dönemi, M. Z. E.) Size hemen yazamadim. Tashihat icin binlerce
tesekkur. Yine yazacagim. Selamlar....
[4] Zorlama ifadeler kullanmadan ifadesi zor fikirler açıklanamayacağı için bu yolu seçtim.
Yorumlar
Yorum Gönder