Şehirden indik köye (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.9)

 

Şehirden indik köye

Kısaca şu gidişatı da aktarayım. Beytullah o sene köye taşınmayı kafasına koydu. Nisan başından beri iyice dillendirmeye başladı. Merkezin masrafları ve gidiş geliş bıktırmıştı bir buçuk senede onu da. Âdet olduğu üzere evin eşyalarını bütün hâlinde; beyaz eşyasından çatal bıçağına, oda takımından halı kilime her şeyi yekten birisinden satın almıştı 2500 liraya. Yıl 2012’ydi. Hakkâri’deki ikinci el eşya piyasası kadar milletin kendi arasında da el değiştirme vardı. Keyiften önce edinmesi gereken çok şeyi olanlar için her zaman duvarlarda direklerde ya parça parça ya da tümden eşya satış ilanları olurdu. İstanbul’a tayini çıktığında[1] da kaldığı evde olduğu gibi bırakmış, yeni kişi doğrudan o eve taşınmıştı. Aldıklarının üzerine bir şeyler ve zaman eklendiğinden 3000 liraya bırakmıştı hepsini. Kullanılmışlığı da ekliyordunuz fiyata, indirim olarak yansıyordu anlaşmaya. Memurlar arasında eşya işleri böyle yürüyordu. Aksi çok nadir olmakla birlikte kimse Hakkâri’ye eşya getirmiyor, oradan da götürmüyordu.

 

Şehrin çok da sıkıcı ve kirli olmayan havası bunaltmıştı galiba. Yapışkan çağrılarla sürekli soruyordu köydekilere. Nihayet tadilatı devam eden, aylığı 150 liraya, dış görünüşü albeniden uzak bir ev buldu. Çalışmaları hızlandırmak için geleneksel hoşgörüyle peşin kira verdi hatta. Memlekete gitmeden taşıdık eşyalarını. Ailesini erken göndermişti o sene. Yurtta kaldı biraz. Yaz tatiline gittik geldik. O köye yerleşti iyice. Sıra bize gelmişti. Ne yapacaktık, önümüzde somut örnek de oluşmuşken bunca seneden sonra köye taşınmayı düşünebilir miydik artık? Ufaktan karar verdim, soruşturmalara başladım.

 

İznim bitmiş, Ağustostan beri Hakkâri’deydim. Bizimkiler yine kurbandan sonra geleceklerdi. Beytullah yarım evi ayaklandırmıştı, ondan başka yarım ev bile yoktu, nasıl yapacaktık. Olağandışı bir olay olmalıydı ki, ev boşalacak da bize kalacaktı. Bekleme aşamasında bütün köye yayıldı tabii haber, muhtemel bir taşınma olacağından boşalacak evden bahsettiler. Köyün deresini geçince tam karşıya düşen, arkalarda yamacın dibindeki mahalledeydi. Gidip baktık, merkezdeki evlerine ne zaman taşınacakları muğlâktı. Evin adamı vefat etmiş, bir kadın (bakkal Kadri’nin ablası) ve çocukları yaşıyordu. Yan tarafta da amcalarının[2] evi vardı. Gittik konuştuk. Beytullah da bakmış o eve aslında. Ama merkeze gidecekleri o dönemde belli olmadığından anlaşamamışlar. Bana denk geldiğinde de bir daha araya girmedi zaten. 200 liradan bir kuruş aşağı inmedi Abdülhamid. Köyde başkasının evinde kalanlar vardı, ama gerçek anlamda kiracı olarak sadece ikimiz olacaktık. Beytullah’ın evi 150’ye tuttuğunu ve kendi evlerinin onun yanında saray gibi olduğunu iyi bildiklerinden direttiler, küstürmeden el mecbur kabul ettik. Rayiç oluşmuştu, artık referans alınabilecek ücret belliydi. Anlaştık; ben hemen taşınabilirdim, ama daha evden çıkamamışlardı.

 

Prensipte el sıkıştıktan sonra hemen taşınmak istedim aslında. Madem bu yola girmiştik, yol zül geliyordu artık. Onları da çok rahatsız etmeden birkaç gün arayla sordurup süreci hızlandırıyordum. Taşınmalarına birkaç gün kaldığını söylediklerinde merkezden taşıdım eşyaları.[3] Onlar da toparlanmışlardı iyice. Okula malzeme taşınacağı sıralarda işimize gelen kamyonetçi genci çağırmıştım. O, ben, Fazıl ve Hasan’ın büyük oğluyla yükledik eşyaları. Zaten neydi ki? Sadece sobayı ve yandaşlarını bırakmıştık. (Niye bıraktıysam, köyde sanki kalorifer mi vardı?) Öncesinden Selahattin’le konuşmuş hesabı kesmiştik. Girerken evi biz boyamıştık, kirayı da oturmadan ödediğimiz için alacak verecek yoktu. He bir de, geçen seneden kalan kömürün bir kısmı bizimdi. Onu da ortak elektriğe saydık. Beytullah köyde gençleri ve çocukları organize etmiş, göçü bekliyordu. Artık bizim için yepyeni, bambaşka bir dönem daha başlıyordu. Yabancılığı atmış, alışmıştık iyice Hakkâri’ye, köye köylüye; yanı sıra tayinimin çıkmaması sebebiyle taşınıyorduk. 4+4+4 sınıfçıların hâlini duman etmişti. Daha kaç sene kalacağımız belli olmadığından iyice yerleşiyorduk. Kamyonun aldığı her kilometreyi iyice içselleştiriyor, uzun süre ayrı kalacağımız ve belki haftadan haftaya misafir olarak ziyaret edeceğim için zaten bildiğim detayları daha sıkı hıfzetmeye çalışıyordum. Daha önce bir filmden aktardığım sözü tersten yeniden yazayım: Belki artık benim olmadığı için manzara sanki daha bir belirgin ve farklı. Uzaktan hoş duyguların getirdiği alışageldiğimiz alacakaranlık titreşimlerle Zap’ın üzerindeki köprüden geçtik. Çocuklar da peşinden, mahalleye doğru gittik. Köy deresini de aşınca, karşıdaki evlerin orada duracak, öteye elle taşıyacaktık. Özgür ve rahat havalı olmasa da şehri gözlerime dolayamadan doğa ile daimi iç içe olmak hoş bir duygu olacak gibiydi. Sınıfsal geçişler ve çelişkilere iyice alışacaktım.

 

Yakınlık ve içtenliğe güvenerek kör cesaretiyle taşınmıştım o gün, biraz plansızdı. Durumun öngörülemezliği tehlike arz ediyormuş oysa. Beytullahlar da daha tam yerleşememiş, yarım oturuyorlardı aslına bakılırsa. İçerideki odaya ve girişteki bağımsız misafir odasına taşıdık eşyaları. Aslında evde adam olsaydı, misafir odasında da kalabilirdim; ama bu şekilde ayıp olacağı ve mümkün olamayacağından kalamazdım. Günler geçtikçe hâlâ çıkmamışlardı evden ve gidişat tam tamına muammaydı. Merkeze de gidemezdim artık. Ee, nerede kalacaktım? Bizimkilerin gelmesi de yaklaşıyordu. Bir an önce evi yerleştirmem, odun kömür temin edip kışa hazırlık yapmam gerekiyordu. Okul işleri iyice başlamış, yoğunluk bastırıyordu. 17 kişi, yeni atama kadrolu öğretmen gelmişti. Onların da ayrıca dersler dışında dünyayla işleri vardı. Kendimiz bunca hareketliyken, köye iyice çakılmışken ilk günlerde şehir ve yerleşme konularında neredeyse hiçbirine pek yardımcı olduğumuz söylenemez eskiler olarak. Sorunlar yumağı büyüktü. Beytullah’ın evinden başkası çözüm olarak gözükmedi ikimize de. Bu vesileyle bir kez daha kendisine ve ailesine teşekkür ederim. Berrak, ağırbaşlı ve ihtişamlı dağlara benzer, sofralı insandır Beytullah, benden kesinlikle fazladır bu konularda. Ucu açık misafirlik başlamıştı. Bir iki derken günlerin sayısı artıyordu. Bazen eşya almak için gittiğim oluyordu müstakbel evime. Ama duş ihtiyacı falan benim açımdan sorun oluyordu. Hemen dalıp deliksiz uykulara halat bağlayamıyor ve uyandığımda her şeyin aynen devam ettiğini görünce varlığımı sürdürme içgüdüsüne tutunarak güne başlıyordum. Tüm zorluklara, mağduriyetlere bir de bu belirsizlik eklenmişti. Ah Beytullah, bende olmayan insan sıcaklığını tolere ederek, hummalı bulanıklıklar içinde olsam da bir kere bile utandırmadan nasıl da hâlletmişti ağırlamayı. Sabah erkence çıkıp gün boyu okulda ve köy içinde vakit geçiriyordum. Hangi eve haber göndersem gayet güzel ağırlıyorlardı. İyice akşam olunca gidiyordum ki hepten eziyet vermiş olmayayım.

 

Ama idarede yalnız bırakmıştı. Geçen sene güzel ikili olmuştuk aslında. Benimle çalışmak mı zor gelmişti, açıkçası ben öyle düşünmekle birlikte yine de emin değilim. (Şimdiden baktığımda benimle çalışmak bana bile zor geliyor.) Bir hafta geçtiğinde tekrar sorduk, hâlâ taşınma ihtimali ve umudu yoktu bizimkilerde. Onuncu gün bir daha konuştuk, hızlandırmaları konusunda rica ettik. Ve nihayet on üçüncü gün haber geldi. Artık yerleşebilirdim. Evet, tam iki hafta kahrımı çekti Beytullah.



[1] Geçen hafta görüştük. Spor salonundan yeni çıkmış, nefesimi düzene sokmaya çalışırken onun da hareketli bir ortamda olduğunu fark ettim. Bilin bakalım ne yapıyordu? Evet, yine taşınıyordu. Söylediğine göre evlendiğinden beri yıllık ortalama bir kere taşınmış. Bu konuda benzer zevkleri paylaşmıyorduk. Dört yıllık üniversite döneminde sekiz ev değiştiren biri olarak; insana dehşet veren huzur ve düzen, bari ev konusunda benimle olmalıydı. ‘Vakalar imece usûlü tedirgin ediyor beni, birinin gücü yetmezse diğerleri devreye giriyor.’ Hemen durmadan yeniden başlamak; yalnızca hiçbir işe yaramayan temeller atmak değil, bunların birleşerek tecrübe denen birikimi oluşturmasıdır. Taşınma konusunda Stockholm sendromu masterı yapıyordu. Dolmuşa Binme ve Dolmuştan İnme Sanatında Zen’de Cem Şen şöyle der: ‘Siz evreni düşünmeye başladığınızda evren, artık siz onu düşünmeden önceki evren değildir. Evren hakkında düşünmeniz onu bir anda değiştirivermiştir. Çünkü artık evrenin içinde onu düşünen bir insan vardır.’ Beytullah da hep yeni evrenlere yolculuk yapıyordu böylece. İnsana ilişkin statik bir tanımın olmaması gibi o da yerinde duramıyor, Zap gibi kendine özgü kişilik, nitelik ve renkte akıyordu.

[2]Abdülhamid Dayan, YouTube’da dengbej olarak videoları var. Bir düğün halayında halay başının yanına girerken klâs hareketlerle sigarasını atıp ekibe dâhil olma ânı internette ara sıra karşıma çıkar. Ağır hareketlerle karşı defansın içine dalan futbolcu benzetmelerinde kullanılır videosu. Ağır abidir, herkes lagaluga yapamaz yanında, samimidir. Bizim çocuk da adaşı ya, oradan da bir sevdi bizi.

[3]O günlerde, daha önceleri de düşündüğüm şu cümleleri not etmişim: İnsan ev taşırken yeni taşındığı evi en güzel orada bulunarak tamam eder. Eski evinden gidip gelmekle iş uzar. Kişi memleketine hizmet yapacaksa mümkünse ve şartlar el veriyorsa orada kalmalıdır. Uzaktan uzağa bir yol vardır, görünmez; belki gitmekle de aşınmaz. Ama yoldur oldurduğu gibi bitiren ve yıldıran adamı. En iyisi hizmet bölgesinde ikamet etmektir. 04.09.2013

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1