Sınıra Yakın’ız (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.2)
Sınıra Yakın’ız
Hasan
abiden bu sefer daha somut tüyoları aldık, otelin ismini öğrendik,
hazırlıklarımızı yaptık, günü beklemeye başladık. İnsanın hiçbir şeyi kazara
olmadığı gibi, ilk seferlerde de asla doğrusuna rastlayamaz; bakalım nasıl
olacaktı. 31 Mayıs 2013 Cuma günü okuldan gelir gelmez, üst baş değiştirip
hemen çıktık evden. Minibüse atladığımız gibi ver elini Yüksekova. Ovaya, damar
damar çatlamış engebesiz bozkıra yayılıp debisini yitiren dağlarla kısa
süreliğine vedalaşacaktık. Bir sefer gitmiştim ya, ilçe merkezine kadar
rahattım, sonrasını şoför anlattı. Dolmuş taksilerden sıradakine bindik,
bekledik. İki kişi daha geldi. Bastık gaza, vardık sınır yoluna. 10’ar liraydı
dolmuş ücreti. 40 km. çekiyordu. Yolda Abdülhamid ağladı epey, araba tutmuştu.
Durduk kenarda, ağzını yüzünü yıkayınca ferahladı. Anlayışla karşılamışlardı
yol arkadaşlarımız. Biraz yol almıştık; sakinledi, iyiydi hoştu derken hörk
diye küçücük bir kustu. Sıvıyla katı arasında, arabayı kirletmeyecek, ıslak
mendille silebileceğimiz ufak bir kütleydi. Buymuş rahatsız eden, sonrasında
güle oynaya gittik. Sene başında gelirken de çıkarabilseydi, o kadar ağlamaya
küçük bir kussaydı rahatlayacaktı demek ki.
Şehirden
çıktıktan sonra boşluğa düşmüş gibi hissediyor insan. Artık yeni bir şehir yok,
işte sadece Hakkâri’nin değil, memleketin de sonu. Bir süre dağlık arazide
gittikten sonra uzaklardan görünen sınıra vardığımızda değişik duygular iyice
yoğunlaştı. Ülkenin sınırındaydık artık, Esendere sınırında. Yaklaştığımızda
telefonlara SMS’ler gelmeye başlamıştı. Iğdır’a gittiğimde Ermenistan sınırına
yaklaşınca gelenlerdendi. Dışişleri Bakanlığı, herhangi aksi durumlarda ne
yapmamız gerektiğini anlatan kısa bir metin ve gerekli numaraları yollamıştı.
Artık telefonlar çekmeyecekti. İki günlük olduğundan yeni hat almaya gerek
görmemiştik. Yurtdışı görüşmelere açmıştık hattı, ama arayanları cevaplamıyor
mesajla bildiriyorduk durumu, faturası kabarmasın diye.
Şu
tampon bölgeyi geçiverdikten sonra bakışım yenilenecekti. Cihan ablanın 12
Ağustos 2012 tarihinde Beyazıt Kitap Fuarında Sınıra Yakın kitabının imza kısmına düştüğü notlar yedeğimdeydi: ‘Sınır
kavramı etrafında bir pencere açabilmişsem, çok sevineceğim.’ Artık biz de
birer Efsane’ydik ve sınır şuracıktaydı. Hem benim de sol kolum arazlı değil
miydi onunki gibi. Hayatlarımızı denkleştiriyordum, yolculuğu daha iyi
benimseyebilmek için. Sınır binalarına girdik, bizim polisler çabucak saldı.
Pul ödemesi yapıldı, hem bıkkın canlı (insan) hem ondan daha dikkatli bakabilen
cansız gözlerle (kamera) gözlerimizin tâ içine içine bakıldı, şüpheci bakışlarla
vücutlar tarandı; termal ekranda kırmızılıklar giderilince mitralyöz duruldu, mühürler
basıldı, izin verildi.
Labirent
gibi dolambaçlı duvarlardan geçip çıktık binadan. Önümüzde yürümek için uzun
sayılabilecek bir mesafe vardı. Ne kadar da genişmiş sınır, dedim içimden. (Yani
herhâlde ona benzer şeyler demişimdir işte, ne bileyim şimdi.) Etrafa baka
baka, sakince, herhangi bir tedirginliğe mahal vermemeye çalışarak serbest, adi
adımlarla yürüyorduk. Karşıda soldaki çıplak tepelerdeki, görülmemesi imkânsız
tabelayla bakıştık. Humeyni, bütün sert görünüşüyle bakıyordu gelenlere
gidenlere. İran İslâm Cumhuriyeti yazısı kocamandı. Artık uzaktan salt siyasî
argümanlar değil, kanlı canlı somut gerçeklikti tam dibimizde. Okuduktan sonra bizde
ne var acaba diye arkama döndüm. Baktım ki ne göreyim. Personel lojmanı
olduğunu tahmin ettiğim binaların bu tarafa bakan camsız boydan boya yekpare
cephesinde büyükçe Atatürk portresi Humeyni’ye bakıyordu. Bakıyordu diyorum,
çünkü muhtemelen bakışmıyorlardı. Ne olursa olsun iki insan birbirine seneler
boyunca bunca çatılmış kaşlarla bakamaz. Ama onlar iki insandan öte iki devleti
temsil eden çatık kaşlardı tabii. Tahmin edin onun altında ne yazıyordu? ‘Türkiye
Cumhuriyeti laik bir devlettir.’ Evet, karşılıklı atışmaydı bunun gizli anlamı.
Anlaşmanın yıldönümünü iki haftayla kaçırmıştık. Sınırları 1639 Kasr-ı
Şirin’den (Güzel Kale) beridir ihlal edilmemiş ülkelerin ikisi de cumhuriyetti.
Bu konuda anlaşmışlardı. Ama biri dine dayalıydı, diğeri mesafeli. Türkiye’nin
adında laiklik belirtilmemişti, ama İran’ın doğrudan isminde İslâm ibaresi
vardı. Nasıl desem, Atatürk’ün fotoğrafı da en seküler, tam laik biçimdeydi.
Humeyni’nin göğsüne değen sakallarının karşısında, Atatürk’ün sakal bıyığı
olmamakla birlikte kaşları da iyice alınmıştı çizimde.
Ara
bölgeyi geçince İran polisi beyhude çabalarla, görece biraz daha detaylı
kontrol etti bizi ve valizi. Çok oyalanmadan bıraktı. Esendere’den girmiş,
Sero’dan çıkmıştık. Rojhilat[1]
eyaletinin Urumiye topraklarındaydık artık. İran’a ait en son kapıyı da
arkamızda bırakınca, önemli açıklamalar yapması beklenen devlet görevlilerinin
önünü gazetecilerin kesmesi gibi bizim önümüze de taksiciler ve dövizciler atılmıştı.
Hasan’ın tüyoları kulaklarımda sıraya girmişti, ilkini hayata geçirmeliydim.
‘Asla sınırda para bozdurma.’ Bilenin omzundan bakmak böyleydi, kolaydı. Gözlerinde
kemlik okunmayan bir taksiciyle anlaştık. Lirayla ödeme yapacaktık. Yeter ki
müşteri olsun neyle ödersen öde der gibiydi. Türkçe biliyordu, Arya Oteli’ni de
bulabilirdi. İlk başlarda her şey farklı gelir ya, yol alırken elektrik
direklerinin dizaynıydı dikkatimi ilk çeken. ‘Batıda büyük kentlere
banliyölerden girilir, Doğuda ise gecekondulardan varoşlardan’ denilir. Aynen
bunun gibiydi giriş çıkışlarımız. İnerken para üstünü tümenle geri verdi. Bizim
para kıymetliydi, tamam, ama görüntüde daha kıymetli hâle gelmesinin bir sebebi
de altı sıfır atılmasıydı. 1 lira 1900 tümendi.
[1] Rojhilat: Doğu Kürdistan veya İran Kürdistanı
(Kürtçe; Rojhilatê Kurdistanê). Kürdistan’ın İran’da kalan kısmına verilen
isimdir.
Yorumlar
Yorum Gönder