Tabakat-i haftî (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.3)
Tabakat-i haftî
Eşyalarımızı
bırakıp şehri gezmeye, sokakları yaşamaya çıkacaktık hava kararmadan. Aldırmaksızın
başıboş yürümek, kulağımız birbirimizde ve albeninin ferahlığıyla cezbeden
seslerde olduğu hâlde umursamaz tavırlarla arşınlayacaktık kaldırımları. Tanpınar’ın
dediği gibi şaşırtmayan gerçekliğiyle kendini yine hemen gündemimize sokmayı
başarmıştı, yara almadan mezun etmeyen ülkemiz: Resepsiyonda alışkın hareketlerle
işlemleri yapan görevliden sıyrılan gözüm televizyona takıldı. İçişleri Bakanı Muammer
Güler, kuşkuya mahal bırakmayacak kadar her zamankinden daha heyecanlı ve hızlı
hızlı konuşuyordu habercilerin ağzına uzattığı mikrofonlara. Akabinde Erdoğan
da göründü. Yüzleşme sorunu yaşanan uzuvlarla beyin asındaki daimi ihtilafı
gidermeye çalışıyorlardı, olası bütün yöntemleri devreye sokarak. Fitil
ateşlenmiş, 28 Mayıs’ta küçük itiş kakışlarla başlayan Gezi Olayları üç gündür
iyice alevlenmişti.[1] Riskleri yönetecek
lüksümüz olmadığından krizlerle boğuşmakla geçen ömrümüze küçük bir halka daha
ekleniyordu anlaşılan. Yine mütecaviz ve kaba kuvvetli kalabalıklardan
duyulan o müthiş korkuyla nazik zamanlardaydık. Çaresi yok, belki de ortamın
doğal seslerini es geçen kafamın içi sorularla dolacaktı seyahat boyunca.
Kontrol
edebildiğim, mantıklı yerlere saklayarak harikulade bir şekilde kamufle
edebildiğim korkularla çok vakit kaybetmeden indik caddeye. Uzakta ve iletişim
imkânlarından yoksun olmanın merak gıdıklayıcı etkisi ve yabancılara has bakışlarla
merkeze doğru yürüdük. Ertesi gün hepten acemilik çekmeyelim diye plansız
programsız sokak aralarında dolanarak şöylece aşinalık edindik. Dağ başında
isme ihtiyacımız olmadığı gibi yabancı şehirlerde de yoktu. ‘Ayrıntılara yüz
vermeksizin, imgeleri keşfetmekle uğraşmaksızın gelişigüzel kaybolmamıza izin
vermeyen kasaba irisi, köy metamorfozu her küçük şehir gibi’ydi burası da. Parayı
çevirttik döviz bürosunda. Yol kenarında balya balya paraları yığmış seyyar
çeviriciler de vardı. Bu kadar mı kıymetsizdi. Kenarlardaki banknotlar iplerin
sıkıştırmasıyla, oradan oraya taşınmaktan pelte pelte olmuş, kurtulmak için
sallanıp duruyordu rüzgârda.
Dönüşte
yolun karşısındaki lokantaya uğradık. Ödemeyi lirayla yapayım da tümen
cebimizde kalsın diye düşündüm. Adam illaki kendi parasından istedi. Oradan
çıkınca bir daha anladım bu tavrın ne kadar haklı olduğunu. Para, bağımsızlığın
cüzlerindendi. Acelecilik ve rekabetin dibinde olan taksicide bu şuur yok diye
herkesi öyle sanmak hataydı. İki seferdir yaptığım ödemeler içimi
ferahlatmıştı, ucuzdu İran’da alışveriş. Amerikalıların Avrupalıların ülkemizde
nasıl rahat, bol keseden harcama yapmalarını şimdi daha iyi anlayabiliyordum.
Otele
döndüğümüzde görevliden ertesi gün için taksi ve Türkçe bilen şoför
ayarlamasını rica ettik. Gezi olaylarına bakmak için açtığım televizyonda bizim
kanallar çekmiyordu. Tuhaf ayrıntıcı merakla İran kanallarında gezerken
cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi adayların açık oturumda tartıştıklarını
gördüm. Konuşmaları anlamıyordum, ama gayet sakin, hakka tecavüz etmeden
sırasıyla konuşuyorlardı. Bizdeki 90’ların tüm acımasızlığına rağmen aklımızda
yer eden nadir güzelliklerinden tartışma adabını görünce, şimdiki yokluğuna
esef etmiştim. İçlerinden sadece Hasan Ruhani sarıklı cübbeliydi. Zaten 14
Haziranda da seçilmişti Ahmedinejad’ın yerine.
[1] Hakkâri’ye
döndüğümüzde nereyi açsak hâliyle bu vardı gündemde. Okulu kapatıp memlekete,
tam dibine geldiğimizdeyse neredeyse tamamen bitmişti olaylar. Ertesi sene
Soma’da olan katliam gibi(!) kazayı da uzaktan izleyecektik.
Yorumlar
Yorum Gönder