Taklaya geldik (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.7)
Taklaya geldik
‘Meğer aşağı doğru cipi vurdururken fren
patlamış, Bahadır da uçuruma devrilmemek için gözüne kestirdiği, inişe göre
sağdaki bir kayaya bindirmiş, cipe bir takla attırmıştı. Müthiş yetenek işte
bu! Sevindirici olan, kimsede çizik bile olmamasıydı. Ama bu durum av
projemizin kâbusla bittiğinin işaretiydi!’
(H. İhsan Sönmez, Yasak Delme Saati)
Veysel’le
Selçuk Çimenli’de ev bulmuşlardı kendilerine. Ön ödemeyle biraz
toparlatmışlardı eksiğini gediğini. Köprüyü geçip sağdaki mahalleye (8-10 hane)
girince hemen sağdaki ilk ev. Pek kullanmadıkları balkona çıkınca Zap’ın
dağların eteklerini haşince çekiştirip yırtarak akışını izleyebiliyorduk, bütün
sesler kesilse de devam eden uğultu eşliğinde.
Yeni
arkadaşlar da gelmişti hem okula hem yola. Müdürle bir arkadaş kullanılmayan en
üst katta, boş bir sınıfta kalıyorlardı. İlk üç kat yetiyordu eğitime. Fenci
Yılmaz, Gürünlü samimi bir arkadaşımızdı. Hasbiydi çoğu işi, hayata karşı fazla
hesabı kitabı olmaz, bu yüzden gelen musibetleri de yiğitçe göğüslerdi. Bir
süre aynı sokakta çapraz binalarda oturduk. Samet, ara sıra bağlamasını
getirir, kulağımızın pasını alırdı. Matematikçi Mesut, sınıfçılar Nihat ve
tabii ki Emre Dağdelen. Kitap alışverişi yaptığım, Ahmet Telli hayranı,
soyadına yakışır Karamanlı dağ gibi Emre. (F51-F56)
Taşbaşı’dakilerle
açıkçası çok irtibatımız yoktu. Geçen seneden tanıştıklarımızla merkezde rast
gelirsek görüşüyorduk. Soruların çalınmasıyla iptal edilen sınav ertelenmiş,
atamalar sarkmıştı. Ara dönemde gelen Mevlüt Deniz ve Demirhan Ergin’le sonraki
sene tanışacaktık.
İlk
günler daha servis ayarlayamamış, Çukurca arabalarına kalmıştık. Gidişte
nispeten düzenli saatlerde yerimiz hazır olabiliyordu. Dönüşteyse boş koltuğu
olup da lütfedip alacak minibüsü beklerken otostop yapıyor, denk gelene, bizi
gözüne kestirene sırayla biniyorduk. Çimenli’nin merkezinin müsaitliği ve
köylüden müteşebbislerin girişimleri sayesinde -sadece bilmek zorunda
kalanların bildiği- yol üstü lokantası vardı; büyük, nezih ve işlek. Çukurca-Şırnak
yolcuları orada da mola verirdi. Tekrar hatırlatayım Hakkâri-Şırnak arası
otobüs çalışmaz. Hem yolcu olmaz o kadar, hem de yol yoktur otobüsün
gidebileceği. Eziyetli yolculuk olur demiyorum, gerçekten gidemez. Van’a doğru
da zorlanır otobüs; ama hem o kadar sarp değildir, hem de yolun yarısına
varmadan biter çetin dönemeçler. Şırnak yolundaysa kimi yerlerde ileri geri ne
kadar manevra yapsa da dönemeyeceği ölçüde dar ve keskindir.
Verandada
oturuyor, ses duyunca heveslenip kalkıyorduk. Bilirsiniz otostopun en büyük
taktiği bir kişinin parmak kaldırması, durursa diğerlerinin ortaya çıkıp rica
etmesidir. Birkaç saat beklediğimiz oluyordu. Şaka gibi değil mi, böyleydi ama.
Üslerimiz bu konuda maalesef adım atmıyor, kalem oynatmıyor, kol uzatmıyor,
tekerlek döndürmüyorlardı. Makam araçlarıyla senede sadece birkaç sefer gidip
geldikleri köy yollarında bizim her gün çektiğimiz çileydi bu.[1]
Uzaklığı, terörü, mayını, bombası, taşı kayası yetmezmiş gibi… Arabaya bir
binebilsek ne maceralar, ne korkular yaşayacaktık; binemeyince başımıza
düşmeyen taşlar sabrımızda çatlıyordu. Elden bir şey gelmiyor, asabiye
koğuşundaki kadromuzu daimiye çevirmemize yol açan uzun, sıkıcı, bıktırıcı,
aksatıcı bekleyişler sürüp gidiyordu. Bilseydik ki dersten sonra bir saat
beklenecek, ona göre kendimize meşgale edinip vakti geldiğinde yola koyulurduk.
Böyle belirsizce, saatlerce, sabırsızca oyalanmak zül geliyordu. Oyun mu
oynuyorsunuz lan bizle, he! Ha geldi ha gelecek diye en uzak virajdan dönen
araçların vadiyi çınlatan seslerine bir solukta ayaklandıktan sonra bize
varmadan durmasıyla veya sapmasıyla geri yerimize oturuyorduk. Lokantaya
uğrayanlarda yer varsa göz ucuyla kolluyorduk, markete şöyle bir uğrayıp hemen devam
etmesini umarak şoförle göz ve söz teması kurmaya çalışıyorduk. Yemeğe oturduğunda
hevesimiz az kırılsa da, elde var bir olarak çeteleye yazıyorduk, çabucak doysa
da mümkünse gidiversek. Çayı merkezde de içer.
Dersler
başlamadığından vaktimiz bol, görece derdimiz azdı. Sıcağın tüm sesleri
buharlaştırdığı bir ara, arkadaşların araçlarıyla (yalnız bir kişide vardı) yokuştan
çatır çutur inmeye başladıklarını duyduk. Okul, lokantaya göre 20 m.lik bir
tepedeydi. Lokanta da Zap’a sırtını vermiş, ondan yaklaşık 10 m. yüksekti.
Yavaşça yola girdi araba. Binaların Zap’ın sesini kesmesiyle iyice ıssızlaşan
yol kenarında tekerleklerin usulca mıcırları ezmesi[2]
50 m.den duyuluyordu.[3]
Yüklerini almışlardı, selâm çakıp devam ettiler. İki dakika geçmeden biz de
yollanabildik. Kartal; sen de 95 model, ben diyeyim 90. Şoförü tanıdım.
Mahalledeki odun deposunun sahibiydi. İyi denk geldi. Bir ay sonra
alışverişimiz olacak, kışlar sert. Az daha unutuyordum, yazdıkça aklına geliyor
insanın. Veysel’le Selçuk’un yanına bir Veysel daha katılmıştı. Sözleşmeli[4]
gelmişti. Bizim Veysel’in hemşerisiydi. O öne oturmuştu, biz üçümüz arkadaydık.
Şoför niyeyse delice sürüyordu. Altında Kartal vardı ne de olsa, e Hakkâri
dağlarında olmamız hasebiyle zirvelerdeydik de; uçmayacaktı da ne yapacaktı. Tamam,
arabayı tanıyordu, ama biz tanışmıyorduk ki. Huzursuz artlarımız koltukta,
kemersiz sırtlarımız ayakta, kafesinden firar etmiş yüreklerimiz ağzımızdaydı
ilk vitesten beri. Oğul’a varmadan yakaladık diğerlerini, solladık da üstelik.
Köyün
bitişindeki, Zap’ı besleyen binlerce dereden birinin üzerindeki küçük köprüye
girerken yolun daralmasını hesaba katmadı çılgın. Söylememe gerek yok, hem
viraj da vardı. Hızını ayarlayamadı. Her türlü kör gözüne gittiğini iyice
anladık ve ürkmemiz somut korkuya dönüştü. Karşıdan ‘yol benim’ dercesine bodoslamadan
hesapsız gelen homurtulu heybetli tırı niye görmüyordu ki, niçin bu kadar
güveniyordu kendine ve uçan teneke antika takasına? Hızını biraz düşürerek
virajı almaya çalışıyordu, ama araba sola, Zap’a doğru savrulmaya meylediyordu
merkezden kaçarak. Biraz daha çevrilmiş vaziyette tutsaydı direksiyonu,
muhtemelen suya uçacaktık taklalar eşliğinde. Ya Nasrettin Hocanın uçmayı
öğrenip konmayı beceremeyen eşeği gibi uçurumun kuytusunda nalları dikecek, ya
da Buridan’ın özgür irade temasındaki paradoksal eşeği gibi tahtalıköyle eşek
cenneti arasında mekik dokuyup geberecektik. Ne de çok seçeneğimiz vardı.
Birkaç kere hafifçe düzleyip çevirerek çemberi tamamlamaya çalıştı. Hızını
düşürebildi, ama yine de çok riskli girmiş oldu köprüye. Tırcı da sağ olsun,
gümbür gümbür geliyordu. Haşarı hırs ve rikkatsizlik kaynaklı aşırı hız ve
dikkatsizlik yüzünden az daha bir facia yaşanacaktı. Çarpışmaktan son anda
ramak kala kurtulduk, elini uzatsan kolunu kapacak kadar dibinden sıyırarak,
rüzgârının şiddetini yutarak atlattık. Akşam haberlerine yetişmese bile, ertesi
gün kesin yayında olurduk. ‘Oğul Köprüsü Şehitleri’ diye adımıza anıt da
yaparlardı.[5] Hem
değil mi, konjonktürel olarak Büyük Zap Şairine (Devrimci Gençlik Köprüsü)
nazireli nispetli rakip de çıkardı.
Bizimki
biraz ayıkmış ve korkmuş olacak ki iyice çekti ayağını gazdan, normal gitmeye
başladı. Bu sefer diğerleri önümüze geçti. Arkamızdan olan biteni dehşetle
görmüşler ki ısrarla işaret ettiler: ‘Aman dikkat!’ Şoförü düzgün kullanmaya
ikna etmenin görece rahatlığıyla, ama gözümüz kulağımız yine tetikte muhabbet
ediyorduk. Vali çeşmesine gelmeden kış boyu sarkıtları erimeyen, gölgelik, geniş
ve dip bir viraj vardır. Her geçişte dağı biraz daha oyduğunuzu hissettirir,
öyle içinden geçer yol. Sonrası bir miktar nispeten düz yokuştur. Çeşmede
durmadık. Tam hizasını geçmiştik ki önden Veysel’in ‘ay ay ay ay’ bağırışlarını
duydum. Aramızda 70-80 m. vardı. Anlık olay, şoförün arkasında ortaya dönük
oturduğumdan hemen göremedim olanları. (Geçen sene servisin ön camına
tepelerden düşen taşın oluşturduğu basıncı da, şoförün tam arkasında bütünüyle hissetmiştim.)
Yol, yolcu olarak dahi teyakkuzu elden bırakmaya asla izin vermediğinden,
ürkekçe neredeyse her an kötü vakalar bekliyorduk zaten. Veysel konuşurken
önüne de baktığından her şeyi en başından beri görebilmişti. (Şoförün görüp
göremediğini bilemiyorum, çünkü sürüşte nereye baktığından haberim yoktu. Odun
kömür hesabı yapıyor da olabilirdi. Şimşeği atlattı diye kimseye can bahşedecek
hâle gelmemişti daha.) Köprüden sonra bu tepkisi normaldi. Haykırmalara kafamı
uzatıp ileri baktım. Gördüğüm yoğun bir buluttu. İçinden bir araba takla atarak
çıktı ve son yaylanışla dört tekeri üzerinde yola konumlandı. İnsan
yakıştıramıyor ya, meğer bizimkilermiş. Toz dağılana kadar yetiştik.
Yol
yeni yapıldığı ve her zamanki gibi yanlar iyice ezilmediğinden, kenara fazla
yanaşarak mıcıra kaptırmışlar tekeri. O da almış dağa tırmandırmış kontrolü
kaybedilen hükümsüz aracı. Emniyetteyken insanın kulağına hoş gelen mıcır gıcırtıları,
bu sefer canlara mâl oluyordu az kalsın. Ayakları suya değen dağın dik
eteklerine verevine 6-7 m. tırmandıktan sonra, kayaya toslayıp yola doğru
kaymış ve inerken de tek taklayla iki şeritli yolun tam ortasında yaylandıktan
sonra düz durabilmişti. Ben tam burada kopmuştum rutinden. O kayaya çarpmasalar
daha çok çıkıp takla sayısı artacağından Zap’a yuvarlanmaları işten bile
değildi.
İnip
yanlarına gidene kadar çıkabildiler kendi başlarına. Hepsini inceleyip önceleyip
sakinleştirdik. Öndeki hocanın başı kanıyordu. O heyecanla ne edeceğimize
hızlıca karar verirken yanlış şeyler yapmak istemiyorduk. Hayatımda hiç böyle
kaza yaşamamıştım, mesuliyeti tümden hissederken heyecan ve tedirginlik
doruktaydı, ama ilkyardımda önceliğin durumun daha kötüye gitmemesini sağlamak
olduğunu biliyordum. Hâlleri kötüydü ilk anlarda. İlk şoku atlatıp biraz
kendilerine geldiler, ellerini yüzlerini yıkadılar. Detaylı yoklama sonucu kimsede
ağır yara olmadığından herkes sevinmişti. Bizim aracı tahsis ettik, hemen
hastaneye yolladık. Denize düşmüştük, başka çare yoktu, sarım sarım sarıldık.
Aman dikkatli olması konusunda iyice uyardık durulmuş fırtınayı. Önce önümüzden,
sonra ölümden dönmüşlerdi.
Arabayı
iterek kenara aldık, başladık beklemeye. Bir yandan da jandarmaya ulaşmaya
çalışıyorduk. Toplamda yolun yarısında telefon çekmiyordu. Vali (Erdoğan
Gürbüz) çeşmesi o kısımlardan biriydi. En yakın, merkeze doğru birkaç km.
ileride lokantalar bölgesinde çekerdi. Otostopla gidip aramalar yaptım. Toplamda
dokuz aydır görev yaptığımız Hakkâri’ye iki aylık uzunca tatilden geleli daha
4-5 gün olmuştu. Hem evi eşimi aradım meraklanmasın diye hem de karakolu
yokladım, ama bir şekilde olmadı. Tekrar, bir güzele rastlamak için çeşme
başına döndüm. Üzümcü Karakolunun sorumluluk alanındaydık. O tarafa giden her
arabayı durdurup haber vermelerini rica ettik. Kim bilir hangisi söyledi, belki
birkaçı çıtlattı da öyle ikna oldu askerler. Gelmeleri 1,5 saati buldu.
Söylenenleri anlamaları, emir komutayla karar vermeleri, güvenliklerini alarak
konvoyu kurmaları için bu süre makuldü bölge şartlarında. Ölü veya ağır yaralı
olmadığından rahat davranmış da olabilirler. Gelmelerinin o kadar ölümcül
olmadığını biliyorduk, ama sonuçta feci bir kazaydı ve devletin bir işi de
arşiv istatistik tutmak, doğanı öleni kaydetmek, uçanı kaçanı yazıya geçirmek
olduğundan haberleri olması gerekirdi. Başta hemen ulaşırlar ve yarım saate
kalmaz gideriz diye düşündüğümüzden, uzun süren bekleyiş ıstıraba dönüştü.
Çimenli’de zaten beklemiştik bir süre, bunu da sayınca günü tüketmiş oluyorduk.[6]
Dört
zırhlı araçtan inen askerler tek kelime konuşmadan önce hemen etrafa
konuşlandılar, herhangi bir tehlikeye karşı ortamı güvene aldılar. Araçla ilgilendiler.
Elektrik bağlantılarını kestiler, yangın ihtimaline karşı. Araba tepeye
çıkmakla yetinmemiş, tepine tepine perte de çıkmıştı zaten, hepten kül
olmasındı bari. Özellikle uzman çavuşlar bu tür konularda askerlere özgü detayları görme
yetenekleriyle tedbiri elden bırakmaz, tam teyakkuz hâlinde işleri hemen
avuçlarlar. Sahada pratik çözüm onlardan beklenir. Silahtan da teknikten de
anlarlar. Komuta ondaydı. Üsteğmenle de tanışıyorduk. Mıntıkasında görev
yaptığımızdan ayrıca ilgileniyorlardı. Silâhaltında değildik ama biz de
asteğmendik. Gerçi o zaman aklımızın ucundan geçmemişti bu. Kimsenin bilmesine
gerek de yoktu.
Merkezden
çeşmeye gelirken yüz metre geride soldan güzel bir su daha akar. Üst tarafında
küçük yaygılar sererek piknik yapma, pimaş borularla oluşturulan derme çatma
tesisatla araç yıkama imkânı sunar. İki suyun başında da küçük bir hareketlilik
vardı. Gelen giden bizim arabaya da bakıyordu. Kimisiyle sohbet ediyorduk.
Askerler raporlarını tutarak kazayı resmen tanıyıp işlerini bitirdiler. Komutan
yolu kestirip duran araçlardan bizi götürmelerini istedi. Zaten seyrek olan
trafikte birkaçı doluydu, diğerleri de yavaşladığı hâlde durmadı. Askerle
başlarının derde gireceğini mi düşünüyorlardı acaba? Çelimsiz vücudunun ince
yüzündeki dar dudağında emanet gibi duran pos bıyığıyla bir kamyon şoförü de
inatla retçiyi oynuyordu. Askere nefretli menfi tavrını gayet açık gösterdi.
İyi cesaretti a. Oldukça zayıf yapılı, kırmızı tenli, yarı köse ve bebek suratlı
üsteğmen çaresiz kalmıştı. Haki fanilalı üstünde rütbesi yazmıyor, omuzlarında
çift yıldızı parlamıyordu ya, kamyoncu herhâlde er zannedip kapıyı kapatmasını,
yolundan çekilmesini üstenci bir dille, hakaretvari hareketlerle dikte etti.
Komutan zaten az olan cılız gücünün olancasıyla kapıyı sertçe kapatmaya
çalıştı. Düşük volümdeki gürültüye kimse dönüp bakmadı bile.
Askerler
karakola dönmeleri gerektiğini, daha fazla açıkta durmalarının doğru
olmayacağını söyleyerek gittiler.[7]
Kaldık dört başımıza. Neden sonra çeşmeye gelen bir pikapla merkeze gidebildik.
Arabayı, daha sonra çekiciyle almak üzere orada bıraktık. İyice yorulmuştuk
saatlerdir. Yeni şoför de çılgın çıktı. Uça uça gidiyordu, uyarmamıza rağmen. Nereden
bilebilirdi ki, dizlerimizin bağı daha yeni yeni yerine geliyor, kalbimiz
ritmine henüz kavuşuyordu. Otobüs yok, minibüs yok, araban yok; rastgele
birinin aracına biniyorsun ve o nasıl isterse öyle davranıyor hâliyle. Berbere
götüren makam arabası tıraşı bırakıp gelmeliydi, yemektekiyse niye oradaydı ki;
tekerini çabuk tutmalıydı.
Gulareş
Baba’ya odun kömür toplandığını belirten tabelayı[8]
geçmiş, asfaltı bitirmiş, parke yola girmiştik. Arıza yapan bir araca denk
geldik. Şoförün akrabasıymış, durup yardım etmeye başladı, biz de 7-8 dakika
bekledikten sonra başka bir araçla çıktık merkeze. O bölgeden itibaren aslında
şehir içi minibüsleri de geçiyordu. Ama otostopla gidebiliyorken niye minibüse
binelim ki, hem bazen uzunca gelmezlerdi hem de otostopun tehlikesi yoktu
vadideki kadar. Depin’in etrafında da her zaman otostopçular olur. Ya Van ya
Şırnak tarafına ya da merkeze… Çevreyolundan yukarı çıkarken ileri baktık ki
bizim Süpermen yan yoldan hızlıca anayola atladı. Tamirattan sonra önümüze de
geçmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar da karşı aralıklarda kayboldu gitti. Kimdi
bu adam, neyin nesiydi, kimin fedaisiydi. O saat yakıştırdığımız adını hak
etmişti ama. Her
günü yorgun bitiren vadi ve sırasını savan arabadan sonra biz de perte
çıkmıştık da hayal mi görüyorduk, oyun mu oynuyordu garibanlarla, film setinde
miydik, bu nasıl senaryoydu, o nice teknikti?
Hastaneye
uğradık. Acilde doktorlar ve polislerle rapor mesaisi içinde bulduk
kazazedeleri. İkisini evlerine yollamışlar bile. Diğerleri de ayrılmak için
hazırlanıyorlardı. Yoldakini de sayarsak o kadar müşahede yetmişti. Hep
birlikte merkeze çıkıp olaysız bir şekilde dağıttık onları da.
Yanık
çuhalı bir kahvehanede okey pozisyonunda oturup yorgunluk, musahabe ve muhasebe
çayı içtik. Öyle böyle akşamı etmiştik. İşler aksamış, neyse ki kimseye önemli
bir şey olmamıştı. Bu sefer görüşü kolay olan Selçuk’un uyarısıyla başlarımızı
kapıya doğru döndürdük, tahmin edin bakalım kim oradaydı. Pelerinsiz
kahramanımız tost ısmarlayacakmış ya bize, kim engel olabilirdi ki; nasip işte.
Sonraki
günlerde kazacılar, çarptıkları -hayatlarını kurtaran- kayaya korku ve minnet
dolu gözlerle uzunca baktılar geliş geçişlerde. Üzerindeki yağ izleri silinmedi
aylarca. Mihenk
taşı olmuştu artık. Hatırlatıcılık vazifesi yüklenmişti sert gövdesine. Bundan
sonra dağların tüm taşları ayrıydı, o ayrı. Hepsinin dilleri lâl olmuştu da,
tek o anlıyordu insanları. Sonra çığ tüneli yapılırken, birçok şey gibi
o da gitti.
Bu kaza her gün onlarcasının olması muhtemel benzerlerinden sadece biriydi. İşin kötüsü kaza yapmaksa, daha kötüsü suya uçmaktır, söz konusu Zap Vadisi olunca. Dersimizi almıştık; isyan eden gururlarının dikleştirdiği boyunlarıyla yükselen dağların ve akan suyun üstüne varmak, mukavemetlerini kamçılayarak artırmaktan başka hiçbir sonuç vermezmiş.
[1] Tıraş olmaya
makam arabasıyla gidenleri de duymuştum; bizzat şoför anlatmıştı. Hususi yemeğe
gitmeler rutinmiş zaten. Yazık, çok yazık.
Lisede
ilçe belediye başkan yardımcısının kızı bizim sınıftaydı. Babasına şoförsüz de
olsa araç tahsis etmişler. O da işe giderken uzunca bir kavis çizip kızını
okula bırakırdı her sabah. Ay sonunu zar zor denk getirenlerin servislere ya da
yolcu arabalarına para yetiştirirken zorlanmalarından ona neydi! Seneden seneye
elbise alabilen, tasarruf için ekmek arası peynir zeytinle günü geçirenler ne
ilgilendirirdi beyimizi! Fırat’ın kenarında kurt kuzuyu kapmış, kim kaldırırdı
ki totosunu yumuşak koltuğundan, deri deriye değene kadar otururlardı! Aynı
belediyede dayım
güreş kulübünün antrenörüydü. Belediye, her idmanda sporculara araç göndermek
yerine dayıma yakıt desteği veriyor, o da kendi minibüsüyle servis çekiyordu
öğrencilere. Bir seferinde köylü çocukları evlerine bırakmıştı. Anneannem de
köydeydi ve dönüşte o saatte araç yok diye onu da getirmek istedi dayım.
Anneannem şartlardan ötürü razı geldi, ama yine de yol ücretini ödedi. Evet,
kendi öz arabasına, kendi öz evladının şoförlüğüne para verdi. Çünkü araba
kendi malından, şoför kendi canından da olsa; o sırada kamuya tahsis edilmişti.
Bazen idareciler kamu malını personellerinin şahsî işleri için kullandırırlar.
Sen kim oluyorsun da bunu hak görüyorsun! Demek ki eline daha büyük imkânlar ve
yetkiler geçse vay hâlimize. Devlet görevi için gittiği ülkede kendine arazi
bakan görevlilerin işlerinden el çektirildiği ülkeler var diye duymuştum.
[2] İnsanı tav eden
seslerden biri de budur. Tabii mıcırların ve tekerlerin de fikri alınmalı.
[3] Geçen sene
Haziranda zift üstüne mıcır dökülerek yapılmıştı yol, sıcak asfalt değildi.
Yapım ve yayım aşamasında, çalışma yerlerinden geçerken minimuma düşürüyorduk
hızı. Ham yoldan kaportaya yapışan zift, mümkün değil çıkmıyordu çünkü. 3-4 km.
sürüyor, tekerleklerle birlikte ömürlerimizi de törpülüyordu. Silindirle
ezmelerine rağmen kenarlarda kalanlar ayrı gayrı duruyor, hele bazı yerlerde
yığınlaşarak tehlike oluşturuyordu. Yol boyunca koruma bariyerlerinin 2013’te
yapıldığını şimdiden hatırlatayım.
[4] Sözleşmeli
öğretmenler bir sonraki atama dönemindeki kadrolu alımlar için, cari KPSS
puanlarıyla tekrar müracaat edip münhal kadrolara yerleşebiliyorlardı. Bu
Veysel de dönem arasındaki atamayla memleketine gidebilmişti. Geçen sene bizden
üç hafta sonra gelen Cihan Erot da dört ay kaldıktan sonra bu yolla gitmişti.
Biz kadrolular çakılıydık. Seneden seneye gelen puanlarımızın birikmesini ve
zamanı geldiğinde tayin istemeyi bekliyorduk. İlk elde sözleşmeli ters, itici,
soğuk geliyordu bana; ama bu durumu birileri anlatsaydı, önayak olsaydı hiç
tereddüt etmeden sözleşmeli olurdum. Çünkü sistemi biraz tanıdıktan sonra,
genelde kısa süre içinde ikinci şans veriyordu insana. Puanın geçerlilik süresi
(iki yıl) dolana kadar her atama döneminde tercih yapılabiliyordu. O dönem o
kadar sık atama oluyordu ki, sözleşmeli gelenler kalmıyordu fazla. Olgunlar’daki
Göker Özer de böyle gidebilenler arasındaydı. Hatta 2011 seçimlerinden önce,
her kurumdan toplam 300.000 sözleşmeli personel topluca kadroya alınmıştı.
[5] Bizden iki sene sonra aynı köprüde
mayın patlaması sonucu Zap’a uçan askerî araçta (kirpi) iki uzman çavuş şehit
olmuştu. Birinin cenazesi günlerce bulunamamıştı da Ankara’dan gelen özel arama
ekibi uzun uğraşlarla 100m. aşağılarda tespit etmişti. Şakası yoktu suyun. Biz
de giderdik gümbürtüye, gelemezdik de. https://www.haberturk.com/gundem/haber/769581-hakkaride-mayin-tuzagi-2-asker-sehit
[6] Sözüm meclisin
tâ içine, kuytu köşeye sinmişler de dâhil kim varsa onların hepsine: Olsundu,
yok yere harcanan milyarlarca liradan, ölesiye gerektiği hâlde bizim payımıza bir
kuruş düşmesindi, bu da böyle kahpe bir düzendi. Yıllarca söylenmesine rağmen
onlarca öğretmenini mağdur eden yöneticiler az biraz ses yükseldiğinde had
bildirmekte pek mahirdiler.
[7] Nice haklı
olduklarını sonradan anlayacaktık. Çeşme başında gerçekleşen ve sekiz askerin
şehit olmasına, onlarcasının da yaralanmasına sebep olan organize mayınlı
saldırıya daha on bir ay vardı.



Yorumlar
Yorum Gönder