Taklaya geldik (Hakkâri'de 19 Mevsim- 3.7)

Taklaya geldik

                                 

‘Meğer aşağı doğru cipi vurdururken fren patlamış, Bahadır da uçuruma devrilmemek için gözüne kestirdiği, inişe göre sağdaki bir kayaya bindirmiş, cipe bir takla attırmıştı. Müthiş yetenek işte bu! Sevindirici olan, kimsede çizik bile olmamasıydı. Ama bu durum av projemizin kâbusla bittiğinin işaretiydi!’

(H. İhsan Sönmez, Yasak Delme Saati)

 

Veysel’le Selçuk Çimenli’de ev bulmuşlardı kendilerine. Ön ödemeyle biraz toparlatmışlardı eksiğini gediğini. Köprüyü geçip sağdaki mahalleye (8-10 hane) girince hemen sağdaki ilk ev. Pek kullanmadıkları balkona çıkınca Zap’ın dağların eteklerini haşince çekiştirip yırtarak akışını izleyebiliyorduk, bütün sesler kesilse de devam eden uğultu eşliğinde.

 

Yeni arkadaşlar da gelmişti hem okula hem yola. Müdürle bir arkadaş kullanılmayan en üst katta, boş bir sınıfta kalıyorlardı. İlk üç kat yetiyordu eğitime. Fenci Yılmaz, Gürünlü samimi bir arkadaşımızdı. Hasbiydi çoğu işi, hayata karşı fazla hesabı kitabı olmaz, bu yüzden gelen musibetleri de yiğitçe göğüslerdi. Bir süre aynı sokakta çapraz binalarda oturduk. Samet, ara sıra bağlamasını getirir, kulağımızın pasını alırdı. Matematikçi Mesut, sınıfçılar Nihat ve tabii ki Emre Dağdelen. Kitap alışverişi yaptığım, Ahmet Telli hayranı, soyadına yakışır Karamanlı dağ gibi Emre. (F51-F56)

 

Taşbaşı’dakilerle açıkçası çok irtibatımız yoktu. Geçen seneden tanıştıklarımızla merkezde rast gelirsek görüşüyorduk. Soruların çalınmasıyla iptal edilen sınav ertelenmiş, atamalar sarkmıştı. Ara dönemde gelen Mevlüt Deniz ve Demirhan Ergin’le sonraki sene tanışacaktık.

 

İlk günler daha servis ayarlayamamış, Çukurca arabalarına kalmıştık. Gidişte nispeten düzenli saatlerde yerimiz hazır olabiliyordu. Dönüşteyse boş koltuğu olup da lütfedip alacak minibüsü beklerken otostop yapıyor, denk gelene, bizi gözüne kestirene sırayla biniyorduk. Çimenli’nin merkezinin müsaitliği ve köylüden müteşebbislerin girişimleri sayesinde -sadece bilmek zorunda kalanların bildiği- yol üstü lokantası vardı; büyük, nezih ve işlek. Çukurca-Şırnak yolcuları orada da mola verirdi. Tekrar hatırlatayım Hakkâri-Şırnak arası otobüs çalışmaz. Hem yolcu olmaz o kadar, hem de yol yoktur otobüsün gidebileceği. Eziyetli yolculuk olur demiyorum, gerçekten gidemez. Van’a doğru da zorlanır otobüs; ama hem o kadar sarp değildir, hem de yolun yarısına varmadan biter çetin dönemeçler. Şırnak yolundaysa kimi yerlerde ileri geri ne kadar manevra yapsa da dönemeyeceği ölçüde dar ve keskindir.

 

Verandada oturuyor, ses duyunca heveslenip kalkıyorduk. Bilirsiniz otostopun en büyük taktiği bir kişinin parmak kaldırması, durursa diğerlerinin ortaya çıkıp rica etmesidir. Birkaç saat beklediğimiz oluyordu. Şaka gibi değil mi, böyleydi ama. Üslerimiz bu konuda maalesef adım atmıyor, kalem oynatmıyor, kol uzatmıyor, tekerlek döndürmüyorlardı. Makam araçlarıyla senede sadece birkaç sefer gidip geldikleri köy yollarında bizim her gün çektiğimiz çileydi bu.[1] Uzaklığı, terörü, mayını, bombası, taşı kayası yetmezmiş gibi… Arabaya bir binebilsek ne maceralar, ne korkular yaşayacaktık; binemeyince başımıza düşmeyen taşlar sabrımızda çatlıyordu. Elden bir şey gelmiyor, asabiye koğuşundaki kadromuzu daimiye çevirmemize yol açan uzun, sıkıcı, bıktırıcı, aksatıcı bekleyişler sürüp gidiyordu. Bilseydik ki dersten sonra bir saat beklenecek, ona göre kendimize meşgale edinip vakti geldiğinde yola koyulurduk. Böyle belirsizce, saatlerce, sabırsızca oyalanmak zül geliyordu. Oyun mu oynuyorsunuz lan bizle, he! Ha geldi ha gelecek diye en uzak virajdan dönen araçların vadiyi çınlatan seslerine bir solukta ayaklandıktan sonra bize varmadan durmasıyla veya sapmasıyla geri yerimize oturuyorduk. Lokantaya uğrayanlarda yer varsa göz ucuyla kolluyorduk, markete şöyle bir uğrayıp hemen devam etmesini umarak şoförle göz ve söz teması kurmaya çalışıyorduk. Yemeğe oturduğunda hevesimiz az kırılsa da, elde var bir olarak çeteleye yazıyorduk, çabucak doysa da mümkünse gidiversek. Çayı merkezde de içer.

 

Dersler başlamadığından vaktimiz bol, görece derdimiz azdı. Sıcağın tüm sesleri buharlaştırdığı bir ara, arkadaşların araçlarıyla (yalnız bir kişide vardı) yokuştan çatır çutur inmeye başladıklarını duyduk. Okul, lokantaya göre 20 m.lik bir tepedeydi. Lokanta da Zap’a sırtını vermiş, ondan yaklaşık 10 m. yüksekti. Yavaşça yola girdi araba. Binaların Zap’ın sesini kesmesiyle iyice ıssızlaşan yol kenarında tekerleklerin usulca mıcırları ezmesi[2] 50 m.den duyuluyordu.[3] Yüklerini almışlardı, selâm çakıp devam ettiler. İki dakika geçmeden biz de yollanabildik. Kartal; sen de 95 model, ben diyeyim 90. Şoförü tanıdım. Mahalledeki odun deposunun sahibiydi. İyi denk geldi. Bir ay sonra alışverişimiz olacak, kışlar sert. Az daha unutuyordum, yazdıkça aklına geliyor insanın. Veysel’le Selçuk’un yanına bir Veysel daha katılmıştı. Sözleşmeli[4] gelmişti. Bizim Veysel’in hemşerisiydi. O öne oturmuştu, biz üçümüz arkadaydık. Şoför niyeyse delice sürüyordu. Altında Kartal vardı ne de olsa, e Hakkâri dağlarında olmamız hasebiyle zirvelerdeydik de; uçmayacaktı da ne yapacaktı. Tamam, arabayı tanıyordu, ama biz tanışmıyorduk ki. Huzursuz artlarımız koltukta, kemersiz sırtlarımız ayakta, kafesinden firar etmiş yüreklerimiz ağzımızdaydı ilk vitesten beri. Oğul’a varmadan yakaladık diğerlerini, solladık da üstelik.

 

Köyün bitişindeki, Zap’ı besleyen binlerce dereden birinin üzerindeki küçük köprüye girerken yolun daralmasını hesaba katmadı çılgın. Söylememe gerek yok, hem viraj da vardı. Hızını ayarlayamadı. Her türlü kör gözüne gittiğini iyice anladık ve ürkmemiz somut korkuya dönüştü. Karşıdan ‘yol benim’ dercesine bodoslamadan hesapsız gelen homurtulu heybetli tırı niye görmüyordu ki, niçin bu kadar güveniyordu kendine ve uçan teneke antika takasına? Hızını biraz düşürerek virajı almaya çalışıyordu, ama araba sola, Zap’a doğru savrulmaya meylediyordu merkezden kaçarak. Biraz daha çevrilmiş vaziyette tutsaydı direksiyonu, muhtemelen suya uçacaktık taklalar eşliğinde. Ya Nasrettin Hocanın uçmayı öğrenip konmayı beceremeyen eşeği gibi uçurumun kuytusunda nalları dikecek, ya da Buridan’ın özgür irade temasındaki paradoksal eşeği gibi tahtalıköyle eşek cenneti arasında mekik dokuyup geberecektik. Ne de çok seçeneğimiz vardı. Birkaç kere hafifçe düzleyip çevirerek çemberi tamamlamaya çalıştı. Hızını düşürebildi, ama yine de çok riskli girmiş oldu köprüye. Tırcı da sağ olsun, gümbür gümbür geliyordu. Haşarı hırs ve rikkatsizlik kaynaklı aşırı hız ve dikkatsizlik yüzünden az daha bir facia yaşanacaktı. Çarpışmaktan son anda ramak kala kurtulduk, elini uzatsan kolunu kapacak kadar dibinden sıyırarak, rüzgârının şiddetini yutarak atlattık. Akşam haberlerine yetişmese bile, ertesi gün kesin yayında olurduk. ‘Oğul Köprüsü Şehitleri’ diye adımıza anıt da yaparlardı.[5] Hem değil mi, konjonktürel olarak Büyük Zap Şairine (Devrimci Gençlik Köprüsü) nazireli nispetli rakip de çıkardı.

 

Bizimki biraz ayıkmış ve korkmuş olacak ki iyice çekti ayağını gazdan, normal gitmeye başladı. Bu sefer diğerleri önümüze geçti. Arkamızdan olan biteni dehşetle görmüşler ki ısrarla işaret ettiler: ‘Aman dikkat!’ Şoförü düzgün kullanmaya ikna etmenin görece rahatlığıyla, ama gözümüz kulağımız yine tetikte muhabbet ediyorduk. Vali çeşmesine gelmeden kış boyu sarkıtları erimeyen, gölgelik, geniş ve dip bir viraj vardır. Her geçişte dağı biraz daha oyduğunuzu hissettirir, öyle içinden geçer yol. Sonrası bir miktar nispeten düz yokuştur. Çeşmede durmadık. Tam hizasını geçmiştik ki önden Veysel’in ‘ay ay ay ay’ bağırışlarını duydum. Aramızda 70-80 m. vardı. Anlık olay, şoförün arkasında ortaya dönük oturduğumdan hemen göremedim olanları. (Geçen sene servisin ön camına tepelerden düşen taşın oluşturduğu basıncı da, şoförün tam arkasında bütünüyle hissetmiştim.) Yol, yolcu olarak dahi teyakkuzu elden bırakmaya asla izin vermediğinden, ürkekçe neredeyse her an kötü vakalar bekliyorduk zaten. Veysel konuşurken önüne de baktığından her şeyi en başından beri görebilmişti. (Şoförün görüp göremediğini bilemiyorum, çünkü sürüşte nereye baktığından haberim yoktu. Odun kömür hesabı yapıyor da olabilirdi. Şimşeği atlattı diye kimseye can bahşedecek hâle gelmemişti daha.) Köprüden sonra bu tepkisi normaldi. Haykırmalara kafamı uzatıp ileri baktım. Gördüğüm yoğun bir buluttu. İçinden bir araba takla atarak çıktı ve son yaylanışla dört tekeri üzerinde yola konumlandı. İnsan yakıştıramıyor ya, meğer bizimkilermiş. Toz dağılana kadar yetiştik.

 

Yol yeni yapıldığı ve her zamanki gibi yanlar iyice ezilmediğinden, kenara fazla yanaşarak mıcıra kaptırmışlar tekeri. O da almış dağa tırmandırmış kontrolü kaybedilen hükümsüz aracı. Emniyetteyken insanın kulağına hoş gelen mıcır gıcırtıları, bu sefer canlara mâl oluyordu az kalsın. Ayakları suya değen dağın dik eteklerine verevine 6-7 m. tırmandıktan sonra, kayaya toslayıp yola doğru kaymış ve inerken de tek taklayla iki şeritli yolun tam ortasında yaylandıktan sonra düz durabilmişti. Ben tam burada kopmuştum rutinden. O kayaya çarpmasalar daha çok çıkıp takla sayısı artacağından Zap’a yuvarlanmaları işten bile değildi.

 

İnip yanlarına gidene kadar çıkabildiler kendi başlarına. Hepsini inceleyip önceleyip sakinleştirdik. Öndeki hocanın başı kanıyordu. O heyecanla ne edeceğimize hızlıca karar verirken yanlış şeyler yapmak istemiyorduk. Hayatımda hiç böyle kaza yaşamamıştım, mesuliyeti tümden hissederken heyecan ve tedirginlik doruktaydı, ama ilkyardımda önceliğin durumun daha kötüye gitmemesini sağlamak olduğunu biliyordum. Hâlleri kötüydü ilk anlarda. İlk şoku atlatıp biraz kendilerine geldiler, ellerini yüzlerini yıkadılar. Detaylı yoklama sonucu kimsede ağır yara olmadığından herkes sevinmişti. Bizim aracı tahsis ettik, hemen hastaneye yolladık. Denize düşmüştük, başka çare yoktu, sarım sarım sarıldık. Aman dikkatli olması konusunda iyice uyardık durulmuş fırtınayı. Önce önümüzden, sonra ölümden dönmüşlerdi.

 

Arabayı iterek kenara aldık, başladık beklemeye. Bir yandan da jandarmaya ulaşmaya çalışıyorduk. Toplamda yolun yarısında telefon çekmiyordu. Vali (Erdoğan Gürbüz) çeşmesi o kısımlardan biriydi. En yakın, merkeze doğru birkaç km. ileride lokantalar bölgesinde çekerdi. Otostopla gidip aramalar yaptım. Toplamda dokuz aydır görev yaptığımız Hakkâri’ye iki aylık uzunca tatilden geleli daha 4-5 gün olmuştu. Hem evi eşimi aradım meraklanmasın diye hem de karakolu yokladım, ama bir şekilde olmadı. Tekrar, bir güzele rastlamak için çeşme başına döndüm. Üzümcü Karakolunun sorumluluk alanındaydık. O tarafa giden her arabayı durdurup haber vermelerini rica ettik. Kim bilir hangisi söyledi, belki birkaçı çıtlattı da öyle ikna oldu askerler. Gelmeleri 1,5 saati buldu. Söylenenleri anlamaları, emir komutayla karar vermeleri, güvenliklerini alarak konvoyu kurmaları için bu süre makuldü bölge şartlarında. Ölü veya ağır yaralı olmadığından rahat davranmış da olabilirler. Gelmelerinin o kadar ölümcül olmadığını biliyorduk, ama sonuçta feci bir kazaydı ve devletin bir işi de arşiv istatistik tutmak, doğanı öleni kaydetmek, uçanı kaçanı yazıya geçirmek olduğundan haberleri olması gerekirdi. Başta hemen ulaşırlar ve yarım saate kalmaz gideriz diye düşündüğümüzden, uzun süren bekleyiş ıstıraba dönüştü. Çimenli’de zaten beklemiştik bir süre, bunu da sayınca günü tüketmiş oluyorduk.[6]

 

Dört zırhlı araçtan inen askerler tek kelime konuşmadan önce hemen etrafa konuşlandılar, herhangi bir tehlikeye karşı ortamı güvene aldılar. Araçla ilgilendiler. Elektrik bağlantılarını kestiler, yangın ihtimaline karşı. Araba tepeye çıkmakla yetinmemiş, tepine tepine perte de çıkmıştı zaten, hepten kül olmasındı bari. Özellikle uzman çavuşlar bu tür konularda askerlere özgü detayları görme yetenekleriyle tedbiri elden bırakmaz, tam teyakkuz hâlinde işleri hemen avuçlarlar. Sahada pratik çözüm onlardan beklenir. Silahtan da teknikten de anlarlar. Komuta ondaydı. Üsteğmenle de tanışıyorduk. Mıntıkasında görev yaptığımızdan ayrıca ilgileniyorlardı. Silâhaltında değildik ama biz de asteğmendik. Gerçi o zaman aklımızın ucundan geçmemişti bu. Kimsenin bilmesine gerek de yoktu.

 

Merkezden çeşmeye gelirken yüz metre geride soldan güzel bir su daha akar. Üst tarafında küçük yaygılar sererek piknik yapma, pimaş borularla oluşturulan derme çatma tesisatla araç yıkama imkânı sunar. İki suyun başında da küçük bir hareketlilik vardı. Gelen giden bizim arabaya da bakıyordu. Kimisiyle sohbet ediyorduk. Askerler raporlarını tutarak kazayı resmen tanıyıp işlerini bitirdiler. Komutan yolu kestirip duran araçlardan bizi götürmelerini istedi. Zaten seyrek olan trafikte birkaçı doluydu, diğerleri de yavaşladığı hâlde durmadı. Askerle başlarının derde gireceğini mi düşünüyorlardı acaba? Çelimsiz vücudunun ince yüzündeki dar dudağında emanet gibi duran pos bıyığıyla bir kamyon şoförü de inatla retçiyi oynuyordu. Askere nefretli menfi tavrını gayet açık gösterdi. İyi cesaretti a. Oldukça zayıf yapılı, kırmızı tenli, yarı köse ve bebek suratlı üsteğmen çaresiz kalmıştı. Haki fanilalı üstünde rütbesi yazmıyor, omuzlarında çift yıldızı parlamıyordu ya, kamyoncu herhâlde er zannedip kapıyı kapatmasını, yolundan çekilmesini üstenci bir dille, hakaretvari hareketlerle dikte etti. Komutan zaten az olan cılız gücünün olancasıyla kapıyı sertçe kapatmaya çalıştı. Düşük volümdeki gürültüye kimse dönüp bakmadı bile.

 

Askerler karakola dönmeleri gerektiğini, daha fazla açıkta durmalarının doğru olmayacağını söyleyerek gittiler.[7] Kaldık dört başımıza. Neden sonra çeşmeye gelen bir pikapla merkeze gidebildik. Arabayı, daha sonra çekiciyle almak üzere orada bıraktık. İyice yorulmuştuk saatlerdir. Yeni şoför de çılgın çıktı. Uça uça gidiyordu, uyarmamıza rağmen. Nereden bilebilirdi ki, dizlerimizin bağı daha yeni yeni yerine geliyor, kalbimiz ritmine henüz kavuşuyordu. Otobüs yok, minibüs yok, araban yok; rastgele birinin aracına biniyorsun ve o nasıl isterse öyle davranıyor hâliyle. Berbere götüren makam arabası tıraşı bırakıp gelmeliydi, yemektekiyse niye oradaydı ki; tekerini çabuk tutmalıydı.

 

Gulareş Baba’ya odun kömür toplandığını belirten tabelayı[8] geçmiş, asfaltı bitirmiş, parke yola girmiştik. Arıza yapan bir araca denk geldik. Şoförün akrabasıymış, durup yardım etmeye başladı, biz de 7-8 dakika bekledikten sonra başka bir araçla çıktık merkeze. O bölgeden itibaren aslında şehir içi minibüsleri de geçiyordu. Ama otostopla gidebiliyorken niye minibüse binelim ki, hem bazen uzunca gelmezlerdi hem de otostopun tehlikesi yoktu vadideki kadar. Depin’in etrafında da her zaman otostopçular olur. Ya Van ya Şırnak tarafına ya da merkeze… Çevreyolundan yukarı çıkarken ileri baktık ki bizim Süpermen yan yoldan hızlıca anayola atladı. Tamirattan sonra önümüze de geçmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar da karşı aralıklarda kayboldu gitti. Kimdi bu adam, neyin nesiydi, kimin fedaisiydi. O saat yakıştırdığımız adını hak etmişti ama. Her günü yorgun bitiren vadi ve sırasını savan arabadan sonra biz de perte çıkmıştık da hayal mi görüyorduk, oyun mu oynuyordu garibanlarla, film setinde miydik, bu nasıl senaryoydu, o nice teknikti?

 

Hastaneye uğradık. Acilde doktorlar ve polislerle rapor mesaisi içinde bulduk kazazedeleri. İkisini evlerine yollamışlar bile. Diğerleri de ayrılmak için hazırlanıyorlardı. Yoldakini de sayarsak o kadar müşahede yetmişti. Hep birlikte merkeze çıkıp olaysız bir şekilde dağıttık onları da.

 

Yanık çuhalı bir kahvehanede okey pozisyonunda oturup yorgunluk, musahabe ve muhasebe çayı içtik. Öyle böyle akşamı etmiştik. İşler aksamış, neyse ki kimseye önemli bir şey olmamıştı. Bu sefer görüşü kolay olan Selçuk’un uyarısıyla başlarımızı kapıya doğru döndürdük, tahmin edin bakalım kim oradaydı. Pelerinsiz kahramanımız tost ısmarlayacakmış ya bize, kim engel olabilirdi ki; nasip işte.

 

Sonraki günlerde kazacılar, çarptıkları -hayatlarını kurtaran- kayaya korku ve minnet dolu gözlerle uzunca baktılar geliş geçişlerde. Üzerindeki yağ izleri silinmedi aylarca. Mihenk taşı olmuştu artık. Hatırlatıcılık vazifesi yüklenmişti sert gövdesine. Bundan sonra dağların tüm taşları ayrıydı, o ayrı. Hepsinin dilleri lâl olmuştu da, tek o anlıyordu insanları. Sonra çığ tüneli yapılırken, birçok şey gibi o da gitti.

 

Bu kaza her gün onlarcasının olması muhtemel benzerlerinden sadece biriydi. İşin kötüsü kaza yapmaksa, daha kötüsü suya uçmaktır, söz konusu Zap Vadisi olunca. Dersimizi almıştık; isyan eden gururlarının dikleştirdiği boyunlarıyla yükselen dağların ve akan suyun üstüne varmak, mukavemetlerini kamçılayarak artırmaktan başka hiçbir sonuç vermezmiş.



[1] Tıraş olmaya makam arabasıyla gidenleri de duymuştum; bizzat şoför anlatmıştı. Hususi yemeğe gitmeler rutinmiş zaten. Yazık, çok yazık.

Lisede ilçe belediye başkan yardımcısının kızı bizim sınıftaydı. Babasına şoförsüz de olsa araç tahsis etmişler. O da işe giderken uzunca bir kavis çizip kızını okula bırakırdı her sabah. Ay sonunu zar zor denk getirenlerin servislere ya da yolcu arabalarına para yetiştirirken zorlanmalarından ona neydi! Seneden seneye elbise alabilen, tasarruf için ekmek arası peynir zeytinle günü geçirenler ne ilgilendirirdi beyimizi! Fırat’ın kenarında kurt kuzuyu kapmış, kim kaldırırdı ki totosunu yumuşak koltuğundan, deri deriye değene kadar otururlardı! Aynı belediyede dayım güreş kulübünün antrenörüydü. Belediye, her idmanda sporculara araç göndermek yerine dayıma yakıt desteği veriyor, o da kendi minibüsüyle servis çekiyordu öğrencilere. Bir seferinde köylü çocukları evlerine bırakmıştı. Anneannem de köydeydi ve dönüşte o saatte araç yok diye onu da getirmek istedi dayım. Anneannem şartlardan ötürü razı geldi, ama yine de yol ücretini ödedi. Evet, kendi öz arabasına, kendi öz evladının şoförlüğüne para verdi. Çünkü araba kendi malından, şoför kendi canından da olsa; o sırada kamuya tahsis edilmişti. Bazen idareciler kamu malını personellerinin şahsî işleri için kullandırırlar. Sen kim oluyorsun da bunu hak görüyorsun! Demek ki eline daha büyük imkânlar ve yetkiler geçse vay hâlimize. Devlet görevi için gittiği ülkede kendine arazi bakan görevlilerin işlerinden el çektirildiği ülkeler var diye duymuştum.

[2] İnsanı tav eden seslerden biri de budur. Tabii mıcırların ve tekerlerin de fikri alınmalı.

[3] Geçen sene Haziranda zift üstüne mıcır dökülerek yapılmıştı yol, sıcak asfalt değildi. Yapım ve yayım aşamasında, çalışma yerlerinden geçerken minimuma düşürüyorduk hızı. Ham yoldan kaportaya yapışan zift, mümkün değil çıkmıyordu çünkü. 3-4 km. sürüyor, tekerleklerle birlikte ömürlerimizi de törpülüyordu. Silindirle ezmelerine rağmen kenarlarda kalanlar ayrı gayrı duruyor, hele bazı yerlerde yığınlaşarak tehlike oluşturuyordu. Yol boyunca koruma bariyerlerinin 2013’te yapıldığını şimdiden hatırlatayım.

[4] Sözleşmeli öğretmenler bir sonraki atama dönemindeki kadrolu alımlar için, cari KPSS puanlarıyla tekrar müracaat edip münhal kadrolara yerleşebiliyorlardı. Bu Veysel de dönem arasındaki atamayla memleketine gidebilmişti. Geçen sene bizden üç hafta sonra gelen Cihan Erot da dört ay kaldıktan sonra bu yolla gitmişti. Biz kadrolular çakılıydık. Seneden seneye gelen puanlarımızın birikmesini ve zamanı geldiğinde tayin istemeyi bekliyorduk. İlk elde sözleşmeli ters, itici, soğuk geliyordu bana; ama bu durumu birileri anlatsaydı, önayak olsaydı hiç tereddüt etmeden sözleşmeli olurdum. Çünkü sistemi biraz tanıdıktan sonra, genelde kısa süre içinde ikinci şans veriyordu insana. Puanın geçerlilik süresi (iki yıl) dolana kadar her atama döneminde tercih yapılabiliyordu. O dönem o kadar sık atama oluyordu ki, sözleşmeli gelenler kalmıyordu fazla. Olgunlar’daki Göker Özer de böyle gidebilenler arasındaydı. Hatta 2011 seçimlerinden önce, her kurumdan toplam 300.000 sözleşmeli personel topluca kadroya alınmıştı.

[5] Bizden iki sene sonra aynı köprüde mayın patlaması sonucu Zap’a uçan askerî araçta (kirpi) iki uzman çavuş şehit olmuştu. Birinin cenazesi günlerce bulunamamıştı da Ankara’dan gelen özel arama ekibi uzun uğraşlarla 100m. aşağılarda tespit etmişti. Şakası yoktu suyun. Biz de giderdik gümbürtüye, gelemezdik de. https://www.haberturk.com/gundem/haber/769581-hakkaride-mayin-tuzagi-2-asker-sehit

[6] Sözüm meclisin tâ içine, kuytu köşeye sinmişler de dâhil kim varsa onların hepsine: Olsundu, yok yere harcanan milyarlarca liradan, ölesiye gerektiği hâlde bizim payımıza bir kuruş düşmesindi, bu da böyle kahpe bir düzendi. Yıllarca söylenmesine rağmen onlarca öğretmenini mağdur eden yöneticiler az biraz ses yükseldiğinde had bildirmekte pek mahirdiler.

[7] Nice haklı olduklarını sonradan anlayacaktık. Çeşme başında gerçekleşen ve sekiz askerin şehit olmasına, onlarcasının da yaralanmasına sebep olan organize mayınlı saldırıya daha on bir ay vardı.

[8] Hakkâri Türkçesiyle: GULAREŞ BABA AİTTİR, ODUN KÖMÜR ATIN, ALMAYIN







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1