Tanımlıyorum (Hakkâri'de 19 Mevsim- 9.4)
Tanımlıyorum
Varlıklarını
sadece uzaktan bilmekle yetinmek arzusunda olduğum, istikrarlı keder mesaisi yaşattıklarından
tereddüt gölgesini üzerlerinden eksiltmeyip hariç tuttuklarımı saymazsak hocaların
hepsiyle konuşulmaya, yazmaya, anmaya değer mazimiz oluşmuştu. Sabahları
Matematikçi İlhan’ı (Kul) uyandırmak da mesaimin bir parçasıydı. Sadi’nin hem
serviste bir ekmek bitirip hem de kahvaltıda yine en çok yemesi gibi; o da hem
serviste uyur, hem gelir öğretmenler odasında kıvrılırdı yan yana sandalyelere,
bir türlü afyonunu patlatamazdı. Ama çok iyi iletişimi vardı öğrencilerle.
Maviş Gümüş İngilizceciydi. Eşi pilottu, aralarında evli olan tek oydu. Bir
sene çalışıp eş durumundan gidecekti. Annesiyle kalıyordu merkezde. Artvinli
olduklarından teyzeyle çok iyi anlaşıyorduk, babaanneme benziyordu. Bu son iki
kelime aslında o kadar uzun ki. Nasıl anlatsam bilemiyorum. İki sene dolmadan
öleceğini bilseydim, çocuklar gibi sırtımda taşıyıp parklara götürür, zaten iki
etmediğim dediklerine fırsat bırakmadan dünyanın bütün imkânlarını sunmak
isterdim. Bu satırları gözler nemlenmeden yazabilmek mümkün olmadığı gibi sizin
de elinize mendil almanız gereksin isterim.
Fikret
Yel teknoloji tasarımcıydı. ('Ee, ne yapalım yani.' Nasıl ne yapalım, iki dakika duygusallaşmaya da
izin vermiyorsun Fikret ya, niye girdin ki sen şimdi araya. Senin de
doyamadığın babaannen olsaydı yapmazdın bunu. N’oldu üzdüm mü seni? Şaka be
Fikret, senin kibar ve nazik tarafınaydı bunlar. Hep Zap ıslatacak değil ya
sayfaları. Neyse devam edelim.) Din derslerine de girerdi. Bilgisayar
işlerimizi, internet bağlantılarımızı artık ona emanet etmiştik. Sessiz, eve
dönük biri olarak hatırımda yer etti. Sınıfçı Ömer Furkan Yılmaz, öğretmen
çocuğu olarak gayet iş bilen, idareci yapıdaydı. Sosyalcimiz Hakkârili tek
kadrolu hocamız Emrullah Gür’dü. Ben nasıl sıkı Harranlıydıysam, o da sıkı
sendikacıydı.[1] Milleti
kesinlikle bunaltmaz ama haklarından da taviz vermezdi. Müfettişle toplantıda kılık
kıyafet konusunda atışan gayet tabii oydu. Elif Sönmez diğer matematik
öğretmenimizdi. Sessiz sakin, çalışkan, gayretliydi. Örtülü olduğundan biraz
tedirgindi başlarda. Benden aldığı sözle güveni yerine gelmişti. Birisi bir şey
derse ilk ben konuşacağım, demiştim. Neyime güveniyorduysam.
Ömer
Topraktepe sınıfçıydı. Giyim kuşamı en derli toplu olanımızdı. Tahminime göre
başak burcu olabilir. Çalışmalarında da görülüyordu aynı titizlik. Tuba Biber
hazırlıklarıyla göze geliyordu. Aynur Afacan’la iyi ikili olmuşlardı. İkisi bir
araya geldiler mi estetik değeri de olan güzel işler çıkarıyorlardı ortaya. Müyesser
hoca bu sene yanına birini alacakken, hatır gönül dinlemeyip merkeze
görevlendirme gittiğinden onun yerine gelen Sevim Satılmış çocuklarla arası çok
iyi, oyun alanlarını en güzel şekilde kullanan, malzemelerden yepyeni şeyler
üreterek oyun çocuklarıyla birlikte bizi de şaşırtıyordu.
Geldik
sözünden çıkmamaya gayret ettiğimiz Türkçenin öğretmenlerine. Aslıhan Ölmez ve
Seher Yıldız. Seher hoca, ürkütmeyen sakinliğiyle güven adasıydı. Konuşması
insanı ikna ederdi ses tonundan ötürü. Yavaş, zayıf, kibar, yardımsever,
saygılı, ketum, mesafeli ve içe kapanık (ya da içe açık)… O ne kadar sakinse
Aslıhan bir o kadar cevvaldi. En ufak adımda gelip görüşür, fikir alır verir,
sert ama yapıcı tavırlarıyla beni de işe koşardı. Babası seçim arabaları hazırlıyordu
memlekette. Kendisi de anlıyordu. Megafon istemiştik kendisinden, onu
gönderemedi ama Mart 2014 seçimlerinden sonra her şeyiyle ses sistemi hediye
edeceğini taahhüt etmişti. Göndermişti de. Bir amfi, iki orta boy hoparlör,
birkaç mikrofon… 23 Nisan’da en büyük masrafımızdan kurtulmuştuk. Normal
zamanlarda da sürekli kullanıyorduk. Beş kuruş para almadığı gibi, kargoyu da
kendisi karşılamıştı. Hayli kârlıymış seçim arabası giydirme işi, gönderdiği
devede kulak kalıyormuş. Sene başında Aslıhan’ı getiren babası arabayı ona
bırakacaktı. Birkaç kişiyle birlikte gidip geleceklerdi köye. Haftası dolmadan
Hakkâri istasyonlarındaki mazotlar bile arabaya zarar vereceği düşüncesiyle
geri götürmüştü. Ama sebep başka da olabilir. Gerçi Aslıhan hiçbir şeye bana
mısın demiyordu ama Hakkâri’de her gün Zap kenarından yol gitmek tehlikeli
olabilirdi. Bakınız nasıl ki vadi boyunca dağlar yerine daha çok ütü tutmaz
Zap’tan bahsediyorum, öğretmenler arasında da bu sırayı Aslıhan tabii ki
almalıydı, öylede oldu sanırım.
Fencimiz
Sultan Yılmaz’dı. Hep bir laboratuarın eksikliğini hissederek ama bunu telafi
de ederek çalışıyordu. Çimenli’deki laboratuarı görseydi görevlendirme
gitmesine gönlüm razı olmasa da bir şey diyemezdim herhâlde. Elif hocayla birlikte
o da kapalıydı. Aynı tedirginliği duyuyordu. Bu güvercin teyakkuzu hâlleri bir
ay kadar sürdü. 8 Ekim 2013’te kamuda başörtüsüyle çalışma yasağı kaldırıldı.
Bir konumuz daha düze çıkmış, kafamızda yer etmekten kurtulmuştu artık.
Erkeklerin tamamen serbest gidip gelmeleri için bir sene daha beklememiz
gerekecekti.
[1] İki öğretmen bir araya geldiğinde sendika kurarlar, üç kişi olduklarında en az iki partiye ayrılırlar. O bunlardan farklıydı, samimiydi bence.
[2] Yukarıda anmak
zorunda kaldığımdan ve şunun için söylüyorum:
Hayatta hem onların bir daha karşıma çıkmamalarını, hem de o tıynette
insanların yanıma yöreme yanaşmalarını sağlamak için elimden geleni yapacağım.
Normalde de pek kibar sayılmam ama şimdilik daha kabaca söyleyeyim: Aptallar
öfkelenince kendilerini belli etme fırsatı buldukları için sevinirler. Haklı
çıkmanın aşağılık tatmininden vazgeçmeyen beleşçiler kötümserlikte ısrarcıdır.
Kirli duygudur hırs, insanlıktan çıkarır.
Yorumlar
Yorum Gönder