Tecrübesizlik mevsimi- İstimlâkin bedeli istiklâl (Hakkâri'de 19 Mevsim- 9.1)

    Tecrübesizlik mevsimi


            İstimlâkin bedeli istiklâl

2013-2014 sezonunda her zamanki gibi yine, yeni, yepyeni iki önemli meselemiz vardı. Kadrolu öğretmenler ve kadrolu okul inşaatı. Tatilden döndüğümüzde bilmediğimiz okul tadilatı gibi sürpriz beklemiyordu en azından. Kör topal da olsa rutinin sıkmadan devam etmesi bazen diğerine göre nasıl yüce nimettir bilemezsiniz. ‘Hiçbir şey elde edilemez, elde edildiği düşünülen bir şey varsa o da elde edilen olamaz.’[1] Aklımı uzun süredir kurcalayan sular durulmalıydı artık, yeterdi. Hani derin nefesler almak istersiniz ama ciğerlerinizi bir türlü tümüyle havayla dolduramazsınız ya, işte hayatıma kolayca teşmil edebileceğim bu hâli yine her gün yaşıyordum. Eşiği aşalı çok olan, artık acıya dönüşen sol omzumdaki[2] dayanılmaz iğneli ağrılara karşı şerbetlenmiştim. Beytullah köye yerleştiği için merkezdeki işler bana bakıyordu. Millî Eğitime gittiğimde tam on beş kadrolu öğretmenin kararnamesini tutuşturdular elime. Bu da neydi, afallamıştım birden. Hem seviniyor hem sayının çokluğu karşısında şaşırıyordum. En hafif deyimle şaşırtıcı olan inanılmaz gariplikler peşimi bırakmıyordu. Geri zekâlılarda zaman zaman ortaya çıkan uyanıklık bazen bana da gelse bile, -laf aramızda- zekâsı parlak insanlara musallat olan türlü çeşit belaların mağduru oluyordum.

 

Bir yanım da sürekli inşaat emlâk bürosundaydı. Projeye onay çıkmış, istimlâk ve yıkımın peşine kollar sıvanacaktı. Eski okul ve şu an kullandığımız eski sağlık ocağı binası arasında birer ev, bakkal, ahır ve araba garajı vardı. Üç kardeşin ortak malıydı mıntıka. Anlaşma günü hâkim geldi, bakkalın önündeki küçük beton alana masası bilgisayarı yazıcısı ve kâtibiyle kuruldu. Yeşilçam filmlerinden farksızdı sahne. Bizim şube müdürü ve memurlar sadece şahitlik ediyorlardı. Bugün top hâkimdeydi. Hatırı sayılır kalabalık toplanmış, özellikle ilgililere de duyurularak dikte ettirilen açıklamaları dinliyordu. İlk defa bu raddeye gelmişti işler, geri dönüşü yoktu. Daha önce kapanın elinde kalan araziler kıymete binmiş, göze gelmişti.

 

Aradan biri itiraz etti. Âşık olmayan insanlara mahsus o aklı başındalıkla ‘benim de hakkım var, ismim niye yok’ cümlesini beton bloklar gibi orta yere bıraktı. Kurnazlık kisvesiyle yalan, iki ayak üstünde dikiliyordu. Konulara kayıtsız insanların bile dikkatini çekmiş, çapraz muayene altında rahatsız olmadığını hissettiren bakış ve tavırlarla tepkileri ölçüyordu. Hem ikna edemediği akrabalarınaydı bu itiraz, hem de hâkime. Belli ki uzun uğraşlarla ikna edilememiş, harazaya hazır müdanasız akraba, toprağın para edeceğini anlayınca sözün de para ettiği şu vakitte oyunu bozmuştu kendince. Gereksiz ayrıntılandırma çabasına girmeden kolayca içinden çıkabileceği işin sarpa sarma ihtimaliyle karşılaşan hâkim de şaşırdı, kendisine haber verilmemişti. İşlemleri durdurdu, alargadaki tekinsiz gemilere karşı, kıyıda alesta durarak neler olup bittiğini sordu. Diğerleri ‘onun hakkı yok sayın hâkim, siz devam edebilirsiniz’ deyince adam yeni baştan, bu sefer üst perdeden sürdürdü söylemini. ‘Aranızda anlaşın işimize bakalım’ diye kızdı tek başına belirleyici ve caydırıcı gücüyle ortama hâkim olan hâkim. Bunlar bir köşeye gidip adamı yeniden ikna etmeye çalıştılar. Zor yoluyla ifadelere pabuç bırakmıyor, daimi ve saçma eğilimiyle bir türlü hizaya gelmiyordu bizimki. Hâkimin -bence blöf- bıkkın tavırları ve işi bozabileceğine dair tehdide benzer sözleri mecburen yumuşattı ortakları. Sevmemek ve her şeyinden doya doya nefret etmek için yeni bir bahaneleri olmuştu. Olayların korkunç dokusuna daha fazla bulaşmadan kızgın kızgın geldi hepsi masanın etrafına. ‘Tamam hâkim bey, onu da yazın.’ ‘Olduğu gibi almaktan başka bir şey yapmayan grotesk ve tiksindirici mukallit zihinsizlik’ iş görmüştü. ‘Delice, sürekli ve hatırı sayılır kararlılıkla çatışma için gerekli tüm şartları sağlayıp muhatabını kuşatan, kıran, daimi tehlikelere sevk eden, yavaş da olsa kaçınılmaz şekilde geri çekilmeye zorlayan tavır’ galip gelmişti. Anlamdan yoksun sonuçların ikna ediciliğiyle ardından gelen erozyonu anlamamış gibi yapıyordu. Patolojik komün yaşamın üyesiydi sanki.

 

İsimler tamamlandığında sözler karara bağlandı, öncesinde vaat edilip üzerinde anlaşılan, değeri bilirkişi tarafından belirlenen meblağ hem rakamla hem de yazıyla belirtildi, belgeler düzenlendi, yazıcı çalıştı, imzalar atıldı, ayranlar içildi, eller kavuştu, önce bedenler sonra da hâkim ve ekibi köyden ayrıldılar. Şimdi sıra geldi pürüz çıkarana höykürmeye. Herkes ters ters bakıyordu. Meselenin aslı neydi peki? Şuydu: Mevcut bölgede bunun da odunluğu varmış, bakkala satmış. Şimdi diyor ki ‘ben briketi, yapıyı sattım, toprağı satmadım ki.’ Ucuzu ucuzuna elinden çıkarttığı, bu, zaten küçücük olan yer, şimdi kıymete bindiğinden ufak da olsa menfaat elde edebilir miyim diye çıngar çıkarıyordu. 70.000 liradan ona da birkaç bin lira verdiler, mesele kapandı.

 

Yahu baksanıza, az kalsın bizim köye okul yine yapılamıyordu. Eskiden niye yapılamadığına dair ne anlatsalar artık inanırım. Ama hâkimin net tavrına rağmen mesele yine çözülmeseydi, o köye daha ilelebet ne okul yapılırdı ne herhangi bir hizmet alabilirlerdi. İşte siz ne kadar isterseniz isteyin, bir küçük çapak kanamaya, mide bulandırmaya yetiyor.

 

O kadar tantanaya gerek var mıydı? Resmî işlemler bittiğinde dozer gelip dev kepçesiyle bir solukta darmadağın etmişti, dayanıksız cılız yapıları.



[1] Yanı sıra bence insan herhangi bir düşünce de ileri süremez. Kendi kurduğu cümlenin önüne ‘bence’ de getirilmez ayrıca. Bence böyledir yani, sizi bilemem. Neyse, omuzlarını çürütürcesine yüklenen ve gücü yetmediğinden külçeleşen düşüncenin ağırlığıyla eğilir ve ezilmemek için geri kaçtığında fikir ileri atılmış gibi gözükür. İnsan tarafından atılmaz, kendi atılır.

[2] Niçin sol omzum kopacak gibi ağrıyordu peki? Şöyle: Sol tarafım pek nadir sızladığından, kalbimin yapamadığı bu işlevi üstlenmesi için kırılıp incinmiş meğer daha çocukken. Önce kendi incinmiş, sonra üzerlerine eğildiği başkalarının dertleri incitmeye başlamış garibimi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1