Teftiş bahsi (Hakkâri'de 19 Mevsim- 6.3)
Teftiş bahsi
İlk sene geldiğimde kiralık evde görev yaparken haftasına müfettişler
geldi. Sonraki senelerde ilk kime uğradılarsa, burgulu çaresizliklerle sinirleri alınmış kaybedişlere
teslim olmamak için birbirimize haber veriyorduk. Ama daha yeniydim ve çat kapıydı her şey gibi.
Diğer hocalar derse girdiğinde benimle idare odasında görüştüler. Kadrolu
olduğumu öğrenip köyden kaçmak için çabalamayacağıma kanaat getirdiklerinde
daha ciddi ve samimi konuştular. Ücretlileri denetlemem ve okulda disiplini
sağlamam gerektiğini vs. anlattılar. ‘Okul derken’ dedim. Hangi okuldan
bahsediyorsunuz? Bir ders saatini aşkın konuştuk. Herkese yaptıkları gibi birkaç
sayfalık dosyayı tutuşturdular elime. Yaklaşık 80 madde vardı listede. Baştan
aşağı okulda olması, yapılması gerekenler sıralanmıştı. ‘Sen şimdi bunlardan
ürkme o kadar, bakıp incele yapabileceklerini yapmaya çalış, bir daha
geldiğimizde yine görüşürüz,’ dediler. İlk görüşmemiz karşılıklı anlayış
içerisinde gerçekleşmişti. Ekip hâlinde dolaşıyorlar, acele sorulara dosdoğru
ve tatmin edici cevaplar istiyorlardı. Diğer köylerden birindeki arkadaş hasta
olduğundan okula gelememiş, ama idareten bir şey olmaz diye hastaneye de
gitmemişti. Müfettişler gelip bulamayınca aramışlar, ortada öğretmenle birlikte
rapor da olmayınca soruşturma açılmış, iki ay uğraşmıştı.
Sonraki aylarda tekrar tekrar görüştük, iyice tanıştık kendileriyle. Selçuk
ve Veysel’e de uğruyorlar, çalışmaya teşvik ediyorlardı. Sınıflardaki durum
hakkında da konuşuyorduk, öğrencilerin durumu hiç iç açıcı değildi, neler
yapılabilirdi? Sonra bir taktik keşfettim. Geldiklerinde onların söze
başlamasını bekliyor, lafın münasip bir yerinde dalıp okulun eksiklerini,
ihtiyaçlarımızı dillendiriyordum. Böyle başlayınca bu sefer kirişi kırdıklarını
gördüm. Çömez müdür yetkililere bu kadar yüklenmek yerine gözleriyle bizzat
gördükleri durumu merkeze rapor edip işleri oradan çözmeleri gerekiyordu çünkü.
Martta adaylık seminerleri için hafta sonları kurslara devam ettik.
Memurluk ve millî eğitim kanunları, okullarda karşılaşabileceğimiz durumlar,
Hakkâri’ye uyum dersleri vardı. Bunlara da şube müdürleri ile müfettişler
geliyordu. Teftiş kurulu başkanı Kemal Seyitoğlu, soyadından da anlaşılacağı
üzere Taşbaşı’yla irtibatlıydı. Babacan üslûbuyla kırıp dökmez, kendini
saydırmasını bilirdi. Müdür yetkili de olduğumuzdan bizi daha çok tanıyorlardı.
Ekmek tuz ortaklığımız oluyordu geldiklerinde. Diğer öğretmenlerle sadece
sınıfta soğuk savaş sırasında karşılaşıyorlardı. Bize geldiklerinde sınıfları
dolaşana kadar saatlerce konuşma imkânımız oluyordu.
İkinci sene Çimenli’de çalışırken sınıfta teftiş geçirmiştim. Falsom yoktu
sanırım. Dosyam tamdı, çocuklar da sorulara güzel cevaplar vermişlerdi. Yalnız
tahtada February’deki büyük F’yi e’yle birleştirmişim. Üniversitedeki hocama
kadar soruşturdu müfettiş. Ben de biliyordum, F birleşmiyordu kendinden sonraki
harfle. Ama değer miydi öğretmeni sırf bu sebeple öğrencilerinin içinde küçük
düşürmeye, üstelik ortada dolacak fındıkkabuğu da yokken.
Çimenli’den sonra sadece anasınıfı, 1 ve 2’lerle butik okulumuzda güzelce
çalıştığımızdan hayli iyi gitmişti denetleme. Ama sonraki sene müdür vekili
olduğumdan kazın ayağı değişmişti. Hem öğretmenlerin ve öğrencilerin durumları,
hem idaredeki işlemler ve gidişat, binadaki aksaklıklar falan derken hayli
terlemiştim o gün. F’ci müfettişti yine, yanındakiler de yeni gelmişlerdi. Berbat
ötesi durumumuzu göz önüne almadan bombalıyordu. Ben de -pek ikna olmasa da-
her sıkıştığımda görevi isteyerek almadığımı, hemen şimdi hiçbir evraka
dokunmadan teslim edebileceğimi söyleyerek maruz kaldığımdan kendimi mazur
göstermeye çalışıyordum. Kimseye eyvallah etmiyordum. Ne yalvarıyor ne de geri
duruyordum. Alın buyurun durumumuz budur. Sanki ben müstakil devlettim, sanki durumdan
camia olarak hepimiz sorumlu değildik, sanki ben keyfe keder böyleydim! Plansız
programsız 350 öğrenciyi ve ardından geleceği muhakkak olan müstakbel sorunları
yığınca köye, başlarına da gönülsüz iş bilmezi koyunca hâl ve gidişat aksıyordu
elbette. Benim odadan (değil tabii, Beytullah’la ortak kullanıyorduk iki
dönümlük odayı) çıkarken notlarını düzenleyen diğer arkadaşına, garip resmî bir statü kazanan, perde perde don
değiştiren sesiyle ‘yedi beş’ dedi. Amanın, eyvah, lan nedir, nasıl kriptolu şifredir bu! Beni
bırak, arkadaşı bile anlayamazdı, hemen birkaç kriptoloji ve enigma uzmanı
getirilmeliydi. Yani evet 75 vermişlerdi, ama ne gerek vardı bunca tantanaya. Aldanışın ne büyük bir nimet
olduğunu bilenlere kök söktürmeye mi çalışıyordu ne! Bunca telaşla çırpınarak
bir şeyleri oldurmak için kendini yiyip bitiren bîçareleri, olanca
sükûnetleriyle izleyen, merhamet ve binlerce yılık vakarlarıyla izleyen sadece dağlardı,
diğerleri ensemizde boza pişirmek için sırada. Gururlandırmasa da tatmin eden işler yapmaya çalışıyordum. Hata bulmaktan yorgun düşmelerini
bekleyen tuhaf ihtiyatlılıkla savmıştım (baştan değil ama) günleri. Şartların aleyhime
olması karşılarında iyiliğime halel getirmiyordu nasılsa. İşlerine engel olmak
gayesi gütmeyen esnek bir siyasetle göğüslüyor, normal hayatta rastlamanın
oldukça ilginç geleceği, kendimi aynada görüp de şaşıracağım eğilimlerimi fark
ediyordum. İşlerde kırtasiyeciliğe pek önem verenler karşısında bıkkınlık ve
umursamazlığı atıyor; çalışma bilinci ve iş şuuruyla belirgin cana yakınlık ve
samimiyet kuruyordum. İşlerden başımı kaldırabildiğimde şehirde olamasa da
kendi içimdeki daracık sokaklarda başıboş, gayesizce kaybolduğum nadir anlarda ancak
elde edebildiğim ayrıcalıklı sahipsizlik, kendince bir başınalık bana yeterdi.
Son senemde ücretli-kadrolu oranı tam tersine dönmüştü. Bu sefer de
kadroluların adaylık durumları başta olmak üzere ve yine bildik mevzularla
geçiyordu teftişler. Kazanmaya
hevesli, şimdiden bakınca gözüme ayrı ilginçlik abidesi olarak gelen kalabalık
ekip yüzünden diğerlerine kıyasla hayli belirgin bir devinim kazanıyordu
ortalık. Bir arkadaş sendika
kararıyla sivil geliyordu okula. Onunla epey tartışmışlardı. Bana da vazife
biçmişti bu durum hakkında. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu, baştan hâlledilmesi
gerekiyordu işin ki bence hiç de gereği yoktu. O arkadaşı tartışmaların
göbeğinde kendini hakkıyla müdafaa ettiğinden şimdi burada bir kere daha tebrik
ederim. Aday öğretmenlerden bazılarının da başları örtülüydü. Benim için zaten
sakıncası yoktu, zaten işler de gevşiyordu kılık kıyafet konusunda. İstanbul’a
tayinim çıktığında ödemelerin yanında bir de takım elbise almam gerekiyordu
birkaç tane. Doğru düzgün hiç elbisem yoktu. Uyarlayıp giyiniyordum Hakkâri’de.
Müdür yardımcısını gömlek dışarıda, kravatsız hâlde görünce rahatladım. Sonra
işlerin hepten sivile döndüğünü anlayınca yaklaşık 2000 liralık harcamadan
kurtulmuş oldum o sıkışık dönemde. Şu an tarihler 16 Ocak 2021’i gösteriyor ve
gardıropta bir takım elbisem bile var mı yok mu bilmiyorum. Belki vardır, onun
da bedeni uymaz. Geçmişten günümüze kıyafetlerin
sivilleştiği serbestleştiği doğrudur. 1930’lardan itibaren göz önünde olan
siyasîlere baktığınızda bu değişimi gayet rahat görebilirsiniz. Memuriyette de
2014 Eylül’ünde iyice ucu açıldı bunun. Ama tabii mini etekle, yırtık
pantolonla, bir aylık sakalla gelenler de oluyor artık. Sonra bana niçin
idareci olmaya çalışmıyorsun diyorlar. Kardeşim ben gördüm idareciliği, boş ver
size kalsın müdürlük de yardımcılığı da.
Yorumlar
Yorum Gönder