Uçak kaçırdık (Hakkâri'de 19 Mevsim- 6.5)
Uçak kaçırdık
Bu aradan sonra Hakkâri’ye dönmek için havalimanına gitmiştik. Ulaşlı’da
evin tam önünden geçen yoldan biniyorduk arabaya, doğrudan limana götürüyordu.
Her zaman 8 arabasıyla gidiyor, 10’da orada oluyor, valiz teslimi giriş falan
derken 12.05 uçağına yetişiyorduk. Kayınvalidem de Ümraniye’den geliyordu her
seferinde uğurlamak için. O gün 6 arabasına bindik, uçuştan önce daha çok vakit
geçirebilmek için. 8’den 11’e kadar epey vaktimiz vardı. Ama ne olduysa -hep
öyledir aslında- vakit hızlıca geçmişti. Uçak açılmış, sıraya çağırıyorlardı. O
dönem hâlâ internetten yapmıyordum işlemleri. Akıllı telefondan barkod
okutanlara hayretle bakıyordum. Oysa sene başında ben de bir tane edinmiştim.
Gerçi yarım akıllıydı ama olsun, bir barkodu okutabilirdi hiç yoktan.
Valizle sırada beklerken çok yavaş ilerliyordu kuyruk. Bizimkiler dışarıda
duruyor, sıra gelince yanıma geleceklerdi. Daha önce birilerinden görmüş
olduğum gibi uçağımız kalkacak acelemiz var diyerek önlere doğru geçtim. Ama
içim içimi yiyordu, ne vardı o kadar oturacak, kalk gir sırana da hâlletsene
işlerini. Başka uçak yolcularının da acelesi varmış, taktik pek işe yaramadı,
ama beş on kişi öne geçmiş olduk yine de. Artık daha fazla beklemeden hızlıca
çıkış kapılarına giden cihazlara yöneldik. Orada da kuyruk vardı aksi ya. Yılan
gibi dönerken daralıyordum geç kalacağız diye. Yapacak bir şey yoktu, bu
saatten sonra akışa teslim edecektik kendimizi. Kuyruğu bitirip cihazlardan
geçerken el çantasını açtırdı polis. İçinde reçel, konserve vardı üç kavanoz.
Kayınvalidem getirmiş gelirken. İllaki ‘çıkaracaksın’ diyor, başka bir şey
demiyor. E haklı tabii. Güleç yüzlü gençten biriydi. ‘Kameralardan bizi de
izliyorlar abi, mümkün değil geçirtemem.’ Aslında daha önce geçirmişliğimiz
vardı bu tip şeyleri. Bir yandan polise hak veriyor bir yandan da salacak diye
ümitleniyordum. Ölesiye acele etmem gerekiyordu, kuyruktakiler beni bekliyordu
çünkü. Kararımı verdim, hâlen bariyerlerin arkasında bekleyen kayınvalidemle
göz teması kurup kavanozları götürüp teslim ettim.
Çocuklar cihazdan geçmişlerdi. Geri geldiğimde mecburen tekrar kuyruğa
girdim. Emin olanları
dahi tedirgin edecek şekilde, ayaklarım denizyıldızı vakumları gibi minik minik binlerce
adım atarak hızlandırmaya çalışıyordu akışı. Tam tersi kaplumbağa hızıyla ilerliyordu
insanlar. İşlerini tavsatan benden kime neydi? Aylaklar ve acelesi olmayanlar toplaşmışlardı sanki
inadına. Aynısının bir kez daha
yaşanmasının olanaksız olduğu olayları hızlandırıp oldurmaya çabalıyordum. Daha önce görmüştüm bu durumda kalanları,
tek tek onları hatırlıyordum, senaryoda ismim geçmemesi için bir bilet parası
daha verebilirdim.[1]
Kuyruk bitip cihazdan geçince arkamıza bile bakmadan hızlıca kapılara
yöneldik. İşe bak sen, terslikler üstü üste gelecek ya; en sondakiymiş. Koş Lola koş. Kör olası tedirgin acarlıkla, bir elimde çocuk bir omzumda laptop, el
çantası eşimde can havliyle koşturuyoruz. Dışarıdan nasıl gözüktüğümüzü
tartıyorum safça. Her gün rastlanan sahnelere bizim dışımızda kimsenin
umursadığı yok, benim o adamı küçük bir detay olarak arkamda bırakmam gibi.
Neyse kan ter dışımıza çıkmadan palas
pandıras vardık bankoya,
adımızı söyledik. Görevli gayet soğukkanlı ifadelerle donuk donuk yüzüme bakıp sadeliğiyle neredeyse soylulaşan
bir cevapla uçağın kapandığını, girişlerin bittiğini söyledi. Nasıl, nasıl yani? Müstehzi olmayan dudaklarında,
sözlerinin dümdüzlüğünün aksine kendinden emin abartılı eklemelerle zarif bir
eğri oluştu. Laftan yana zengin olmasına gerek duymayan üstencilikle, acının tadına varmamış, ölüme
henüz uzak ve dayak yememiş insan arsızlığını zırh yaparak ilave etti: ‘Evet, şu andan itibaren
giremezsiniz.’ Verebileceğinden
fazlasını isteyenlere karşı kararlı çehre, parlak ve cesur gözlerle savurduğu onaylama ünlemleri ok gibi yağıyordu
üzerimize. Safdil meraklı bakanlara karşı adil ve açık bir insana benziyordu. İşlerini
bitirmiş, istim üzerindeydi. Mesleğe yeni adım atmış acemi değildi belli ki, fazladan
ve faydasız sakınımlara gerek görmüyordu. Muhalifini
böylesine uç bir durumda terk etmeyecek kadar efendi değildi.
Akla
yatkın şeylerin akla karşı reddetmesi güç tezler ürettiği yer burasıydı. Hâlâ yaşananlar gerçek mi
değil mi diye düşünüyorum. Kesin
bir sessizlik hâkimmiş gibi sadece uğultuları kabul eden kulaklarıma
inanamıyordum. Pek belli olmayan inanmazlıkla bunun şaka olmasını umuyordum. Etraftan birileri çıkıp
alkışlarla açıklasalardı durumu, o sırada kapılar sonuna kadar açılsaydı da, bütün
davranışlara yön veren rahata erme tutkusuna kavuşsaydık. Adımızı anons etmişler birçok kere. Hiç
duymadık. Geç kalma heyecanıyla neyi duyuyorduk ki acaba. Dikkatsiz olanların içine dâhil
olmasına izin vermeyen biteviye ahenkteydi işleyiş, ayak uydurmak zorundaydık.
Bir duvara dönüşmüş cam kapıya bakıyorum, bir körükten daha ayrılmamış
uçağa. Birazcık hatırlı kişiler olsaydık o kapı ardına kadar açılırdı, bir
yandan da buna yanıyorum. Meğer uçağın daha ayrılmama sebebi bagajdan bizim
valizi indirmeleriymiş. Ya valizsiz gidelim, o sonra gelir arkadan dediysek de
dinlemediler tabii. Sırtımdan daha ne kadar vurabilirlerdi ki, tuş olmuştum,
pes edip istemsizce arkamı döndüm. Şanslı olduğu için hâlâ elimde duran çocuğu
annesine teslim ettim sakin kalmaya çalışarak. Laptop o kadar şanslı değildi, insiyakî
hareketlerle koltuklardan birine fırlattım. Lüzumsuz dellenenler gibi kafam az daha gidik olsaydı bilinmeyene uzanan bir yolculuğa
çıkıp çocuğu da atar mıydım
diye çok korktum sonraları.
En başından beri görevliye de şaşıyordum, karşısındakinin nasıl
davranacağını bilmeden uçağı kaçırdığını ve artık giremeyeceğini söylemek için
her sabah yürek mi yiyordu. Tamam, her yer kameralar, toplumsal sigorta ve
sosyal haklarla doluydu. Ama karşıdan canhıraş koşturup gelen birine o kadar basit
kelimelerle, altyapısını hazırlamadan bunu nasıl söyleyebiliyordu. Elbette her
gün yaptığı işti, sosyal yardım görevlisi gibi kimseyi ikna etmesi
gerekmiyordu. Ama ilk defa uçak kaçıran birinin istemsizce keçileri de
kaçırabileceğini düşünmüyor muydu acaba? Uzanabileceğim, emniyetsiz bir
mesafedeydi sonuçta. Yakasına yapışıp kafayı çakabilir, çift dalarak aparkatlarla
yumruklayabilirdim. Sinirli bıçkınların yapmaması işten bile olmayan hareketler
işte. Ben hıncımı laptoptan çıkarmayı seçmiştim. Dağılan varlığımızı
toparlamaya çalışıp yenilgi şartlarını kabullenirken içimden küfürler ede ede,
süne süne geri döndük tabii.
Şimdi kısa bir hesap yapalım. Muhabbeti kısa tutsaydık, valizi verirken
daha ricacı olup önlere geçmeye çalışsaydım. Ya da en çok içimi acıtan, o
kavanozları orada bırakıp yoluma devam etseydim. Evet evet, bütün yanlışlık
oradaydı. Niye bırakmamıştım ki, acımıştım emeğe. Bir koşu gidip dönerim diye
düşünmüştüm. Oysa havalimanlarında herkesin acelesi vardı ve görevliler
kesinlikle tavizsizlerdi. Etrafımı görmeden, sesleri duymadan yürüdüğüme
eminim. Otomatik sistem devreye girmiş, götürüyordu, sürüyordu beni. Etrafı kayıtsızca süzerken yığılıp kalabilirdim de.
Sonunda
acı gerçeğe teslim olup geri dönmekten başka çaremiz yoktu. Küçük insanlar olduğumuzu ara ara
belirtiyorum. Sıradaki uçağa bilet alamamak da buna dâhil olsun bakalım. Aşağı
katlardan bir yerden valizi geri aldık, çıktık binadan.
Böyledir
işte, acımasızca kapalı olan hava üstümüze çöküyordu, otobüslere doğru giden eşime, bir de onunla uğraşmayalım,
atlayın taksiye bir an önce uzaklaşalım buradan, dedim. İçimizde köpüren ama varlığı bile
belli olmayan, dünyadaki en büyük yeteneğimiz sabrımızla hayatın olağan duruma geçmesi için çabuk
olmalıydık.
[1] Bir adama denk gelmiştik. O da acemiydi uçuşlarda. Çocuğuna bilet almayı ihmal etmişti. İşin doğrusu ve trajikomik hâli, aslında almıştı; ama uçuşa kadar çocuk iki yaşını doldurduğu için ona da ayrı bilet istiyordu görevliler hâliyle. Adam da iki ay önceden aldığını, o zaman bunu düşünemediklerini, normalde kucakta gidebilecek çocuk için şimdi ayrı bilet alıp alamayacağını sordu. Görevli de uçağın tamamen dolu olduğunu, ne kadar para verse de bunun mümkün olmadığını söyleyip duruyordu. Adam artık çileden çıkıyordu yavaş yavaş. Etrafa sarmasına ramak kalmıştı. Sisteme uçuş tarihi ve bebeğin yaşı girildiğinde, o tarihte iki yaşını dolduracağını ve bilet alınması gerektiğini belirtmeliydi. Müdürün veya bir yetkilinin yanına gittiler, sonra ne oldu bilmiyorum. Şimdi bendim başroldeki, sufle veren de yoktu.
Yorumlar
Yorum Gönder