Ukrayna’yı geziyoruz, gözlerimiz dört açık (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.9)
Ukrayna’yı geziyoruz, gözlerimiz dört açık
Ertesi
günlerde hemen hep dışarılardaydık. Tanıştığımız anda bize hitap edemeyen
şehrin ayrıntılarına dalmaksızın bütünleşmeye çalışıyorduk. Kimi zaman pazara,
kimi zaman parka, kimi zaman da tarihî ve doğal güzellikleri, kaleleri gezmek
için uzun yolculuklara çıktık. İki günde bir kargoya gidiliyordu. Meşgale
oluyordu hem. Şehrin mimarisi, özellikle merkez kısımda Sovyetlerden kalma,
uzun süredir ellenmeyen dokusuyla, dekoratif süslemeler ve kıvrımlarla ön plana
çıkan gotik benzeri binalardan, grotesk yapılardan oluşuyor denebilir. Genelde
Bulgarların elinden çıkmış, hâliyle onları andıran binalar da çokçaydı.
Belediye binası ve önündeki büyük meydan birkaç saatinizi geçirebileceğiniz
yeşilliği bol bir yerdi. Tiyatro meydanı da kendisine çıkan büyük caddelerin
kavuştuğu, araç trafiğine kapalı geniş bir alandı.
Parka
gidelim dendiğinde çocuk parkını düşünmüştüm. Meğer millî parklar gibi asırlık
ağaçlarla, sağda solda tırmanan sincaplarla kendince yaşayan bir yermiş.
Başından sonuna gezmek dinçlik isterdi. İçerilere gittikçe yeni bakışlar
kazandıran derinliklere sahipti. Bir sokak ressamına Abdülhamid’in portresini
çizdirdik. Munis, mülayim, kendi hâlinde, çehresine küçük bakışlarla bile güven
veriyordu. Ucundan kıyısından dünyaya değmeden yaşamaya çalışarak tebessümü yüzüne
maske gibi örtüyordu belki de. Olmaktan ıstırap duyan kederli gülümsemesiyle
hatırı sayılır ölçüde güçlü karakterinin, evrensel gerilim atmosferinde
düşündükçe ürken gizil hoşnutsuzluğu istisnai nitelikteydi. Yaptığı her şeyin
içine biraz sanat oturtmak zorunda olan belirsiz insan yığınlarının yayılmış tembelliğinin
bıraktığı boşluğu dolduruyordu. Bir türlü oturmadı kerata. ‘Gözlerini yapayım
sonra oynayabilir’ dedi ressam. İnsanı sevmeye gözlerinden başlamalıydı,
doğruydu. Sonra ara ara getirip baktırdık da tamamladı. 80 grivna tutmuştu. 20
liraya denk geliyordu. Ukrayna’da asgarî ücret 100 dolar, yani 800 grivnaydı. On
resim çizdiğinde asgarî ücret kazanabilirdi. Günde en az beş resim yapsa,
ohooo, şu kadar para ederdi. Etrafımız tacir dolu olduğundan hemen hesaplar
havada uçuşuyordu. Geldiğimizde bir kısım parayı grivnaya çevirtmiştik, ama
elimizi cebimize attırmıyorlardı. Parkta bir de Midilli’ye binmişti Abdülhamid,
keyfine diyecek yoktu.
Ukrayna’da
İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi genel olarak hâlâ devam ediyordu. Sovyetler’in
batıya karşı savunma hatlarından olduğundan en çok darbeyi de buralar görmüş.
Çernivtsi’nin tam sınırda olduğunu düşünürsek içerilere göre daha çok
etkilendiği belliydi. Birçok yerde buna dair anıtlar vardı. Bir de Şevçenko’nun
heykelini görmüştük. Şu meşhur topçu olan değil, şair olan, modern Ukrayna
edebiyatının kurucu unsuru sayılan Taras Hrıhoroviç Şevçenko (1814-1861).
Birçok şehirde ve başka ülkelerde de (ABD ve Kanada dâhil) heykelleri varmış.
Paris’te adı bir meydana verilmiş.
Şehir
içi yollar iri Arnavut kaldırımıyla döşenmişti. Küçük kare değil de, takriben
20x10 ebadında dikdörtgen taşlardı. Araçla giderken takır tukur ediyordu, sürekli
uğultu içinde yanındakiyle konuşamıyordun. Öte yandan doğal hız önleyici ve
estetiklerdi.
Troleybüsler vardı şehrin belli
bölgelerinde. Kadınların koca araçları büyük hareketlerle idare ettiklerini
görünce takdir ettim. Ahmet Murat’ın Kayıt
Dışı Anılar’ından hareketle şunları yazmıştım Rusya-Beşiktaş kıyasıyla. “Rusya’da
tramvay biletçileri ve vatmanlar kadınken, Beşiktaş’ta çalışan kadın sayısı iki
elin parmaklarını geçmezmiş. Bunun sebebi sosyal hayatın ve yönetim şeklinin
farklı olmasıdır. Evde yapacak bir sürü işi olan kadın dışarıda nasıl çalışsın.
Dinî duyarlık veya teknolojik mahrumiyet diğer sebepler olarak sayılabilir.” Şu
anda da 1940’ların Rusya’sındaydık sanki. Çevreyollarında kadınların asfalt
yamadığını, kamyondan kürekle attıkları malzemeyi yine yerdeki kadınların büyük
ustalıkla yerine serdiğini gördüğümde bu sefer Rus romanlarındaki işçi ve
çiftçi kolhoz kadınları gelmişti aklıma. Ukrayna’nın sınır şehri olduğundan
mıdır nedir Çernivtsi yolları öyle perişandı ki, göz açtırmıyordu. Patates
tarlasından beterdi. Gelişmemişliğimiz her yerdeydi. Hakkâri-Van arasını bir
kere yolda 8-10 cm. buzlu kar varken gitmiştim. Kürüme araçlarından sonra yol
hep çukur çukur olmuş, epey düşük hızda seke seke gidebilmiştik. Burası da
öyleydi ve yamayla iyileşeceğe benzemiyordu. Öte yandan bunlar da Arnavut
taşları gibi doğal hız kesiciydiler.
Yolun etrafında bir manzara vardı
ki görülmeye değer. İlerileri her zaman göremiyordunuz, çünkü yolun iki tarafı
da koridor oluşturacak şekilde büyük ağaçlarla kaplanmıştı. Kar fırtınaları ve
şiddetli rüzgârda araçların ve yolun etkilenmesini azaltmak için düşünülmüş
bunlar. Aralıklardan baktığınızda çok ilerideki alçak tepelere kadar silme
düzlükler, ekili araziler, yayılmış semiz hayvanlar görebiliyordunuz. Sıkıcı
gelebilir, ama Hakkâri dağları görselerdi ne kadar heves ederdi ufkumu
kapatmaya. Kimilerine göre Hakkâri, duvarları biraz geniş tutulmuş bir
zindandır; Ukrayna’nın bu bölgesiyse özgürlüğün dibine vuruyordu. ‘Hakkâri ayak izi’m,
hayatımda fazlasıyla yer kaplıyordu, burada da peşimi bırakmıyordu.
Şoförler arasında yazısız bir kural
vardı. Geçtikleri yerde polis kontrolü varsa, karşıdan gelenlere selektörle
bildiriyorlardı. Birkaç kere bize de denk geldi ve işin ciddiyetini o zaman
anladım. Gerçekten de ileride polis vardı. Kimse bunu gereksiz şakalarla
laçkalaştırmıyordu. Şehir merkezinde de bir deneme yaptık. Hep anlatılır ya, ‘yola
atlıyorsun zınk diye duruyorlar’. Yaptık ve koskoca otobüs durarak yol verdi.
Yaya geçidi de değildi üstelik. Şimdi burada saflık yapmayacağım elbette.
Türkiye’de de böyle şoförler olduğu gibi, Ukrayna’da da serserinin birine denk
gelmediğimiz de varsayılabilir. Hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgi burada
çok kalındı. Ama koca araba yokuştan gelişiyle zaten her an durabilmeye hazır,
tetikteydi. Bir de bu tür istismarlarda, şikâyet ve ceza ikilisi çok iyi
işlediğinden kimse çiğnemeye cesaret edemiyordu. Hâlâ alışamadığım pek çok şey
gibi kişisel ilkesizliklerle kendine saygısızlık yapmıyordu çoğusu. Kanaatlerimizin
tepetaklak olmayışını, bize hep öyle gelen çocuksu, alelade hayretle izliyorduk.
Bir akşam hiçbir şehre, ülkeye ait
olmayan küresel markalardan sıyrılıp İtalyan mutfağı deneyelim dedik. Akşamın
alacasında sönük sokak lambaları altındaki günlük yükünün ağırlığını henüz
atmış kaldırımdan birkaç basamak inip pizzacıya gittik. Dört kişiydik.
Sırasıyla dört çeşit pizza sipariş ettik. Birer dilim yedikçe yenisi sıcak
sıcak geliyordu. Bir gün de kale gezmesinden dönerken yol üstünde bir aile
lokantasında Ukrayna mantısı yedik. Avuç içi kadar büyük, çekinmeden sarımsaklı
yerseniz daha güzel tadı olan harika bir çeşitti. Kendinizi tutmazsanız löp löp
gider, birkaç tabak yedirirdi. Lokantadan çıktığımızda yol kenarında dört genç
gördük. Üstleri çıplak, ellerinde koca koca içki şişeleri, içerek şakalaşarak
sallanarak yürümeye çalışıyorlardı.
İlerideki
kasabadan geçerken cenazeye denk geldik. Bütün halk toplamış, hayli ağır
sayılabilecek hızda tabutun peşinden ilerliyorlardı. Mevta, yaşadığı yerleri
son kez görsün diye yüzü açık dolaştırıyorlarmış. Cenaze alayının yanından
geçmek, kornayla yol istemek büyük kabalık sayılıyormuş. Bütün köyler evrenseldi
sanki, ileride yine bir cenazeye denk geldiğimizde beklemek yerine, yolu biraz
uzatmak pahasına yan caddeye sapmıştık.
[1] Yıllar sonra (28 Şubat 2018) Cihan Aktaş, Kiev Yunus
Emre Enstitüsü’nün davetlisi olarak kadınlar günü münasebetiyle Mültecilik ve Evsizlik Bağlamında Kadın
konulu seminer verecekti. Cihan ablaya orada sürpriz yapabilir miyiz diye
sorduğumda olabilir dendi. Mücahit abi 19 senedir Ukrayna’da olması ve
ticaretle uğraşması sebebiyle her şehirde birçok tanıdığı vardı. Kiev’de bir
arkadaşını ayarladı. Ukrayna işi el yapımı işlemeli bir peçete takımı temin
etti. Yanlış anlaşılma sonucu bir gün önce gitmiş arkadaşı, ertesi gün yine
gitti. Seminer sonunda benim adımla verdiğinde Cihan abla şaşırmış ve bağlantı
kuramamış hâliyle. Ne alâka değil mi? Bu bağlantımı bilmediğinden normaldi.
Türkiye’ye döndüğünde yazıştığımızda anlaşıldı işin aslı. Sonrasında evinde
ziyaret ettiğimizde de görmüştüm bu takımı.
Yorumlar
Yorum Gönder