Yakın yabancı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 8.4)

 

Yakın yabancı

Akşam Abdülhamid için süt almaya indiğimde internet şifresini sordum. Görevli ‘Google, Twitter, Facebook, Youtube yok, ona göre’ dediğinde vazgeçtim. Öyle ya, başka türlü ne yapacaktım bağlantıyı. İki gün de olmayıversinlerdi. Ekmeksiz yenmek zorunda kalınan yemekler gibi tatsız ve yavan olmazdı ya.

 

O sırada yatsı ezanı duyuldu. Günde üç kere okunuyordu. Cem ediyorlarmış. Gezdiğimiz camilerde de ayakkabılıklar gibi taşlıklar vardı. Kerbela toprağından yapılmış küçük daire şeklinde pişirmişler toprağı. Secde yerine koyuyor, indiğinde alnını denk getiriyor, Kerbela’da secde ettiğini varsayıyordu.

 

Yerel saatler arasında 60 dakika vardı. Onu ilk girişte ayarlamıştık. Urumiye’ye göre on katı mesafeye rağmen aynı ülke içinde kaldığı için Kocaeli’den Hakkâri’ye resmî olarak saatler değişmese de sadece tabiat gereği bir saat oynuyordu gün. Hakkâri’den İran’a geçince, bu sefer mesafe kısa olsa da farklı zaman dilimine tabiiyetten ötürü resmî olarak bir saat ileri gitmişti vakit. Başka ne vardı değişik? Evet, tarih de farklı işliyordu burada. Resmî takvime göre yılbaşı 21 Mart’mış. Baharın başlangıcıyla (Nevruz) giriliyormuş yeni yıla. Ayrıca yıl olarak da Celalî takviminde 1392’deydiler. Burada takvimlerle ilgili ahkâm kesmek istemem, yanlış bilgiler olabilir. Ama taksiciye arabasının modelini sorduğumda ‘86’ demişti. Şaşırmıştım, nasıl yani? Ben de 86’lıyım. Şimdi bu cirlop gibi arabayla yaşıt mıyız? ‘Hayır hayır, biz şu an 1392 yılındayız, yani araba 6 yaşında’ deyince anladım mevzuu.

 

Bend kahvelerine gittiğimizde hiç sormayı aklımıza hayalimize getirmediğimiz, onların da sorulmadığı için söylemedikleri olağanüstü bir sürprizle daha karşılaştık. İran’la ilgili ne de az şey biliyormuşuz. Hakikaten yakın da olsak yabancıymışız.[1] Meğerse mesai günlerimiz de farklıymış. Tatile başladığımız cumartesi, orada hafta başıymış. Ören yerlerini gezerken dünden kalan piknikçi artıklarını gördüğümde ayılmalıydım, ama nereden bilecektim. Perşembe günü öğleden sonra başlıyor, Cuma da tam gün sürüyormuş tatil. İslâm uygulaması olarak makuldü. Cumhuriyet öncesinde bizde de öyleydi sanırım. Kahvelerde daha hiçbir dükkânın afyonu patlamamıştı. Açık bir yerde dondurma yiyip oraya adını veren barajın (bend) tepesine çıktık. Urumiye’nin zaten epey tuzlu olan gölünü iyice kurutan, bu, şehrin dört bir tarafındaki ırmakların önüne kurulan baraj hayli büyüktü.

 

Taksici çok uyumluydu. Azerbaycan’a yakın, Tebrizliydi. Bazı kelimeler dışında gayet rahat anlaşıyorduk. Asurî Kilisesi kapalıydı, giremedik. Merkezde Sekumbet’i (adı üstünde; üç kümbet) gezdik ve Urumiye Gölü’ne yöneldik. Tabii sınırına vardıktan yaklaşık 1 km. daha gidince ancak suya ulaştık. Zeminde bir sürü çer çöpün yanında, araba lastiklerinden bisiklete kadar her şey vardı. En çok şaşırtan ise karaya oturmuş dev gemilerdi. Onlara bakarak durumun ne kadar vahim olduğunu görebiliyorduk. Aşırı tuzdan haritada Tuz Gölü gibi zaten silik gözüken su, barajlardan dolayı iyice azalmıştı. İnternette bir dolu haber ve video vardı baktığımda. Böyle giderse bölgenin en büyük göllerinden biri kuruyacaktı.[2]

 

Köprünün ortalarına geldiğimizde bembeyaz gölün göz alıcı güzelliği kendini göstermeye başlıyordu. Göz alıcı derken gerçek anlamda söyledim. Bakmakta zorluk çekiyorduk. Uzun sayılabilecek geçişten sonra karşı kıyıya vardık. Burası artık Tebriz toprağıymış. Ne yazık, araçtan inip bir tur atmadık o sahilde. Dönüş yapıp merkeze giderken köprü çıkışında polis durdurdu. Heh, bunu da yaşamadık demeyiz. Taksici bizim turist olduğumuzu söyledi, kendi evrakını da gösterdi, biraz bagaj falan arandı, hemen salındık.

 

Merkeze varır varmaz otele gittik. 60.000 tümene anlaşmıştık. Hafta başı olduğundan gezemediğimizi, erken geldiğimiz için indirim yapmasını söyledik. 50’ye indirdi, 46’da el sıkıştık. Yaklaşık 23 lira yapıyordu. Bir şey değildi. 10’da almış, 3’te bırakmıştı. Bu beş saatin en azından yarısında yol gitmiş, yani yakıt tüketmiştik. Türkçe biliyor olmasını da biz istemiştik. Ayrıca yaptığı küçük rehberlikleri ve hoşsohbetini de sayarsak hayli ucuzdu.[3]


[1] Sınıra Yakın’ı değerlendirdiğim Sınırı Yıkın başlıklı yazımdan bir bölüm: Sınıra Yakın; sınırı yakın, sınırı yıkın şeklinde de okunabilir. Yakın sınır, bazen yakan sınıra dönüşebilir. Biz Yakın Yabancı’yı, yakan yabancı, erişilmez, uzak ülke diye anlamışız yıllardır.

[2] Daha önceki aramalarımdan mı kaynaklanıyor bilemiyorum, tarayıcıya Urumiye Gölü yazdığımda ‘kurudu’, ‘neden kuruyor’ diye tamamlıyor cümlemi. Çıkan haberde şöyle deniyor: İran’ın kuzeybatısında, Türkiye sınırında yer alan Urmiye Gölü kuruyor. 1990’lı yıllarda 5 bin 400 kilometrekarelik genişliğe sahip Urmiye gölü Ortadoğu’nun en büyük, dünyanın ise sayılı tuz göllerinden biriydi. 2013 (tam da bizim gittiğimiz yıl) yılına gelindiğinde gölün yüzde 90’ı kurumuş ve sadece yüzde 10’luk kısmı kalmıştı.

[3] Çimenli’de çalıştığımız sene bizim Veysel’in internetten tanıştığı(?) bir İspanyol köye gelmişti. Fiyatını, ücretini öğrendiği her şeye ‘çok ucuz, çok ucuz’ tepkisiyle yaklaşıp elini cebine atıyordu. Rahatlık böyleydi demek ki.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1