Yalvarmak yakar insanı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 5.12)
Yalvarmak yakar insanı
Gel gör ki merkezden sadece malzeme alabiliyorduk. Oysa herhangi bir acil
iş için de para gerekiyordu. Mesela depodan aldığımız sobaları taşımak için
kamyonetçi ayarlıyorduk, adam peşin para istiyordu. Çünkü Millî Eğitim araya
girdiğinde ücretlerini almak uzun sürüyordu her zaman. 200 lira için bir sene
beklemek istemiyordu adam hâliyle, bürokrasiyle niçin uğraşsındı ki. İki ton
odun aldık o sene, peşin 800, taksitle 900’dü fiyatı. Cebimizde daha 100 lira
ancak vardı. Sobaları kurmuştuk artık, çırpı ve odun şarttı. Kendi cebimden 800
lira verip 100 lira tasarruf ettik. Para toplandıkça oradan alacaktım ben.
Okulun hiçbir harcaması olmasa bile kasada en az 500 lira olmalıydı. Çünkü bina
arıza vermeye başlamış, müteahhitle irtibat kurana kadar harcama yaparak
tamirata girişmemiz gereken işler oluyordu. 500, benim için 0’dı. Ama gelen
paranın gideceği yer hep oluyordu.
Millî Eğitimde yatıp kalkıyorduk. Evlerimiz merkezde olmasa hâlimiz hepten haraptı. Okula gelen şube müdürlerinin gereksiz azarlarına maruz kalıyorduk bir de. Bu giriş niye böyle çamurluydu, sınıflardan bu kadar ses niye geliyordu. Devrimci bir duygu olan utanmayı haksızlık ve belirsizliklere boğduğumuz çocuklar karşısında duyardım, burada asla. Çok yaygın olan ön lob tembelliğiyle zırvalanmış bu laflara düşüncenin ikna gücüyle cevap vermeli miydim, emin değilim doğrusu. Tuhaf karşılansa da susmalıydım belki de. ‘Barış içinde yaşayabilmek için savaş’ düsturuyla seviyesi yerlerde sürünen ortamı dengeleyebilmek içindi konuştuklarım. Hiçbir laf cambazlığının yerini tutamayacağı, üstünü örtemeyeceği kadar açık gerçekler, dile gelmez dehşetlerle şahit olduğum sahte duyarsızlaşmalara çarpıyordu.
Koridor dediğin önceden normalde evin holüydü ve kollarını yan yana açtığında duvara çarpıyordu. ‘Kapınızda niye idarî işler yazıyor, diye bile sormuşlardı.[1] Bir dünya gereksiz laf… Aa bir dakika, araya kaynamasın, yukarıda sınıflar mı dediniz sayın müdür? Hee, buranın okul olduğunu kabul ediyorsunuz demek ki, o tabut gibi dar yerler de sınıf oluyor tabii. Peki, gelin bizim makamımıza oturun isterseniz. Çayımız yok maalesef. İdare odasında biraz idare edebilirsiniz sanırım hâl ve vaziyeti. Çamur da demiştiniz, ona da eğilelim. Aman kravatınızı ve saçlarınızı sakının, değer meğer, sonra yıkayacak suyumuz da olmayabilir, neme lâzım. İddianızla ortaya koymak zorunda olduğunuz ama tenezzül etmediğiniz ispatlarınız arasındaki şaşırtıcı uyumsuzluğunuzu da unutmayın bir yerlerde. Önemsiz olaylara demagojiyle gösterdiğiniz ani ilgilerin kırıntısını, belirsiz ifadelerle sahte tanımlar yapmadan burada da görmek isteriz açıkçası, geri dönüşü olmayan noktalara varmadan.
Herkesin gayetle farkında olduğu ama görmezden geldiği gibi birdenbire işe yaramazlaşmayan okula girmeden, binayı sokaktan ayıran sadece üç basamaklı bir merdiven var yalnızca. İşbirlikçi suskunluklarla, görkemli kaçışlarla, dikkate değer ilgisizliklerle, tartışmayı hiçbir yere götürmeyen ergenlik coşkularıyla malul musallat şaşkınlığınız sorunları çözmüyor maalesef. Her teneffüste 150 öğrencinin girip çıktığını varsayarsak bu çamur gayet normal. Geliyor musunuz odaya, bakın bir daha uyarıyorum. Neyse gelin bakalım hadi.
Oturmak için benim koltuğu seçmeyin derim, çünkü arka duvardan su sızıyor, ayaklarınız ıslanmasın. Olur şey değil, değil mi, ama oluyor işte. Burası önceden muayene odasıydı. Tam orada da bir lavabo vardı. Gideri tuvaletin zemininde buluşuyordu diğerleriyle. Ucu körlenmediğinden sıkışan su tâ buraya kadar geliyor ve duvarın içinde yine kapatılmamış olan borudan sızıyordu. Ayaklarımın altı göl oluyordu sürekli. Tuvalette çeşmeyi açtıkça hep böyleydi. Evet, sayın müdür şimdi gelelim bu binayı görmeden müteahhitten kimin resmen teslim aldığına. Nerede müteahhit, yok, ara ki gelsin. Çağırın Nazmi’yi yapsın. Kim verecek parasını? Nazmi gelir kırar arkamdaki duvarı, borunun ağzını tıkar, ama fayda etmez. Gideriz birlikte iş elbiselerini giyip tuvaletin lavabo kısmında zemini kırar, birleşme yerini bulup körleriz de ancak giderilir sorun. Bir başka sorunu daha tespit ederiz o sırada. Tadilatta çalışan işçiler niyeyse buradaki diğer gideri beton döküp tıkamışlar. Onu da açmış oluruz. Yine en alt katta merdivenin yanındaki sınıfın tavanından da su geliyor sürekli. Makyaj niyetine kullanılmış alçıpanlar da perişan oldu. Üstteki sınıfın zemininden su hattı gidiyormuş eski planda. Bu sefer acil koduyla geldi müteahhit. Hakkâri’den evli, burada ikamet eden biriydi. Aramız iyiydi, ama emin olun onun da elinden bir şey gelmiyordu, tıkanıyordu teknik meselelerde.
Romantik
ve gerçek olmayan netlikte rüşeym hâlindeki tecrübeleri, çıkışlar üretme
kapasitesizliğiyle birleşince vazgeçemeyeceği sınırlarda yetmiyordu işleri
çözmeye. Neredeyse zararına
sebep olmuştu bu işin böyle uzaması. Yine Nazmi girişti işe. Kırdı kazdı şap
zemini. Bir şey gözükmüyordu. ‘Âletle bakmak lâzım hocam, o da bizde yok’ deyip
geldiği gibi gitti ‘ölüm, kalım ve adamları’yla. Demirci körüğü gibi havayı tüketen muazzam zenginlik
karşısında boğulan büyük sefaletle acınacak ölçüde yokluk çekiyorduk, böyle olunca alttaki odayı sınıf olmaktan
çıkardık mecburen. Damlalar, şimdilik hareketsiz kötülük gibi kim bilir hangi
çatlakta tetikteydiler, bir hayale bağlı yaşayan kafalarımıza şıpır şıpır
düşmek için.
[1] Çünkü Dergâh
Dergisinde Mustafa Kutlu da o şekilde yazmıştı da ondan. İnsana iki kelimelik
bile müsaade etmiyorsunuz sayın müdürüm müfettişim. Neymiş, yönetmelikte böyle
bir birim yokmuş. Tamam sökelim ve ünvanlarımızı asalım.
Sonradan
yönetmeliklerde bir yerlerde görmüştüm, bu ibareyle bir birim vardı. Okulda
müdür odasında değil tabii, ama sonuçta vardı.
Yorumlar
Yorum Gönder