Yardım istiyorum (Hakkâri'de 19 Mevsim- 9.3)
Yardım istiyorum
Beytullah
idareyi bıraktığından -görev bana yapışmıştı ne yazık ki- sene başı kurul
toplantısında ilk konumuz müdür yardımcısının kim olacağıydı. Kimse gönüllü
olmazsa kura çekecektik. Bir arkadaş ‘ben olayım’ dedi. Norm fazlası
olacağından Çimenli’de görevlendirilme ihtimaline karşı idareye kazık çakarak kendini
sağlama almaya çalışıyordu. Onun yazısını hazırlarken, gitmesi gerekmeyeceğini
öğrenip vazgeçti. Sene boyunca bana çektireceklerinin işaret fişeğini vermiş de
haberim yokmuş.[1] Neyse
dedim, anlayışlar karşılamaya çalıştım, yeni gelenlerden Hüseyin Özdemir
başladı göreve. İyi ki de başladı. Dingin sessiz Hüseyin’le biraz abi-kardeş
iyi ikiliydik. Olur olmaz her şeye sermayesi olmayan kişilikteydi. Köyde
olduğumdan okulu ben açıyordum. Benden önce hizmetliler gelip sobaları
yakıyorlardı gerçi; ama hiçbir gün olmadı ki, sabahçıları karşılamayayım. Nasılsa
akşam fazladan mesaiye kalacağım, hazır evim de burada deyip geç kalmıyordum.
Arkadaşların kendilerini bir bekleyenlerinin olduğunu bilmeleri hem onlara güç
veriyor hem de güne sağlam başlayışı garanti ediyordu.
Milleti
derse gönderip diğer iş ve işlemlere geçiyordum. Yayan yapıldak adi adımları
bırakıyor, kayıpları telafi etmek için aklıma gelince ürperdiğim hakikat
karşısındaki esas duruşuma daha sıkı sarılıyordum. Temizlik işleri, program
işleri, inşaatın kontrolü, çeşitli anlık durumlar vs. bir dünya iş oluyordu.
Havalar iyiyse İzzettin’in yanına gider bisküvi katık ederek çayını içerdim.
Asla arkama yaslanayım da keyfime bakayım diyemiyordum. Yapımdan kaynaklanan
pürdikkatlik, denetime sonuna kadar açıklık sürekli tetikte olmamı sağlıyordu.
Hüseyin
hep öğleden sonra gelirdi. Öyle ayarlamıştık. Sabahları erken çıkıp merkezdeki hemen
her gün ama az ama çok, illa onu bekleyen çeşitli işleri hâllediyordu. Bizzat
gitmem gerekiyorsa sabahtan gelirdi, duruma göre akşama kadar kalırdı.
Öğlenciler geldikten sonra birlikte bir süre çalışırdık, sonra ben eve
geçerdim. İki saati geçmeden gelirdim. Dersler bitince onları yolcular,
temizlik işlerini kontrol ederek mesaiyi tamamlardım. Beytullah da öğlenci
olduğundan çıkışlarda oyalanırdık, ya ayaküstü ya bir bakkalda oturarak. En çok
Kadri’yle İzzet abiye takılırdık. Salih de vardı Kadri’nin amcaoğlu. Ama onun
dükkânı pek müsait değildi oturup kalkmaya. Yanda ufaktan bahçesi vardı, iyi
havalarda orada oturulurdu ağaç gölgesinde dere kenarında.
Yeni
arkadaşlarla güzel uyum yakalamıştık. Gözlerindeki parıltı uzaktan bile belli
oluyordu. Bir iki kişi dışında gayet iyi sezon açılışı ve gidişatı oluyordu.[2]
İlk geldiklerinde hizmetli atamaları olmadığından hep birlikte okulu baştan
aşağı temizlemiştik. Malzemeler gelene kadar idare etmek için aramızda 100’er
lira toplamıştık. Bir kişi hariç herkes -biz de dâhil tabii- vermişti o parayı;
alışverişleri şeffaf yapıyorduk, hatta birçok şeyi onlar alıyordu merkezden.
Para vermeyen temizliğe de katılmamıştı hâliyle. Gurgin’e hayret ediyorlardı.
Ne yaman çalışıyordu öyle. Birikmiş pis suyu çekpasla aktarırken duvar dibinde
dizilmiş, onun şevkle çalışmasını hayret ve hayranlıkla seyreden 5-6 arkadaşı
baştan aşağı ıslatmıştı. Geçen sene başındaki temizliği uzun uzun anlattığım
bahiste il müdürünün yakışıksız yaklaşımı bu sene hem yoktu, hem olsa ne
yazardı, o kadar. Zaten yeni müdürün bu tür yollara tevessül etmeyeceği
belliydi. Veysel’le Selçuk tek başlarına aheste aheste yaparlarken bu işleri,
biz ordu gibi yüklenmek durumundaydık. Oysa çok büyük şeyler yapmak hevesinde
olmayan ben de ne kadar isterdim öylesi kaliteli münzeviliği. Prangalarla zorla
bağlandığım hâlde, her zaman açıklık bulup kaçabilmeyi kolladığım kapı sıkı
sıkı kapalıydı. Yapabildiğim tek şey, basit bazı başka önlemlerle birlikte
sızlanmaktı sadece. Elinden, ummaktan başka bir şey gelmeyip, düşüne düşüne düş’üne
doğru ilerleyen dalgınlığımla meşru nedeni olan biri gibi davranıyorum, rol
kesiyorum zannediyorlardı. Oysa süreç fazlasıyla zarar veriyor, zımpara gibi
törpülüyordu kanırta kanırta.
[1] Ölmek için iyi
bir sebep olan, ırmaklara karışmanın doğal kaidelerinden bîhaber bu tip
insanların yüzüne karşı göstermelik hitaplarla bile konuşamıyorum, çünkü kim
bilir kaç tane yüzleri olduğunu kestiremiyorum, her kelimede yeni birini
takınıyorlar. Kadim silahımız ve anlaşmazlıkların en tesirli ilacı susmak’la
görmezden gelerek cezalandırıyordum kendimce. Ağırbaşlı kalelerimi sessiz küskünlüklerle
yalnızca susarak savunabiliyordum. Sessizce ve üslûp ile değil, yakıp yıkarak
geri çekilmek isteği içimde kararsız adımlarla yürüyordu oysa.
[2] Kırıkdağ’a pikniğe gitmiştik sene
sonuna doğru. Ne güzeldi. Gerçi dönüşümüz hazin olmuştu. Öğleden sonra bastıran
yağmurla kaçıvermiştik. Depin’de bizi bırakmışlardı. Otostopla köye varmıştık. Kadınlar
çocuklar gelmemişti pikniğe, Beytullah’ın ailesi bizim evdeydi. Evde kimse
olmadığından ne olur ne olmaz diye acele ediyorduk. Gittiğimizde manzara hayli
kötüydü. Erkenci güneşlere aldanıp naylonu kaldırdığı için toprak dam
akıtıyordu. Neyse ki eski yerler sağlamdı, yeni yapılan bölüm gevşek olduğundan
yine olduğu gibi salmıştı suyu seli. Saatlerce uğraşıp ancak düzene
sokabilmiştik.
Sabah köy arabasıyla
merkeze çıkmıştık, kasapta savcıyı serbest korumasız, üstüne bir de pikniğe
giderken gördüm. Çözüm sürecinin somut yansımasıydı. Keşke bir de Van gezisi
yapabilseydik. Belki arkadaşlar da benden bekliyorlardı bunu. Yapabilseydim
keşke.
Yorumlar
Yorum Gönder