Yeni okul için yer belirlemeye çalışıyoruz (Hakkâri'de 19 Mevsim- 7.4)
Yeni okul için yer belirlemeye çalışıyoruz
Makamda, cam tarafındaki toplantı masasında vali ve yardımcısı Önder Bozkurt, il müdürü Mahmut Kurtaran, şube müdürleri Kemal Tanyürek ve Nurettin Özdemir, inşaat emlâktan Nihat Demir ve okul müdürü olarak ben bulunuyordum. Bir ara vali bey dedi ki şube müdürlerine, ‘siz hiç bu köyle ilgili çalışma yapmadınız mı yahu?’ Çünkü Hakkâri’de görev yapma bakımından en tecrübeli ve kıdemli onlardı masada. Kemal Tanyürek ‘Yapmaz olur muyuz sayın valim, biz istedik de köylü yer vermedi, sonra üstüne gidemedik o zamanlar’ diye savundu kendini ve bir şey getirmek için müsaade istedi. Geri geldiğinde elinde katları zor açılan, tozlarının yeni üflendiği belli büyükçe bir proje vardı. Açtıkça açtı, masayı kapladı kâğıtlar.
Evet, bu, yıllar önce Taşbaşı’na yapılmak istenen okul
projesinin ta kendisiydi. O an düşündüm, eğer -muhtemelen bizimkiler
istemeyince Çimenli’ye kaydırıldı ilgi- yapılmış olsaydı o zaman ben geldiğimde
kurulu düzende güzelce işimi yapacak, bazen insanı çıldırtacak raddeye varan
saçmalıklarla muhatap olmak yerine çocukların eğitimine yoğunlaşabilecektim. Ama
maalesef köylünün düğün yeri ve taziye evi talebi her zaman okuldan daha çok
dillendirilmiştir. Projeyi biraz inceleyip kaldırdılar. Okul yapmak kolaydı,
bütçe de ayrılmıştı, ama yer işi büyük sorundu. Bir şeyleri yıkmadan yeni bina
yapmak mümkün gözükmüyordu. Zaten devletin hizmet binası yaparken çektiği en
büyük sıkıntı arazi kıtlığıydı. Merkezde de ücra yerlere, yerleşimin olmadığı
tepelerin başına yapılıyordu yeni okullar. Çünkü hazine arazisi bedavaydı.
Buradan edilen tasarrufu binayı daha iyi yapabilmek için kullanabiliyorlardı.
Toplantı nihayete ererken vali bey son talimat verildi: ‘O köye o okul
yapılacak. Bir çözüm üretin.’
Müteakip
günlerde Önder Bozkurt’tan bir arama geldi. Kendisi bizzat konuştu. Vali beyle
toplantı yapacaklarmış, köydeki okul yapılabilecek yerleri fotoğraflayıp
getirmemi istiyordu. Bu gelişmeler ümitlendiriyordu hepimizi. Ama bir yandan
üzerimize yüklenecek, çullanacak nice ağırlıklara haber anlamına da geliyordu
her konuşma. Tepelere, su deposuna, çatılara çıkarak çektik fotoğrafları.
Güzelce ilgiyle inceledi götürüp teslim ettiğimizde. Okulda renkli fotokopi
olmadığından il müdürünün sekreterinden çıkarttırmıştık.[1]
Sene
sonuna doğru müjdeli bir haber daha aldık. Hatta il müdürü sekretere aratıp ‘hemen
gelsin’ demiş. 19 Mayıstı ve evdeydik. Tıraş olayım mı takım giyineyim mi
dedim. ‘Yok yok olduğun gibi gel, bugün işler başka’ dedi. Artık alışıyor
muydum; protokole, makama, mevkie bakışım değişiyor muydu? Ne de olsa başlayıncaya
kadar zordur her şey. Kabahatim olmadığından heyecanlanmıyor, öyle beklenmedik düzensiz
adımlar atmıyor, dahası valinin sempatisini üzerimde hissederek bu hikâyenin
içinde bulunmaktan memnuniyet duyuyordum. Ben senelerce dil döksem olmayacak
işler, amirlerin karar almasıyla hemencecik oluveriyordu. Talih kuşu kafamızı
tam tutturuyordu her aşamada. Varsın olsundu. İl müdürüyle birlikte müdürlüğün
minibüsüne atlayıp şube müdürü, şefler ve memurla birlikte, yenmek zorunda
kaldıkları her çeşit zorlukla karşılaşmayı göze almış kişiler olarak köye
yollandık. Hayatın neredeyse her ayrıntısının çözülemez bir zorluğa dönüştüğü
yabanıl bölgelerdeydik. Hem meraklı hem de tedirgin heyecanlarla teçhiz
edilmiştik. Mevzu neymiş? Okul çalışmaları hızlanmış, yer ve durum hakkında
bilgi edinmek için yerinde gözlem yapmak istemişler. Yeri geldiğinde küçük bir
toner için şeflerle kavga etme raddesine gelirken şimdi koskoca okul için neredeyse
hiçbir şey yapmadan sadece tecrübe aktarıyorduk. Vali bey kesin talimat
vermişti çünkü. Yorucu olması muhakkak olduğu hâlde son derece güzel,
sevindiriciydi gelişmeler. Her zamanki gibi kırsal kesime çok abartılmış
şekilde giden haberler, okul yapılmaya uygun muhtemel yerlerdekileri
heyecanlandırmıştı.
Mesafeyle
yüzleşip köye gittik, uygun birkaç yere baktık muhtar eşliğinde. Bu arada 2019
Mart seçimlerinde korucu başı Feysal Çiçek seçilene kadar Şaban Taşçı muhtardı
ve merkezde oturuyordu.[2]
O karşıladı heyeti köyde. Gezip gördük, gösterdik; her yer dağ her yer taşlık. Vadinin
fenomenleri olan doğa olaylarını yöneten kudretli yasalar çok zor izin
verecekti anlaşılan. Herkes uyuklarken tecessüs hünerimi besleyip 19 mevsim
boyunca izlediğimden farklı, alıcı gözle baktım yüzünde yüzyılların kırışıklığı
derinleşen dağlara, isteyip de olamadığımız o her şeyler adına. Devlete ait
sayılabilecek tek metrekare yer olmamakla birlikte boş yerleri de köylü ‘ekip
biçiyoruz’ diyerek vermek istemedi. Günübirlik yaşayan apatilikle bedbahtlığa
ramak kalmıştı. Diyecek bir şeyimiz olamazdı tabii, sonuçta ekmek eğitimden
önce gelir her zaman(!), sonu çoğu zaman keder olsa da. Öndeki sayfalarda köyün
durumunu değerlendirirken değindiğim gibi hızlı ve zorunlu yerleşme sırasında
tutanın elinde kalmıştı araziler, kamu binaları için planlama tabii ki
yapılamamıştı hâliyle. Evleri zaten geçtim de, araziler için de hiçbir belge
yok gibi. Sadece zilyet[3]
belgesi vardı, yani şahitlikler üzerinden yürüyordu işlemler. İtiraz olmazsa,
ya da gücünüzle itirazları bastırırsanız her yeri sahiplenebilirsiniz bu
sistemde.
[1] O da sağ olsun
-Hacı Kızılkaya- az çilemizi çekmedi. Çok işlerimi hâllettim bilgisayarında.
Acil yazı yazılacak olduğunda hemen dalıyorduk bir
odaya, boş bilgisayar bulup yazıyorduk. Ama bütün bilgisayarlar F klavyeydi.
Olsundu, ona da alıştık. Hacı’nınki Q olduğundan daha işimize geliyordu.
(Niyeyse memurlar hep F kullanıyorlardı. Devletin, daktilo döneminden kalma bir
alışkanlığı herhâlde. Zabıt kâtipliği için de F’den yapılırdı sınav. Alıştıktan
sonra daha kolaymış o, ama acelesi olmayan günlük kullanıcılar için Q daha
kullanışlı sanırım.) Hacı, ah Hacı; şimdi arayıp da bulamadığım bir yazımda
bahsi geçen sekreter Hacı’dır. İlk karşılaşmalarımız yanlış anlaşılmalara sebep
olmuştu benim açımdan. Göz teması uzayınca selam vermek zorunda kalıp muhabbeti
devam ettirmiştik. Gerek doğru cevabı kelimelerde bulamayınca ipucu aradığım
yüz hatlarındaki duygu oynamaları ve dudaklarının müstehzi kıvrımlarını
beslercesine araya giren ani ve hâkim suskunluk, gerekse il müdürünün sekreteri
olması dolayısıyla kibirli üstenci olabileceğini varsayarak yaklaşmıştım.
Zamanla gelişen anlayışlarımızla eşyayı ve insanları bakarak biz var ediyor ve
davranışlarına yön veriyorduk. Konuşmalarımız sırasında gayet mütevazı, sakin,
hassas olduğunu anladım. Ama görüntüsüyle davranışlarının uyumsuzluğu kafamı
kurcalıyordu. İlm-i Sima denince anlatılan meşhur vakadır: Hazırladığı kitabı
yöneticilere arz etmeye götüren müellif, arkadaşıyla birlikte kaldıkları handa
hancının davranışlarından şüphelenmiş. Yemekte gösterilen ikramlar hepten
rahatsız etmiş. Sabredip neyse’lerle beklemeye karar vermiş. Sabah olup yola
çıkacakları sırada hancının hayli yüksek ücret istemesi üzerine tartışmaya
giren arkadaşını sakinleştirdikten sonra şunları söylemiş. ‘Ya boş ver şimdi
parayı, ödeyelim de gidelim yolumuza. Bunu yapmasaydı koca kitabı yakacaktım,
akşamdan beri yaptıklarıyla görüntüsü uyuşmuyor diye kendi kendimi yiyorum
zaten. Neyse ki yazdıklarımın tersine davranışlar para içinmiş.’ İşte bu
müktesebatla Hacı’nın görüntüsüyle uyumlu sert ve otoriter davranmasını
beklerken babacan tavırları şaşırtmıştı; tâ ki, hancının ücreti tavana
çıkarmasına benzer bir şahitlik yaşayana kadar. Dolaptan dosya almak için
ayaklandığında attığı iki adım ortaya çıkarmıştı. Hacı topaldı ve ilm-i
simacıların benim de desteklediğim tezlerine göre yumuşak huyluluğunun sebebi
buydu. Çocukluktan beri yaşadıkları, insanı bu tür tutarsız hareketlere
itiyordu. Görüntüsü nispeten haşin veya dalgacı olsa da, buna uymayıp aksine
hareket ederek muhatabının
sempatisini kazanarak tolere ediyordu aksayan yönlerini. Bunu Hacı üzerinden
açıkladığım için kendisinden özür dilerim, ama bu böyledir. Çünkü sol kolum,
taraklarım, emanet burnum, tırpan bacaklarım ve sesim sebebiyle ben de böyleyim,
yarı inselim.
Yusuf Atılgan’ın ‘İnsanların geleceğini bedenlerinin, yüzlerinin biçimi
düzenler.’ diye harika bir cümlesi vardır. Araya kaynatayım: Hakkâri’nin
geleceğini de, evet, kendini çepeçevre saran bu dağlar ve Zap Suyu belirliyor.
[2] Hakkâri’nin bazı
köylerinde vardı bu sıkıntı. Mehmet Şimşek ve Nabi Avcı’nın geldiği akşam
muhtarlardan biri bir konuda şecaat arz ederken bu sirkatini söylemişti.
‘Yollar kapandığında acil durum oluyor köye gidemiyoruz’ demişti. Mehmet Şimşek
de ‘Sen niye köyde değilsin’ dediğinde, ‘Ben köyde oturmuyorum’ diyen muhtara,
‘Yani muhtar söylediğin iş mi’ diye sitemkâr bir azar çekmişti. Karşısındakinin
kişiliğine uygun darbeler eşliğinde seçme sözcüklerle yaylım ateşine tutmuştu.
Köyde
boş arsa çok azdı. Okula uygun geniş yerlere bakıyorduk. İlk seneki kiralık
evin o taraflarda dağın yamacına doğru büyük bir genişlik vardı. Ama oraya hem
sürekli taş kaya yuvarlanıyor hem de kışın çığ düşüyordu. Düşmelerin sebebi etraftaki
tepelerin çıplaklığıydı, çünkü köylü ilk geldikleri senelerde buraları tümden
kesmiş yakmak için. Hadi kendine alsın diyelim, ama bir kısmı 30-40 tona ulaşan
miktarlarda satışa da başlayınca zaten seyrek ve bodur olan ağaçlıklar tümden
yok olmuştu. Sonraları odun getirmek için en az birkaç dağı aşarak kucakta,
eşeklerle arabalarla getirmek zorunda kalıyorlardı. Köyün etrafındakileri
kesmeselerdi buna mecbur kalmayacaklar mıydı, kalacaklardı elbette ama en
azından kayadan çığdan kurtulacaklardı nispeten.
Son
senemizde dağlardan bir haber geldi köye. Odun getirirken biri düşmüştü
uçurumdan. Abdurrahman Çiçek, 70’ini geçmiş olduğu hâlde birkaç tepe arkalarda
çalışıyorlarmış çocuklarıyla. Dağlara özgü yabanıllığın dibini bulan hâkim bir
yamaçtan odunları yuvarlamış, çömelmiş sigara sarıp içmiş. Hızlıca kalkınca
başı dönmüş, belki de onu dinç tutan korkuyu duyamadan kendini kaybedip aşağı
yuvarlanmış. Vücudunda birçok kemik kırılmış, ağır yaralanmıştı. Hemen
ambulansla merkeze götürdüler. Oradan duymaktan korktuğumuz endişeli cevaplarla
Van’a yollamışlar, yolda giderken vefat etmiş.
Köyün
su deposunun üst tarafında bir küçük ağaç kümeleri var, ilişmiyorlar.
Derslerini almışlar, ağaçlara rağmen bir akış var çünkü oradan, bir de ağaçlar
olmasa hepten zararlı kaymalar olabilir.
Hakkâri’de
orman diye bahsi geçen yerler esasen küçük ağaç toplulukları ya da yabani çalı
öbekleridir. Sadece dere kenarlarında büyük heybetli onlarca senelik ağaçlar
vardır. Diğerleri de da onlarca seneliktir ama türünden yani coğrafî şartlardan
ötürü 5-6 metreyi geçmez boyları. Tepeler dikine olduğundan aşağıdan bakınca
kalabalık gözükür yamaçlar, oysa ağaçlar arasında orman sayılamayacak bariz
uzaklıklar mevcuttur. Bunu ilk defa 2007’de trenle Doğu turu yaparken Malatya
Sivas dağlarında görmüştüm. 2005’te üniversite arkadaşlarımla Ulaşlı’ya
gittiğimizde de Adıyamanlı bir arkadaş bizim ormanlara şaşırmıştı. Bakınca
zemini gözükmeyen dağlardan büyülenmişti.
[3] Madem Sözlük
için o kadar direttim valiye, kelimenin anlamı için internete değil de, az
zahmetle kütüphaneden alıp ondan bakayım. Doğan
Büyük Türkçe Sözlük’ün 23. baskı 1890. sayfasında: Zilyed. [A.i.huk.] Bir
malı elinde, tasarrufunda bulunduran kimse.
Yorumlar
Yorum Gönder