Yüksekova’ya ilk gidiş (Hakkâri'de 19 Mevsim- 6.2)

 

Eylül 2012

Yüksekova’ya ilk gidiş

Sene başında Sedat Biçak’tan telefon aldım. Hakkâri’de olduğumdan haberi vardı. İkiz kardeşi Vedat, Yüksekova’ya gelmişti, haberim olsundu. Sedat abiyle Bulgurlu’da altı ay aynı evde kalmıştık 2005’te. Ben birinci sınıftaydım daha, o yüksek lisans öğrencisiydi. Vedat abi de Kocaeli Adliyesinde kâtipti. Sonrasında icra müdürü olmuş, Antalya Kemer’den sonra mecburi hizmete gelmişti. Telefonlaştık görüştük. Cumartesi günü bekliyordu. Bizimkiler daha gelmediklerinden tek başıma gidecektim. Sedat abi de gelmiş yazın kardeşinin yanına. Farsçası iyi olduğundan esnafla anlaşmakta zorlanmamış. Bir ara uğradığımda Vahit abiye de açtım mevzuu. O da tam o saatlerde oraya gidecekti teslimatlar için. Kuru temizlemecilik yanında poşet atölyesi de işletiyordu, düz pazar poşeti. Panelvan minibüsün arkasında yükler, önünde biz, çıktık yola. Tarif edilen yerde indim. Vedat abi aracıyla oradaydı, Vahit abi ilk teslimatını gerçekleştirdi. Vedat abiyle bekâr evinde birkaç kere karşılaşmıştık o kadar, ama birbirimizi biliyorduk gıyaben. Bilmesek ne olacaktı ki, memleketten bunca uzakta bir küçük irtibat bile yeter de artar insanları bağlamaya. Askerdeki had safhaya ulaşan memleketçilikte görürüz bunu. Yurtdışına, il dışına gidenlerin mahalleye varana kadar kurdukları dernekleri hatırlayalım.

 

Hazır arabaya binmişken merkezi turladık birlikte. Kısa sürede öğrenebildiği kadarıyla bazı belirgin yerleri tanıttı. Mazlum-Der’in şubesi kundaklanmıştı, simsiyah binayı gördüm. Eve doğru gittik. O da çok dolaşmak istemiyordu merkezde, ne olur ne olmazdı.

 

Yeniköprü’den ayrıldıktan sonra bir süre daha dağların etkisi aynıyla hissedilir. Ama sonra bir açılır ki görüşünüz, şaşar kalırsınız, ileriye baktıkça göremediğinizi fark edersiniz. Aylardır yakına bakmaya alışmış gözleriniz uzağın açıklığına yabancılık çeker. Şehre girmeden çok önce başlayan düzlükler, arabayla turlarken caddeden caddeye girdiğimizde daha uzuyor, genişliyordu. Şimdi rampa aşağı gideriz herhâlde diye tahayyül ettiğimiz her köşeden sonra yeni bir düzlükle karşılaşıyorduk. Burada mecburiyet caddeleri ne kadar da çoktu böyle. Yani, evet, muadili çok olunca mecburiyet değil keyfiyet oluyordu isimleri. Hakkâri’de 600 m. hariç nereye giderseniz gidin ya inmek ya da çıkmak zorundaydınız, burada ise vitessiz bisikletlerle geziyordu insanlar. Konya’da mıydık birader, Van’da mıydık?

 

Eve geldik. Neredeyse tamamen memur kesimin kaldığı, yanlış hatırlamıyorsam 40 dairelik bir apartmandı. Bizdeki Aktaş apartmanı gibi. Asansörü bile vardı. Kaloriferiyle su sistemiyle gayet güzel, modern bir toplama merkeziydi. Bilirsiniz, ev sahibi içerilere, belki hazırlıkların durumunu sormak ya da ne yaptığını bilmediğiniz birtakım işleri için gittiğinde sizi bıraktığı yerde birkaç dakikalığına kendinizle ve bu yeni ortamla baş başa kalırsınız. Dördüncü kattaydık, camlara yanaştım hemen salona girdiğimizde. Uzaklara uzaklara baktım. Bizden gittikçe uzaklaşan gerçek gibi, ürpertici üryanlıklarıyla bu dağlarla aramızda bir mesele mi vardı, küsmüşler miydi bize? Niye o kadar ayrıydılar insanlardan, iyi bir şey miydi yani bu yaptıkları? Onlarca km. mesafe koymaya ne gerek vardı? Dağların görkemini besleyen bulutlar da kâr etmiyordu. Dümdüz ovada yayılan şehirle birlikte daha onlarca şehir ebadındaki ova ne kadar düzdü, dümdüzdü, düpedüz dümdüzdü yani. Kendini tekrarlayan kahverengi dağların insafından azadeydi, dağlar burada omuz omuza sırt sırta değil olsa olsa kol kola ya da el eleydiler. Merkezde horon teperken burada zeybek oynuyorlardı. Merkezde kurumlarından ve tahditkâr[1] kuşatmalarından ötürü dağlara bakamazsınız, dört bir yandan dağlar size bakar. Bakmakla kalmaz, sizi en başa iter, hep başladığınız yere. Koruyan, aynı zamanda esir alan sarp dağlar, ah dağlar, yorgun gövdeleriyle yanımızdan yöremizden dikine dikine yükselen hüccetli, mağrur dağlar. Her tarafımızı elimi uzatsam değecek kadar yakından saran, mesafe kat ettikçe yer değiştiren, bütün şehri yarı açık cezaevine çeviren dağlar.  Fiziken sahneye yaklaşırken dijital olarak görüntüyü geri çeken kamera etkisi gibi geliyordu. Odaklanamıyor, tâ uzaklardaki tepelerle selâmlaşmaya imkân bulamıyordum. Göz yoran tekdüzeliğe duyduğum özlemi dindiriyordum.

 

Yüksekova dümdüz arazi; yerleşime, yapıma açık, ne yapacaksan çık uzak bir tepeye, gerisi hayal gücüne kalmış. Yüksekova’ya yapılacak büyük projelerden bahsediliyordu Millî Eğitim’de; büyük kompleksler, kampüsler falan. Neredeyse tüm ilçe öğrencilerini içine alacak, 500-600 servisle gelecekleri, her türlü imkânın olacağı yerler. ‘Projesi hazır’ diyordu teknik bürodakiler heyecanla. Ama Ankara’dan geldiklerinden bir ay sonra aynı heves kalmamıştı. Adam bizim okuldaki akan tavanı aylardır yaptıramadı. Bunu söyleye söyleye yeni proje için heves bırakmadık sağ olalım. Bunun yanında havaalanı yapılıyor. Memurlar için lojmanlar yapıldı, yapılıyor.

 

Yedik içtik, oturduk kalktık, çocukla oynadık derken Vahit abinin beklediğimiz telefonuyla aşağı indik. Vedalaşıp ayrıldık. Arabanın yükü hafiflemiş, hesap defteri kabarmıştı. Bu sefer gittikçe yaklaşan dağların arasına dalarak önce Yeniköprü’ye, oradan da merkeze vardık. Gözüm kendine gelmişti. Dört duvara baka baka eve ulaştık.



[1] Tehditkâr: Tehdit edici

Tahditkâr: Tahdit edici, sınırlayıcı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1