Yürü(tüle)meyen proje (Hakkâri'de 19 Mevsim- 6.6)

 

Yürü(tüle)meyen proje

Bir haber aldık. Hakkâri Üniversitesi ve Akşam gazetesinin ortaklaşa düzenlediği eşya yardımı kapsamında köyün çocukları da seçilmiş. İsimleri belirledik, bedenleri numaraları yazıp götürdük merkezdeki binaya. Projeyi öğretim görevlisi yürütüyordu. (Öğrenciler de katılıyordu üniversiteden. Bilirsiniz üniversitelerin böyle cicilikler yapan çokça çalışanı ve hevesli öğrencileri vardır. Bu acımasız cümleyi paragrafı bitirince daha iyi anlayacaksınız.) Gayet iyi, samimi görüşmeler yaptık sonradan icap eden gitmelerimizde de. Üniversiteyle irtibatta olmak okul adına başka güzelliklerin de kapısını aralayabilirdi.

 

Neyse, yardım günü ellerinde paketler yüzlerinde gülücüklerle geldiler köye. Binadan girerken, daha dakika bir gol bir, falso verdiler. Entelektüel özelliklerini rehineciye bırakmış, son sözü kendisi söylemek isteyenlerin çocuksu aptallığıyla ‘Hocam bu şekilde karşılanacağımızı hiç düşünmemiştik,’ dedi birisi. Önceki konuşmalarımızla tutarsız, çelişkili, tezat, ölçüsüz bu başlangıçtan vardığım ilkel sayımlar, tedirgin etmişti ilk elde. Göstermelik alçakgönüllülük perdesine gizlenen, şaşırtıcı nankörlük ve utanmadan kullandığı tahrikle küçük dükkâncı mantığının egemen olduğu, hırslı, gözü dönmüş ve her şeye el koyan bir hitaptı bu. Gururu okşanmak isteyen işin ardındaki mantı(ksızlı)ğı algılamam neyse ki çok kısa sürdü, o an tokalaşmayı bıraktım. Şaşırma sınırım ve kapasitem daha dolmamıştı, ama hemen o ara pasif direnişim devreye girdi ve vücudumun buz kesmesinden payını alan soğuk bakışlarla, ‘belirlediğimiz öğrencilere teslim edelim eşyaları’ diye yönlendirdim.

 

Yeni karşılaştığım kişilere karşı ketumluğum, onları anlamaya çalışırken kendimi ele vermememi sağlıyordu. Adamlar tam şov yapmaya gelmişler tüm basitlikleriyle. Gazeteciler de peşlerinde sürekli deklanşöre çöküp duruyorlardı. Kendimi önemsizleştirmemem gerekiyordu burada. Sürekli gerilimle öfkemi canlı tutarak görkemli ve kendiliğinden pervasız şiddetin billur sürekliliğine teslim olmalıydım.

 

Mahkûm edildiğim hareketsizlikten kurtulup döndüm geçtim daracık ama sıcacık odama, çıkmadım bir daha. Ah keşke çıksaydım, keşke peşlerinden gidip denetleseydim. Bu kadarı da olamaz diyeceğimiz tatsızlıklar ve sonrasında olanlar olmuş tabii. Okula gelmeden önce muhtarın evinde kendilerine hazırlattığımız yemek fazla gelmişti demek ki. Ya da köyün girişinde kırmızı halı mı bekliyorlardı, neydi, nasıldı, anlamadım gitti. Muhtarın evine de gitmemiştik, onda da bir mânâ arıyorlardı belki de. Okuldaki işlerini hızlıca bitirip evlerde teslimat yapmak için köye dağıldılar. Sonra da oradan gittiler merkeze ‘sessiz sedasız’, yani bizim açımızdan. Çocukların ayaklarında sırtlarında gördükçe memnun oluyorduk öte yandan. Neyse neydi, insanlar faydalansın da büyüklerin arasındaki tartışmalar engel olmasındı istifadelere.

 

Her gün internette yokluyorduk haberleri. Böylesi beceriyi görmezden gelemezlerdi masa başındaki editörler. ‘Kurban değilseniz o zaman kesinlikle işkencecisinizdir’ sözü ne kadar uyuyordu bunlara. Birkaç gün sonra denk geldik. Merkezden temin ettik matbu gazeteyi. Birinci sayfadan girmişlerdi. On üçüncü sayfayı açtığımızda şovun bambaşka diğer boyutunu da görmüş olduk. Çocuğun ayaklarını önce karlara basarken fotoğraflamışlar, bir de botları giyerken. İnsanı kör eden karla rüzgârın susmaya ve itaat etmeye alıştırdığı, çıkabilecek bir yukarıları olmayan köylüler kadar suskun, münasebetsiz bir belirsizlikti yaşananlar. Telafisi imkânsız yaralar açtıklarının farkında olamadan, fonda puslar içinde yükselen dağlara denk gelecek şekilde şu utanmaz ifadeleri eklemekten de ar etmemişler: ‘Bot denen şey ne sıcakmış.’ Yuh ki ne yuh! Ekmek yoksa haysiyet de gider diye mi düşünüyorlardı! Çocukların yeni karşılaştıklarına karşı otomatik oluşan güven yüzünden her an bir ödünle etkisizleştirilebileceklerini mi zannediyorlardı!

Aralarında Hakkârili, muhtemelen küçüklüklerinde aynı durumu yaşayanlar da vardı. Başlarından geçenleri düşünerek her nasıl olursa olsun şimdiki çocuklar yoksulluk yoksunluk çekmesin diye mi katlanmışlardı şahit olduklarına. Yoksa daha acısı farkında değiller miydi saçmalıkların. İçinde darlandığımız, dağlandığımız bumerang çağında kendilerini bulmayacak mıydı bu tavırlar! Körce bağlılıkla yeterince dikkat etmedikleri bulanık tavırlı ilişkilerde bayilik rolündelerdi sadece, gazetedeki cümleleri kendileri seçmemiş de olabilir; plazalarda, foyasını ne matbaanın ne de bilgisayarın çıkaramayacağı yalanlar üretmeye alışkın birileri kahvesinin yanında yediği haltlarla üzerine tuz biber ekmişti. Ama geldiklerinde sergiledikleri davranışlara binaen söylüyorum, onlar da muhtemelen hoşnutturlar bu başlıklardan.

(Gazete haberini bulunca kupürü buraya koyacağım.)

 

Hüzünlendirici geçmişten ders çıkararak, karşılaşması zor şimdiye göğüs gererek, heyecan verici gelecek için akıntıya karşı kürek çekerek tasarladığımız planlarımıza çamur sürmüşlerdi. Muhtaçları anlama dertleri, egemen olma isteğinden kaynaklanıyordu. Bakımdan uzak bu yerler, başka her türlü iğrençliği hak edermiş gibi gelen geçen tarafından olabildiğince hor kullanıldı maalesef.[1] Fakat bunlardan hiç haberleri olmayan çocukların yeni eşyalarını giyip dolaşmalarını gördükçe hem acıyor hem de bir nebze hafifliyordu yüreğimiz.


[1] Aynanın olayı nedir; arkası sırlı olduğundan önünden kendimizi görebiliriz. Arkasını göremediğimiz camlar da ayna gibi davranır. Arkadaki karanlık ve öndeki ışık arttıkça görüntü netleşir. Bunun gibi içini geçmişini karakterini bildiğimiz, birbirimizle tanıştığımız, yani arkasını görebildiğimiz insanlar bize ayna olamaz. Nasılsa tanıdık diye gerçek yüzümüzü bize söylemez; iyi veya kötü intiba olabilir, ama saklarlar. Geçmişini bilmediğimiz, birbirimizin hakkında bilgi ve hatır sahibi olmadığımız, yani birbirimizin arkasını göremediğimiz kişilerse neyimiz var neyimiz yok net bir şekilde gösterirler. Basın yayıncılar da tanımadıkları köylüleri acımasızca göstermiş oldular. Buna benzer: Yüzü bize dönük ve arkasından ışık vuran insanı da göremeyiz. Dost görünen ve fakat başkalarına sırtını dayamış insanların da, ne yüzlerindeki ifadeleri ne de niyetlerini görebiliriz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1