6-8 Ekim olayları (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.12)

 

6-8 Ekim olayları

Günler, haftalar geçiyor, yavaş yavaş alışıyorduk Sultanbeyli’ye. Derken bayram geldi çattı. Biletleri iptal ettiğimiz uçuşun tarihi yani. Hakkâri’den ayrılmıştık, ama bağlantımız hâlen  ve neredeyse organik devam ediyordu. Alacak verecek çok şeyimiz vardı daha. Cumadan Ulaşlı’ya gitmiştik, ertesi gün bayramdı. Son gün döndük, İstanbul’da gideceğimiz yerleri ziyaret için. Eşimin ailesi de bizimle gelmişti. Onlarla dolaşıyorduk. Birçok kişiyi gezmiş, en son merkezde birine gidecektik. Dünden (6 Ekim 2014) beri Doğu illerinde başlayan bir hareketlilik vardı. İstanbul’a da sıçramıştı. Sultanbeyli odak noktalarından biri hâline gelmişti, hem kendisinin hem çevre ilçelerdeki bazı mahallelerin demografik yapısı dolayısıyla.

Yan yoldan geliyorduk, Turgut Reis’ten merkeze giden köprüye çıkmıştım yanlışlıkla. Solda merkez, sağda bizim mahalle vardı. Sola gidemezdik zaten, sağdan ileriden bir dönüş daha alıp öyle gelecektik. Bulvara çıktığımızda arabanın içine son derece tanıdık bir koku girdi camlardan. Fevri hareketlerle bir yandan kontrolleri bende olan camları düğmelerden harekete geçiriyor bir yandan da içeridekileri uyarıyordum. Beynimdeki kodlar diğer hatıraları geri getirmişti. Organik bağım devam ediyordu demiştim ya, bu dâhil olsun istemezdim listeye. Gaz bombasını yeterince tatmamış mıydık, bu da nesiydi?

Olayların farkına yeni vardım. Binlerce km. yer değiştirmiştik, gelmiş yine bulmuştu bizi. Arabadakiler ‘bir şey olmaz arka sokaklardan dolanalım’ falan dediler. Duyuyor, anlamaya çalışıyor fakat kesinlikle itaat etmeyeceğime dair kendimi şartlandırıyordum. İleri gidersek ne olacağını en iyi, hatta bir tek ve yalnızca ben biliyordum. Köprüden bize doğru gelen 30-40 kişilik polis ekibini aşıp yolumuza devam etmeliydim. Gazın etkisinden kurtulmalıydık önce, arabada yaşlılar ve çocuk vardı.

Robokoplar kalkanlarını siper etmiş, bir bütün hâlinde sisler içerisinde geçtiler yanımızdan. Yerlerde iri iri taşlar, küçük çaplı molozlar vardı. Hem onlara hem polislere dikkat ederek mahalleye, eve doğru sürdüm arabayı. İlk senemde Ahmet Türk’ün yumruklanma protestosunun saçmalığı, ikinci senemde adayların veto edilmesi sebebiyle Depin’deki bekleyişimiz, ailecek markette mahsur kalışımız, balkondan odun alırken tıkanışım ve maruz kaldığım birçok vandallık önce burnumu, sonra aklımı sızlatarak geliyordu.

Korkumu, neyle karşılaşabileceğimizi hâlâ anlamamış, eve geldikten biraz sonra yine gitmek istemişlerdi. Biliyordum başımıza nelerin gelebileceğini, net bir dille olmazlandım. Amor fati'nin kralı gelse ikna olmaz, evet'lenmezdim. Sokakları da tanımıyordum ki daha, sıkışırsam nereye kaçacaktım. Taşa tutsalardı kim gelip müdahale edecekti? Elde yok avuçta yokken arabayı nasıl tamir ettirecektik? Arabayı saydım ya şimdi, ölmezdik değil mi, o kadar da değil. Öylece oturduk oturduğumuz yerde. Haberlere baktığımızda ancak hak vermişlerdi. Bu sefer sadece polis değil, farklı siyasî görüşlerden vatandaşlar da katılmıştı çatışmalara. Merkez darmaduman olmuştu, ortalık fena karışmıştı.[1]


[1] Bu olaylar, tıpkıbasım sokak düğünleri, karakol bombalanması, çarşıda serilen ışkınlar yeni yeni alışmaya çalıştığım şehirde Hakkâri’de hissettirdi beni. Fatih Karakolu bombalandığında gecenin 1’inde yazı işlerine yoğunlaşmıştım. Korkunç sesle yüreğim hopladı. Deprem değildi. Elektrikler gitmediğine göre trafo da patlamamıştı. Balkona çıkıp etrafa baktım, sakindi. Kimse sokaklara akmamıştı. Lastik mi patladı acaba derken kelimelere daldım tekrar. Sabah uyandığımızda öğrendik. Teferrüç tepesinde oturuyorduk, karşıdaki Aydos tepesine doğru yayılan mahalledeydi karakol. Oraya saldırmışlardı. Tabak gibi zemine yerleşen ilçede tepeden gelen ses her yere yayılmıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1