Ağaç yok, ot var (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.7)

Ağaç yok, ot var

Hakkâri’den, dağlarından bahsedip de üstlerinde yetişen otlardan, çiçeklerden bahsetmemek olmaz, olamaz, olabilemez. En meşhur ikisi ışkın ve ters lâledir. İkisi de şehre göre daha yüksek yerlerde yetişir. Tamam, Hakkâri dağın başındadır; ama onların yetişebileceği kadar değil. Işkın kuzukulağıgillerdendir; 2000 m.den yüksekte kayalık ve çakıl yamaçlarda yetişir. İlk senemde Nisan sonlarına doğru servise getirmişlerdi. Sonra öğrencilerin ellerinde gördüm bolca. Lifli yapıda, ekşi ve mayhoş tattaydı. Kabuğunu muz gibi soyulup tuza banarak yemiştik. Tam muz gibi katman değil de, dış kısımdaki liflerin kabuklaşması şeklinde oluşmuş. Bir tarafından tutunca diğer uca kadar en üstteki lifler gelir, soymaya devam etseniz en iç kısma kadar erir. İlkin çok yadırgarım böyle şeyleri, ağzım alışırsa devam ederim.

 

Köylüler yaylalardan toplar; bazen hususî gidilir, çuvallarla getirilir. Bir sene bol, bir sene az çıktığı söylenir. Çocuklar demet yapıp yol kenarında dikilerek satarlar, merkezde de kaldırıma serilen yaygılarda satılır. Dükkânlar, manavlar ve belediye ilişmez bu ticarete. Toplayıp getiren tezgâhını kurar. Mevsimi geldiğinde şehrin en küçük sakininden en büyük daire müdürlerine, bankadan evine giden kalantordan çeşitli esnafa kadar herkes öğlen akşam bundan alıp yürüye yürüye yer. Çarşının her tarafı ışkın kabukları ve ucundan sarkıp sallanmaktan saçılan tohumlarıyla dolar. Bunun yanında ismini bilmediğim onlarca değişik ot, endamlarını arz eder Nisandan Ekime kadar. Herkes bilir ne için kullanılacağını. Genelde yağda kavurarak yumurtayla karıştırıp yenir. Birçoğundan turşu yapılır.

 

Çimenli’de bir arkadaş bu otlarla ilgili dağ bayır dolaşır, bilgi toplardı. Üniversite, belediye ve valiliğin paydaşı olduğu sempozyumlar düzenlemişti, il dışından işin uzmanlarını getirterek. Bir sene yepyeni bir ot keşfedip literatüre bile geçirtmişti. Bu tür otlar genelde çobanlar tarafından bilinir daha çok, mağaraları da onlar keşfederler ya. Senenin büyük kısmını dağ başında geçirdiklerinden her mevsimin her otunu tanırlar. Ama arkadaşın bulduğu, senede iki hafta kadar kendini gösterir, sonra solarmış, bunu da ancak dağların adamları çobanlar veya uzun süreler kamp kurup gözlem yapanlar görür.

 

Bir ot daha vardı; siyabo. Tezgâhlarda en bol bulunan otlardandır. Yalnız, diğerlerinden farklı; efsanelidir. Çobanın birini dağda yılan ısırmış, aşırı zehirli ve hemen öldürenlerden. Bakmışlar ki bir şey olmuyor. ‘Madem öyle, doktora götürelim de tam tedavi olsun,’ demişler. Bu bağışıklık karşısında doktor şaşırmış tabii, ne yediğini sormuş yakınlarına. Onlar da ‘sabah siyabo yedi’ deyince, doktor, ‘hmm, şimdi anlaşıldı, siyabo korumuş bunu,’ demiş. Bu tür, nispeten kapalı toplumlarda, dışarıdan uzman ve yetkililerin sözleri köpürtülerek kutsiyet atfedilir, ‘kitapta yeri var, doktor söyledi, vali dedi’ gibi istinatlara dayanmaya bayılırlar. Tuhaf yüceltilmişlikler herkesi tatmin eder.

 

Dağların güzeli berfin vardır bir de, Türkçede kardelen denir, birebir çeviriyle. Adına nice türküler yakılmıştır. Nazlıdır, ama dirayetlidir. Fondaki kristalize olmuş kar, güzelliğine güzellik katar.

 

Doğanlı’yla Taşbaşı arasında Zap’ın öte tarafında, bizim köylülerin arazilerinin de olduğu yerde çok güzel gelincik tarlası oluşur mevsiminde. Suyun uğultusu şırıltıya dönse ne de güzel olacak ortamda seyrine doyum olmaz bu güzelliğin. Ulaşılması zahmetli ve tehlikeli olduğundan doğal korumayla sağlam kalabiliyor. Gelinciğin narinliğinden ötürü naklinin pek mümkün olmamasından da kaynaklanıyor.

 

Karların altında biten bir çeşit otun da karıştırılmasıyla meşhur otlu peynir yapılır. Merkezde bütün marketlerde bakkallarda, şarküterilerde bulunur. İlkbahar ve yazın yapılan peynirler bolca tüketilir şehirde. Kış için de plastik bidonlara basılarak ya soğuk hava depolarında ya da toprak altında saklanır.19 mevsimde onlarca kilo peynir taşıdık Hakkâri’den. Ulaşlı’daki Ağrılı neneyle dede için de getiriyordum. Uçağın bagajının turşu ve peynir bidonlarıyla dolu olduğuna yemin edebilirim. İzmit’ten de çok pişmaniye taşıdım oralara, bazen de kargoyla getirtiyordum.

 

Peynir muhafazasında gömme, çok kullanılmasa da diğerleri gibi güzel bir usûldür. Bir sabah uyanıp afyonum patlasın diye avluya çıkacaktım. Komşu teyzenin keserle bahçede çukur kazdığını görünce, sahnenin insicamı doğallığı bozulmasın diye ürkütmeyip camdan izlemeye koyuldum. Gittikçe büyüyen çukurun ortalarına değil de yanlarına doğru çalışmaya başladı. Elleriyle etrafını iyice açtıktan sonra sapına ulaştığı bidonu güç de olsa çekip çıkardı. Kenarlardan da takviyeyle güzelce kapattı çukuru. Yazın gömmüş belli ki, kışın da çıkarıp kullanıyorlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1