İçinden geçtiğim dağların sırtını sıvazlıyorum (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.8)
İçinden geçtiğim dağların sırtını sıvazlıyorum
Yaklaştıkça
sürekli arıyordum, Emre de anayolun üzerinde, akşam karanlığında rahatça fark
edebileceğim büyük bir yapının yakınlarında bekliyordu. Karacaaydınlıkta zor da
olsa buldum yerini. O önde ben arkada eve doğru sürdük. Güzelce ağırlandım. Uzun yola çıkmaya hüküm giymiş birisi için gayet enfes yemekler yedik.
Bebeği gördüm. Abdülhamid’den bir yaş küçük Berat Kerem’le eğlendik. Gidişte
Antep’teki gibi derin, kıpırtısız, dinlendirici bir uyku çektim. Bu sefer arka
koltukta değil, yumuşacık yataktaydım. Sabah da mükellef kahvaltıdan sonra,
hazır gelmişken ve bundan sonrası da nispeten kolay olacağından şehri biraz
gezelim dedik.
Takribî
1000 km. gelmiş, 700 km. daha gidecektim. Bu istikameti takip etmemle toplamda 50
km. kısaldı yol. Durmadan gelişle 14 saat tutacaktı, 16 saate gelmiştim. Bundan
sonra 8 saat kalmıştı. İki saat oyalansam, 10 saate de burayı tamamlardım. 11
gibi çıksam, 9 olmadan evde olurdum. Doğuya giderken tersime giden güneşle, bu
sefer aynı yönde gitmenin avantajıyla sabahtan beri bir saatlik kârım olacaktı
akşam olması yönünden. Hazır güneş daha arkadan vururken yola çıkmalıydım,
önden gelince zorluyor, gözlüğüm de yok zaten.
Merkeze
çok yakın Ali Dağı’nın altındaki yer altı şehrinden bahsettiler. Nadiren durup
düşündüğümüz, sürekli daldığımız ve sormak aklımıza gelmediği için farkına
varamadığımız birçok şey gibi önceden beri biliniyormuş aslında, 2010’da
temizlenip aydınlatılarak ziyarete açılmış. Dağa tırmanan yokuşlardan birinde
boydan boya Talas’ı izledik, eski ve yeni yerleşimleri gördük, uzaktan
inceledik, kendimizce şehir hakkında konuştuk. Urumiye’de barajın üst
taraflarına ve Asurî kilisesine çıkarken karşılaştığımız manzaranın çok
benzeriydi. Demek ki her şehir aynı akıbete maruz kalıyordu nüfusun artması ve
taleplerin çoğalmasıyla. Mardin merkeze dokunulmamış, Kızıltepe’ye kıyılmıştı. Diyarbakır
da aynıydı. Eski şehir sur içinde nispeten korunmuştu, biraz dışarı çıkıldığında başlıyordu yüksek ve sık binalar.
Vardık
mağaranın girişine. Görevlinin yönlendirmesiyle takip ettik yolları. Dağın
altına oyularak yapılmış bir sığınaktı aslında burası. Saklı şehir deyince
bazılarının aklında, toprağın altında her şeyiyle üsttekine benzer yapılaşma
canlanabilir. Hayır, öyle değil tabii ki. Toprağın üstü güvensizleştiğinde
sığınmak için yapılmış geçici korunak, en fazla kaç kişiyi alırdı ki zaten,
sıkışılırsa belki birkaç yüz. İçeride ambarlar ve sarnıçlar da olduğuna göre
uzun süren kuşatmalarda işe yarardı. Bu arada girişi de çok iyi gizlemek
gerekirdi, çünkü içeriden çıkış yoktu başka.
Mekân
genel olarak çok dar olduğundan önce vücudumuza baktı görevli. Hamileler,
kilosu uygun olmayanlar (şişkolar yani) giremiyormuş. Klostrofobikler de
eklendi listeye. 500 m.yi geçiyordu yol. Bazen kıvrılarak geçeceğimiz
tünellerin biri 60, diğeri 180 m.ydi. Girdiğimizde ileri de gitsek vazgeçip
geri de dönsek daralmamamız, sakince yürüyüşü tamamlamamız tavsiye edildi.
Aslında geri dönmek yoktu, yön tekti; bizden sonra birileri girdiyse onlarla
karşılaşabilir, ürkmelerine sebep olabilirdik. Yapılacak tek şey paşa paşa ilerlemekti,
çünkü yan yana geçilemeyecek kadar dardı yollar. Akrobatik hareketlerle
geçilebilirdi ancak.
Her
yer duvarlara boylu boyunca sabitlenmiş neon lambalarla aydınlık ve havadardı.
Bundan sonrası gereksiz korkulara kapılmamakta bitiyordu. Cesaretini herkese
aşılamak görevi herkesteydi. İlk olarak uzun tünele girip ara sıra küçük
galerilerde rahatladık. Kafa olarak hazırlansak bile, ilk defanın vehmiyle hızlıca
gittiğimizden yorulduk. Ara sıra arkamıza yaslanıp nefeslenerek, art arda, vücudumuza temas etmekten çekinmeyen pötürlü duvarların sesimizi emen matlığında konuşa konuşa
zorlu yolu tükettik. Yanımıza çocuk almakla hata mı etmiştik. Öte yandan en
korkusuz oydu aramızda. Biz içten içe ürksek de onun anlayacağı kadar
yansıtmadığımızdan eğlenceli geliyordu kerataya.
Doğal korku tüneliydi burası, denetimli olsa da şakası yoktu ani krizlerde. Gide gide sonunda büyük sarnıca ulaştık, artık dinlenme vaktiydi. İçerisi hayli soğuk olduğundan çok kalmamalıydık. Tam dolu olmamakla birlikte, sarnıçta kabaca 100 tondan fazla su birikebilirdi. Uzun, düz, geniş bir oyuktu. Verevine 10 m. vardı. İçinde fiber sandal da vardı, ileride birtakım işler için kullanılmak üzere.
On dakika bakınıp içimizde tefekkür ve aramızda tezekkür ettikten sonra, çıkışa doğru yine tek yönlü kısa tünele girdik. Diğerini aştıysak, burası çocuk oyuncağıydı. Yine de adımlarımız hızlıydı. Tuzluca’daki tuz mağaralarıyla alakası yoktu. Düşmandan korunmak için yapılmış olduğundan dar yapısından dolayı, dışarıda korkutan daha büyük şeyler yoksa bizzat kendisi korkutucu olan bir dehlizdi. Aniden önünüze fırlayan iskeletler veya ürkütücü müziklere gerek yoktu, bilakis kendi doğal dip sessizliği yetiyordu korkuyu yaşamanıza. Dış dünyayla irtibatınız yok, üzerinizde milyonlarca ton ağırlığında yüce bir dağ, desteksiz tavanlar arasında kendi başınızaydınız.
Yorumlar
Yorum Gönder