Artık daha sıkı fıkı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.5)
Artık daha sıkı fıkı
Ertesi
gün gidip görevi Cemal hocadan devraldım. Ben asil görevin vekiliydim, o vekâletin.
Emanetin emanetçisiydi yani. İl müdürüyle görüştüm, inşaatın nasıl gittiğini
falan sordu, anlattım. Merkezde birkaç yere uğradım, evrak-kayıttaki dolaba
baktım. Akşam yine Halil’le döndüm. Evet, sabah da onunla gitmiştim. Arabayı
kullanmama kararı almıştım Beytullah gelene kadar. Sonuçta yarı yarıya ortaktı
araba, herhangi bir terslik olmasını istemezdim. İçgüdüsel bir eksiklik başkalarının
yaşam tarzına safça ayak uydurmamızı engelliyordu. Sadece köy içinde güneşten
kaçırmak için hareket ettiriyordum. Birkaç kişi rica etmişti, birkaç kişi de
sormuştu niye kullanmıyorum diye. Sebepleri söylediğimde ikna olmuşlardı.
Tamamı
bana ait olsaydı da öyle mi yapardım, muhtemelen evet. Çünkü dışarıdan birine
karşı bu tür taleplerin sonu gelmez kanımca. Herhangi biriyle anlaşmazlığı olan
bütün herkes bana gelirdi. Acil durumlarda elbette emre hazır olurdu, ama
suiistimale çok açıktı konu. Köyde araba hiç yok muydu, vardı tabii, ama böyle
bir tedbir almak zorunda olduğumu hissetmiştim. Elimde herhangi bir veri yok,
bu böyleydi.
Yeni
okul için sürekli birileri gelip gidiyordu. Müteahhidin kendi ekibi, il özel
idareden yetkililer, Millî Eğitimden şefler, müdürler vs. Bir haftaya binanın
teslim alındığı haberi ve sonrasında malzemeler geldi. Onları yerleştirmek için
bilin bakayım resmî olarak kaç görevlimiz vardı. Evet, bildiniz, artık siz de
işin içindesiniz, yalnız ben vardım. Hatır gönülle geçen seneki çalışanlar,
öğrenciler ve birkaç kişiyle içeri taşıdık dolapları, sıraları, masaları ve
birçok şeyi. Malzemelerin içinde soba, boya falan olmaması bana öyle lüks
gelmişti ki. Evet, sobayı seviyordum, evde güzel güzel yandığında ya da birkaç
öğretmenlik butik okullarda için için yanarken içimizi ısıtan sobanın
nostaljisini yapabilirdim, ama artık eziyete dönüşen, eğitim öğretimi ciddi
anlamda sekteye uğratan sobalar artık kalkmalıydı. Kalorifer dairesi ayrıca
bina olarak yapılmıştı okulun yanına. Diğer uçta belki tüm köye yetecek büyükçe
jeneratör, ortada kömürlük ve en aşağıda da koskocaman su deposu vardı. Yirmi
tonluktu sanırım.
Hidroforlar,
tanklar, elektronik sistemler, paneller, jeneratör falan bana çok yabancı ve
ürkütücü geliyordu. Bunların sağladığı fayda fevkaladeydi, köyde ilkti, eşi
görülmemişti. Ama hepsinden sorumlu olduğumu düşünmek, en ufak bir arızada
yetkililerin gelmesini bekleyecek olmak içime şimdiden sıkıntı vermişti. Korkunç,
rahatsız edici düşünceler sarıyordu çevremi. Demiştim, ben bu tür işlerin adamı
değildim. Binadaki, jeneratörün devreye girmesine kadar sistemi ayakta tutan
yedek güç kaynağı, ses sistemleri, amfiler, acayip acayip panolar ve içindeki
karmaşık yapılar üzerime fazladan yük bindiriyordu. Hepsini yaşayarak, tecrübe
ederek, arkadaşlardan yardım alarak ve onlarla birlikte öğrenecektim, en az on
yıl sürerdi ama. Yepyeni sistem kurabilen insanlardan değildim. Yukarıda tırnaklarımızla
kazıyarak devrim yaptığımızı yazmıştım, ama yine de hâlâ aynı kanaatteyim; kurulu
düzeni kendimce idare edebilirdim ancak.
Unutmadan
asansöre tekrar değineyim. Evet, zeminle birlikte iki katlı binada 12 kişilik
800 kg. kapasiteli, şu içine sedye sığabilecek büyük asansörlerdendi. En büyük
hayal kırıklığımızdı bu. Nemize gerekti, sınıflara ve odalara ihtiyacımız varken.
Tuvaletleri L şeklinde daraltmışlardı. Rehberlik odası olarak planladığımız
yeri, yine bu L yapıdan dolayı en içe girmeden görevliyi göremeyeceğimiz bir
yere dönüştürmüştü.
Küçük
küçük çocuk tuvaletleri vardı, ne güzeldi, sınıflar harikaydı, çatı balkon
şeklinde olmasa da en azından sacdandı, yerler gıcır gıcır, dış cephe
yalıtımlıydı. Merdivenlerin dibinden başlayarak arka bahçeye açılan kapıya
doğru toplamda 26 m. olan koridor, her metrede birer azalarak baştan sona 26
cm.lik meyille hizmetlilere büyük kolaylık sağlayacaktı. Üst katta köyün iç
yoluna, İzzet’in bakkalına bakan odanın geniş bir balkonu vardı. İşte bu
harikaydı, öğretmen için büyük ayrıcalıktı orada oturup dinlenmek. Üstteki
okuldaki daracık mutfak balkonunda ayakta ya da tahta oturakta geçirdiğimiz
teneffüsler gibi olmayacaktı. Burası çok güzel müdür odası olurdu. Büyük
şehirde olsaydık, evet, kesinlikle öyle olurdu. Ama burada, Taşbaşı’da burayı
kendine ayıramazdı hiç kimse. Müdür odası merdivenin başındaki küçük
sayılmayacak diğer oda olabilirdi her hâlükârda. Müdür, öğretmenler odasında
gönlünce durabilirdi, ama öğretmenlerin sürekli idare odasında vakit geçirmesi
pek hoş olmazdı.
Her
şey iyiydi, asansör işi bozmasaydı. Dediklerine göre engelli öğrenciler
için genel bir uygulamaymış. Ankara’dan planlanıp değiştirmeden her yerde aynen
uygulanan şu tek tip projelerdendi. Engelli öğrencilerin başımızın üstünde
yerleri var, onları her gün sırtımızda da çıkarırız üst kata. Bu, okulun en
azından 10 m2 kazanacak olmasının yanında bizi hiç yormazdı. Bu
kadar niye yazdım ki, engelli öğrencinin sınıfını alt kata alırdık, olur
biterdi. Ama yok, olmamıştı, canımızı sıkmıştı. İnşaatın ikinci
kata ulaştığı zamanlarda öğrenmiştik, iş işten geçmişti tabii.
Havalar
yaktıkça köyün üst tarafındaki gölcüğe kaçıyorduk. Çocuklar köyde dolaşıyor,
avarelik ediyor, dükkânların önlerinde takılıyor, yemek yiyor, tekrar yüzmeye
gidiyorlardı. Bazıları günde üç dört sefer tekrarlıyordu. Eski köye bahçelere
gitmeyenler, burada da yapacak işi olmayanlar için harikaydı bu akıcı havuz.
Derenin kayalıklar arasındaki büyük oyukta oluşturduğu güzel serinleme
imkânıydı. İlk birkaç sefer izlemeye gitmiş, sonra ben de girmiştim milletle.
Yavaş yavaş alışıyorduk yapıya. Hasan abi, şantiye bekçilik görevi bitmiş olsa da, bunun sene içerisinde de devamı için İş-Kur’dan görev gelmesi adına nabız yokluyordu. Olsaydı iyi olurdu bence; tecrübeden ve caydırıcılığından dolayı.
Yorumlar
Yorum Gönder