Bir ayrılık
Bir aynılık sağlayamadığım şehirden; bir ayrılık yahut iki kopuş veya üç vuslat
Son kertede ve tahlilde Hakkâri’den
gidesim yoktu, ama artık Hakkâri’de giderim de yoktu. Ve kuantum sıçramasıyla uzaklaştığım
bu şehre bir gün geri döndüğümde elimde zeytin dalı olmayacak, çünkü küs
ayrılmadık. ‘Üç derdim var, birbirinden seçilmez.’ Neydi onlar; ‘bir ayrılık,
bir yoksulluk, bir ölüm.’ Her ölüm erken ölümdür,
her ayrılık ilk ayrılık, her yoksulluk da isyana gebedir. Ölümün bizi ayırdığı
söylenir, esasen insanları eşitleyendir kendileri; bizi ayıran hayatın tâ
kendisidir.
‘Şimdi, tamam, susun, bir şey
söylemeyin. Durun. Gözlerinize bakmak istiyorum. Şöyle durun, gözlerinize
bakacağım. Bir insanla vedalaşacağım.’ (Dostoyevski, Budala)
“Arkama dönüp bakmak
boynumu ağrıtacağından, uzaklaşırken dikiz aynasında Looping’e baktım. On metre
bile gitmemi beklememişti. İçeri girmiş, kaybolmuştu. Hâlbuki isterdim, son kez
bu adamın yüzünü, kızartma yağından kirlenmiş beyaz gömleğini ve pantolonunu
görmeyi. Terk ettiklerimi dikiz aynalarında aramak artık acıtmıyordu beni.”
(Hakan Günday, Kinyas ve Kayra)
‘İnsan, ayrılık saatinde
durmadan konuşmalı, nesi varsa söyleyip bitirmeli değil mi? Hâlbuki bu bir saat
içinde, Gülmisal Kalfa ile belki, on çift söz konuşmadık.’ (Reşat Nuri
Güntekin, Çalıkuşu)
“‘Küçük kâtip hâlâ yanımda
duruyordu. Teşekkür için elimi uzattığım vakit, benzi sapsarı, gözlerini dolmuş
gördüm. İlk defa dikkatle yüzüme bakmaya, adımı söylemeye cesaret etti: ‘Feride
Hanım, büsbütün gidiyorsunuz demek,’ dedi. Bu ayrılık dakikasının bir bulut gibi
üstüme çöken ağırlığına rağmen gülümsemekten kendimi alamadım. ‘Artık şüphe
kaldı mı?’ dedim.”
O artık bir şey söylemedi, elini elimden çekerek
koşa koşa merdivenden indi. (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu)
‘İçinde çok acı saatler
geçirmiş olmama rağmen küçük odamdan âdeta hüzünle ayrıldım. Mektepte bize bir
şiir ezberletmişlerdi. İnsan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara,
görünmez tellerle bağlanırmış, ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan
keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup
ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış.’ ‘Ayrılık
bana akşamki tekmeden ağır geldi doğrusu.’ (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu)
‘Dönüşümüze, bozguna uğradığımız ve
yenilgiyi kabullendiğimiz için izin verilmişti. Dönüş yollarını zafer değil,
yenilgi açmıştı. Mağlup orduların, yaralı, yorgun askerlerine benziyorduk.
Artık onlardan kimse korkmuyordu ki, şehir surlarının demirden kapıları
yüzlerine kapansın. (Oya Baydar, Hiçbiryer’e
Dönüş)
‘Niceleri gelmez yola geldirdi’ (Karac’oğlan)
‘Tercihlerin değişirse ayrılırsın.’ [Bir Ayrılık (Asghar Farhadi, 2011)]
‘Bir sabah, bu dağ şehrinden arkama
bakmadan dönüp ayrıldım.’ (Sait Faik, Sevmek
Korkusu)
“İçlerinden biri ‘gene gel’ diyor.” (Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim)
‘Göç yolunda olan birinin
konuşacağı şeyler değil bunlar.’ (Ahmed Sadreddin, Bir Ayrılık)
‘Bir göreydim ayrılığı kim saldı?/
Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı?’ (Şehriyar, Heyder Baba)
‘Her ayrılık ilk ayrılıkla aynı acıyı taşıyor. Hiçbir ayrılığa
alışılmaz, ayrılık asla sıradanlaşmaz.’ (Zennure Erik, Asê)
‘Adı Yalan;
ayrılığı hasreti anlatan bir şarkı. Aslında Türkiye’den gelen şarkıların %
80’inde olduğu gibi. (Zeynep Avcı, 2021 O
Ses Almanya)
‘Şuraya
son bir kez daha bakayım ki unutabileyim.’
Klaus
(Sergio Pablos, 2022)
‘İnsanlar
iki kez ölür derler. İlki, son nefeslerini verdiklerinde; ikincisi, onları
tanıyan son kişi son nefesini verdiğinde…’ (Irvin Yalom’dan mülhem)
“Londra’ya döneceğini söylediği zaman
insanlar hayret eder, böylesi bir vatanın nasıl olur da terk edileceğini
sorarlardı. Dostanece ‘Neden, gâvur, delirdin mi? Burayı terk edecek kadar
akılsız mısın?’ derlerdi.” (Fatih Baha Aydın, Payitahtta Bir İngiliz Tüccar)
‘Hayattan bekledikleri son şefkat,
zamanı geldiğinde, huzurlu bir vedaya izin vermesiydi.’ (Tarık Tufan, Gece Açan Çiçekler)
‘Ayrılık yenilgi olamaz, olsa olsa
beraberliktir.’ (GİBİ, İlkkan’dan)
‘Gidişimi umursamayan dostlar’ (Charles
Hubert Millevoye)
Yattık, uzunca bir unutkanlık uykusuyla kazasız tükettiğimiz
gecenin sonuna giden uzun yolculuk bitti, kalktık, kahvaltı yaptık. Artık yerinden kalkamama buhranına galebe çalmış, yiyecek
ekmeğim kalmamış, kazandan düşmüştüm. Toprağına son kez bastığımı hissettiğim köyün taşlı yollarında
rastlaştığımız birkaç kişiyle eğreti gülücüklerle
yasaksavar merhabalaşmayı görev sayıp eksik etmeyerek, eski anlamlarını
yitiren kısa konuşmalarla yöneldik, altından çok sular akan köprüye doğru, tam
ayrılacakken alışma temrinlerini tamamlayan ağır ama emin adımlarla yürüdük.
Görünürdeki anlamları
kesin, gizli anlamları kestirilmesi güç, kısa ve ölçülü cümlelerle her şey son sefer
yapılıyordu; kırıp dökmeden, üzüp bükmeden. Ayrıldığımı haber alıp da zahmet
edip gelenlerle vedalaşıp bindim arabaya. Beytullah’la son kez birbirimize
bakışımız ve bu bakıştaki gizli anlamlar her şeyin özetiydi. Düğünlere,
cenazelere, buluşmalara, ayrılıklara ayrı tören havası katan bu bölgeden
alelacele, kaçarmış gibi ayrılmayı; ayrılmaya hiçbir vakit
hazır olmayanlar gibi kesinlikle istemezdim. Ama işte şartlar, ne dersin, nasıl
yaparsın. Sebep her ne olursa olsun, tüm insanların uğurlamaya gelmemelerini
sadece saatin erken olmasıyla açıklayamam. Her insanın hayatının sonunda
görmesi gereken kişisel asgarî saygıyı beklemiştim niyeyse. Belki de tozdan çekinmişlerdi. Giderken köprüleri atıp
kapıları çarpacağımı mı düşünmüşlerdi acaba, ne ben böyle yapmaya niyetliydim
ne de dağınık düzende geri çekilmemden kaynaklanan ortada toz duman vardı.
Şimdi bakıyorum da tüm hayatım böyleydi aslında; güvensiz, uzak, şaşaasız,
debdebesiz, göze çarpmadan, belli belirsiz ve az katılımlı. Bu iyi… ‘Araç bin’
komutu almışçasına, dizlerinin bağı çözülmeden şaka kaldıramayacak köprünün
üzerinde çok durmamıştım, ama konunun üzerinde belli ki çok duracağım, belki de
tepineceğim. Önce kendimden, sonra da köprüden geçiverdim. Vakti gelmişti demek
ki; geldiğimden beri acemiliğime kol kanat gerip pişmiş senaryoda aslî rol
veren şehir, şimdi tutmuş, tüm fenomenleriyle gidişime yol veriyordu. Bu
kavurucu yaz mevsiminde, vakit sabahın serinliği de olsa, yine de soğuk
ayrılmamalıydık.
Ayrılıktan öte azabı
olmayanların; vedalaşmanın hüznünden değil, işlenilen suçlardan, çektirilen
çilelerden duydukları mahcubiyetleri vardır. En büyük
korkumuz, kaybımızla üzüntü vermeyeceğimizi sezemeyerek istenmediğimizi fark
edememektir. Düşünüp kendimizi yiyip bitireceğimize, kaçmak en iyisi… Zaten bilinmeli; düşmanca değildir sevgisizliğimiz,
bir tutunamayan olarak mecburiyetten daha güçlü hislerle kaçarcasınadır. Bir
zamanlar bu cümleleri yazıp şarjöre takmıştım. Ama burası tetiğe çökme yeri
değildi sanırım. Ne yapsak, ama mermi de namludan çıkmış oldu şimdi, neyse
devam edelim. ‘Bir kere hareket hâline geçmiş insanların fena tesadüflere karşı
duydukları ve hem cesarete, hem de kayıtsızlığa benzeyen bir his’ vardı içimde.
Son anda öğrenmek durumunda kalmışlar, belki de
veda için ne yapmaları gerektiğini bilememişlerdi. Yüzümün hatlarını ezberlemek
için dakikalarca süzmek, irtibatı sağlama almak için bir dolu soru asmak,
gitmek üzere olan bir adamın uzunca süren dürüstlükten sonra son âna kadar
sadakatini koruyup koruyamayacağını sınamak fırsatlarından mahrum kalmışlardı.
Tercih yaptığımı söylemediğim gibi, Zap’ı götüren meyile teslim olmama ramak
kaldığını da ramak kala duymuşlardı. Lan yoksa Cortázar haklı mıydı:
‘Artık sevilmediğinizde, size söylemeseler de bunu bilirsiniz. Bunu ruhunuzun
derinliklerinde hissedersiniz, zira kayıtsızlık asla gözden kaçmaz.’ Uğultu ve biraz daha
uğultunun yanında sakin bir ritmi olan değerlerden neşet eden saygı dolu,
yeterli ve özgür bir sessizlik; gelsin Pınar Altıok’tan Gidersen ya
da Kazım Koyuncu’dan İşte Gidiyorum.‘Adını soramazdı artık,
gidiyordu.’ Zebercet gibiydim, gebercek gibiydim; gecikmeli Ankara treniyle
iliştiği köşeden şöyle bir arzı endam eden kadınla, aniden gelip çatan ayrılık
vaktinde artık geçmişe dair konuşmanın anlamsızlığını hissedip susmuştuk
karşılıklı.
Bu bir cezalandırma yöntemiydiyse, biraz kibarcaydı. Sözleriyle değil,
suskunluklarıyla dövmüşlerdi. Hiçbir söze, soruya ve açıklamaya layık
görülmemek çok daha etkileyici bir cezaydı.
Sosyete cenazelerinde
ağladığı değil de ağlamadığı ve gözyaşı dökmediği gözükmesin diye takılan
kaynak gözlüklerinden burada da herkesin burnunun üstünde birer adet vardı.
İllaki gideyim diye, aman bir kaza çıkmasın, çıkarsa hemen tamir edip akış
inkıtaa uğramasın diye hazırlık yapmışlardı sanki.
Öncesinde dayatılan, sonrasında acı tadına doyulmamış bir hayatın,
terk olunmuşluğun ve artık dinmesi beklenen ıstırabın ifadesi ve istemeye istemeye uzmanı olduğum bütün konuların gereksiz
ağırlığıyla döndürdüm direksiyonu, sinyalimi verdim, sağa doğru, yılların
ve yolların alışkanlığıyla sürüp yola koyuldum. Yol bir yere gitmiyor,
olduğu ve durduğu yerde bir gitme biçimi olarak beni gitmek istediğim yere
götürüyordu. Dümenler döndürmeden ve fırıldaklar çevirmeden görev yapmaya
çalıştığım yerden, direksiyon döndürerek, tekerlekler çevirerek ayrılıyordum.
Elimi kolumu sallayarak geldiğim köprüden direksiyon sallayarak uzaklaşıyordum.
Terk edildiğinin farkına varamayacak denli sarhoş suyun aralıksız devinimine,
kayalıkların keskin kıvrımlarına ve duvarların her çatlağına ve deliğine
bağlanan alışkanlıklardan, vaziyetin su götürmez nazikliğiyle uzaklaşıyordum. Bir mumun sönmeden
önce, olanca ışığıyla son bir harlamasını görebilenler görmüştü. Bakışlarımız ayrılırken bal gibi birbirimizden de ağır ağır
uzaklaşıyorduk. Yeni seneye iyi niyet ve hazırlıklarla yaklaşırken gözüme ve
gönlüme daha güzel gelmeye başlayan bu yerden, şu saatten sonra artık hızlıca
ayrılmalıydım. Son imajlar zihnimde yerini aksiliklere terk etmeden…
Topraktan çok kayalardan oluşan dağlar, namütenahi
ve mütemadiyen ve biteviye ve ayrımsızca eriyip yeniden biçimlenerek, zilsiz
ama davetkâr eteklerini toplayıp önümü açıyorlardı. Olduğu yerde taş kesilmiş hâlleriyle, üstlerine yapışanları
da, içlerinde birikenleri de dışa vuruyorlardı. Türküde bir
of çekmeyle yıkılacağı söylenen karşıki ve her yerdeki dağlar binlerce of’tan
sonra hadi yıkılmasa da olurdu; benden sonrası tufan olmasın, aman. Tepeleriyle yamaçlarıyla, zirveleriyle dipleriyle, yarlarıyla
yarıklarıyla, sırtlarıyla ve gözleriyle tutsak eden oyuklarıyla coğrafyaya
yerleşmiş; yağmurunu, rüzgârını, karını, güneşini, suyunu seferber eden
tabiatın başlıca belirleyici unsurlarından olarak olanca
sakinlikleriyle Zap’ın sonsuz hırçınlığına söz geçiremiyorlardı yine. ‘Beni
sular, kocaman taşları parçalayarak hatırlıyor dağlarda’ diyen Aynı Adam’la bahtımız aynı olacak mıydı
bakalım? Acımasız ve dilsiz dağlara karşı
minnettarlık gözyaşlarımız, benim gibi pılı pırtısını toplamış hırpanî ve uçarı
bir rüzgâr eşliğinde karşılıklıydı.
Köprüdekilerin, virajı dönene kadar izlediklerini anlık ve
bilinçsiz bir baş kaymasıyla görebildim. Çekip gitmekten başka yapacağı
kalmayanlar arkalarına bakabilirler mi, bakmalılar mı? Bilemiyorum, ben
bakamadım uzun uzun. Yayan giderken insani hız ve ölçülerde gerçekleşen
ayrılma, binek üstündeyken donuklaşıp sentetikleşiyor. At gibi sarsıcı da
olmadığından, arabanın, insanın donuklaşabilmesine müsaade edebilen yapısından
ötürü uzakları izleyerek sıyrılabiliyordum ânın zembereğinden. Önümde izlemem
gereken koca cam varken, onun sadece küçücük bir kısmını kaplamasına rağmen
dikiz aynasında oynaştığını ve silikleştiğini hissettiğim silüetlerin
hareketsizliği yine de kara delik gibi çekeliyordu bakışlarımı. Ayrılığı lastik gibi sündürmemek, uzatıldığı her saniye
zorlaşan ve insanı bîtap düşüren vedalaşmayı kısa kesmek ve bir kez yola
koyulduktan sonra her şey olağanmış gibi bir daha dönüp bakmamak gerek. Her
ayrılık sonunun utanmış o daima yeni çehrelerini görmemeliydim. Tanrılar adına
tütsü yakmayı ve kurban kesmeyi reddettiği için idam cezasına çarptırılan
azatlı köle Vitalis’in barındırılmadığı Roma’dan sürgüne gittiği yol burası
mıydı? Onu da sadık dostları Tiber Irmağı’nın üstündeki köprüye kadar
geçirmişlerdi. Köprünün ortasında bir süre durup, hafızasına şehrin hafızasını
kazıyabilmek için uzunca son bir kez arkasına bakması gibi bakamamıştım. ‘O an
içim çocuksu bir arzuyla dolup taştı; babamın veda niyetine kafasını çevirip
konağa bakmasını diledim. Yüzünü son bir kez görebilmeyi hayal ediyordum. Babam
arkasına hiç bakmadan yokuşu indi ve gözden kayboldu.’ Çünkü gidecek bir yeri
olanlar, kafalarında planlarını kuranlar dönüp arkalarına bakmazlar. Belirsizliğe
doğru korkuyla götürülenlerinse gözleri de gönülleri de sürekli arkadadır;
sadece düşmemek için önlerine ara sıra bakış atarlar. Henüz ağzı süt kokarken
yatılıya sürükleniği sırada, cana ferahlık katan rüzgârın saçlarını uçurması
gerekirken fırtınaya tutulan ilkokul öğrencisi de, daha sevdiğine bir buse
konduramadan zindana çekiştirilen taze evli adam da içindeki lacivert hüzünle
hep dönüp arkasına bakar.
Gönülden bu kadar
ıraklaşmamın sebebi, gözden bir solukta çabucak uzaklaşmam olabilir. Hafif
meyilli düz bir ovanın uzak ve seraplı ufkunda, ara sıra çıkıp indiğim küçük
tepeleri aşarak ve neredeyse görünmez olana dek ufalarak nokta gibi kalıncaya
ve tâ uzaklarda portaldan geçermiş gibi en nihayetinde kaybolana kadar arkamdan
bakabilselerdi, şu yakıncak keskin virajın ve göksel kayalıkların insanı yutup
birden kaybediveren katı ve kati duyarsız duvarlığında hemen birden püf diye
yok olduğum gibi silinmezdim hafızalardan. Girdikleri yerden iz bırakmadan ayrılan
insanlardan mı olmuştum?
Yıllar önce ilk olarak ayak bastığım bu köyden, üzerinden yüzlerce
kez geçtiğim bu köprüden en son geçişim, yaşanan (iyi) ve yaşanmayan (kötü)
onca şeye rağmen 19 mevsim sonunda böyle mi olacaktı? Olsundu, bu da son dersimdi demek ki. Yaparak yaşayarak ve üç
koldan (bilişsel, duyuşsal, psikomotor) yaralayarak ve hırpalayarak öğretmişti.
Yılın yatayda en iyi gidiş yapan öğretmeni ödülünü de bu vesileyle almış
bulunuyordum. Gaza ölçülü basarak ölçüsüz konudan uzaklaştım. Arkamdan,
hayranlık uyandıracak kadar büyük ve şekilli toz bulutu kaldırmayı ve ben
uzaklaştıktan sonra anıların yerli yerine oturması gibi teskin olmasını
isterdim. Ama kendimden başka hiçbir şeyi kımıldatacak takatim ve hevesim
yoktu.
Sahici
veda eksikliğinden dolayı metni bu kadar çoğalttım zaten, Kısası için çok bilmek ve iyice içselleştirmek lâzımdır çünkü. İlk
günlerin aldanışı mı vardı yoksa üzerimde, normal olan bu muydu? Ne yapsam
turist mi kalacaktım burada? Yakışmayacak, bünyeye uyum sağlamayacak, iğreti mi
ilişecektim? Ne dağların, ne de suyun dilinden anlamamış mıydım? Ölçüsünü aşan
bir ‘başka’ mıydım, ‘yaban’ mıydım, terfi edemeyecek miydim? Fazla su vermek
suretiyle çiçekleri çürüttüğümü fark mı edemiyordum?
‘Çabuk
kurtulma özgürlüğü elindeyken, kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktur.’
Ayağım gazda, ellerim direksiyonda, kararnamem yan koltukta ve içimde Zap
(aveşelû) gibi bulanık bir sevinç olduğundan mı hamallık edebiliyordum
arkamdaki hüzne. Yapıldıktan sonra bir tık çökmüş köprüye son kez baskı
yapmıştım küçük cismimle. Uzun, upuzun bir yolculuk önümde uzanıyordu,
pardon kıvrılıyordu. Hislerini incitmemeye çalışarak pes perdeden finalle
başlayıp, zaman içerisinde azalta azalta aramızdaki bağı koparmaya gönülsüzce
ilk adımı atıyordum. Zor dönemeçlerde duygularını mantıklarının önüne
geçirenler gibi, sonradan pişman olacağım hareketler mi yapıyordum yoksa? Kuğu gibi boynumu büktüğüm görevden, çile yorgunu
olarak ayrıldığım kesindi.
Ömrünü takımına adamış ve babası gibi sadakatle çalışıp başka bir kulübe
gitmemiş Maldini’nin Milan’dan emekleye emekleye emekliye ayrılışı gibi…
Sarı
Mercedes filmini bilirsiniz. Dalaverelerle gittiği Almanya’dan ‘adam’
olarak köyüne dönerken başına türlü belalar gelir Bayram’ın. Vardığında da
arazisi SİT alanına dönüştürüldüğü için taşınan köyünü bulamaz zaten. Onun gibi
hissetmiyordum, ama rastladığım tüm yol filmlerinde ve kitaplarında olduğu gibi
başıma olmadık işler gelebileceğini yekten kabullenmiştim. Zaten başımda seyahat eden satıcı problemi varken
nasıl dümdüz olabilirdi ki olacak olanlar. Hakkâri’ye gidişimiz kontrollü, oradan
gelişimiz gelişine göreydi.
Gelirken
karşılaşacağımı tahmin ettiğim belirsizliklerin katbekat fazlasının, bu sefer
gittiğim yerde üstüme üstüme geleceğini varsaymıyor, yine biliyordum artık.
Metafor dolu eforlarla çalışmış, tam rahatlayacağım zannederken tekrar kilo
artırımına gidiyordum. Hayatımın taş devri şimdilik bitmiş; şehir 1.0’dan şehir 2.0’a geçmiştik. Gurbet 101 bitmiş,
diğerince aman verilmeden ve söyletmeden vurulup göğsümüz dövülmek üzere
bekleniyorduk. Dertlerin uzun
yıllardır uzattıkları tırnaklarıyla tiftik tiftik tarazladığı sadece derim
değil, benliğimdi de.
6
Ağustosta son kez vasıl olduğum köyden 9 Eylülde son kez ayrılıyordum. Önceki seneler gibi Eylül başında gelseydim ve birkaç gün
içerisinde tayinim çıksaydı, sanırım daha kötü olurdu. Müdürlükten dolayı
erken gelmiş, bu şekilde en azından bir aylık süre geçirmiştim son olarak. Yine
de vedalaşmalar için iki ayağım bir pabuca değil, tüm mevcudiyetimin yeni
doğmuş bebek patiğine sıkıştırıldığını hissediyordum.
Daha başlarken tüy sıklet
bir tanecik ensemizden ağır sıklet binlerce eliyle yoklayıp hep mindere çeken
Hakkâri, bizi daima parter pozisyonunda yakaladı. Üstümüze çullanırken çıkıp
balkondan izledi. Amacım boşluğunu almaktı, boş bulundum, yediklerim hep
boşluğuma geldi. Sonrasında da seyirci üstünlüğüyle, süreç içinde kendimi
güncellememi engelledi. Ayrılık vakti geldiğindeyse teselli sadedinde bir
miktar hüzün artırıyordu. Otuzlarına yaklaşan biri için çokça derinleşmeye
başlayan alnımda çizgiler ve sivilceler, iki kaşımın orta yerinde hüzün üçgeni,
acıdan ve ıstıraptan ağarmış saçlar ve şakaklarımda beyazlar, sırtımda haritalara
dönüşen muhtelif bıçaklar ve kamburumla dönüyordum. İyilikleri hatırlamak
içinse bir müddet müsaade edilmeyi hak ediyordum.
***
İlk gelirken Körfezden getirdiğim oksijeni, dönüştürüp
ciğerlerimden savurarak Hakkâri’ninkiyle buluşturabilmiştim, hızlı münakalâttan
ötürü. Haziran’da ve tabii şimdi böylesi nakiller mümkün olamadı sürenin
uzamasıyla. Ben de Hakkâri’de aldıklarımı yol üzerindeki, başına ne geleceğini asla bilemeyeceğim kahırlı taşra şehirlerine devrede ede yoluma
devam ediyordum, Kocaeli’ye bir şey kalmayacaktı.
Dönüş yolunu değiştirmiş, gelirken içinden geçtiğim dağların,
bu sefer sırtlarını okşayarak Maraş-Kayseri-Ankara istikametinde ilerlemiştim.
Konaklamayı Kayseri’de yapmıştım bu sefer. Ertesi gün öğlen çalıştırdığım
kontak bile artık daha hevesliydi.
Nerede olduğunu hatırlamıyorum, solda yaklaşık 80 derecelik
açıyla yükselen jet uçağı, giderken gözüme çarpan Hasan Dağı’ndan rol
çalıyordu. Sümbül’le birlikte yükselirken sorun değildi, ama uçağa bakarkense
hiç niyetim yoktu eşlik etmeye. Sen devam et gülüm, ben inişteyim.
Gerede’de otobana
bağlandım. Tahmini 2 saatlik yolum kalmıştı. Kemerim bağlı, uyarı alarmını
öttürmemeye çalışarak seyrediyordum asfaltta. Daha vaktim olduğundan mola
verdim. Bundan sonrası kolaydı, ama yine de dinlenmeliydim. Masaya oturduğumda
bizimkilerin uçak biletlerini iptal etmek için telefona gömüldüm. Şaka gibiydi,
aylar öncesinden aldığımız biletlere artık gerek kalmamıştı. İnsanı bazen böyle
küçük kazanımlar da mutlu eder. Beytullah’ı arayarak hatırlattım, köydeyken
onun kartını kullanmıştık. Yoldan belden konuştuk, onlar da okulda hazırlıklara
devam ediyorlardı. Kendini nasıl hissettiğini anlamaya çalıştım, çok da açık
vermiyordu. Hepimiz şok geçiriyorduk anlaşılan.
Adapazarı civarında
dorsesiz bir tır takıldı gözüme. Gıcır gıcırdı. Sürücüleri ürkütecek kadar
hızlı gidiyor, resmen makaslarla otomobilleri arkasında bırakıyordu. Yol
boyunca ara ara karşılaştık yine. İzmit yolunda ışıklara takıldığında ancak
geçebilmiştim ki, elden gelen her şeyini ortaya koyarak ileride yine arkamdan
yetişip solladı.
Uzun yolculuklarda en
çok kazalar gidilecek yere yaklaşıldığında oluyormuş ya, bunu hatırlıyor,
sonsuz elvedalara gelmemek için zinde kalmaya gayret ediyordum. Gölcük sapağına
vardığımda, kavşaktan dönüp yukarı çıkıp arabayı düzledim ya, ondan sonra yol
benim için bitmişti artık, gözüm kapalı da gidebilirdim.
Eşim ve çocuğum düğün sebebiyle
İstanbul’daydılar, geleceğim belli olduğundan bir daha dönmediler Kocaeli’ye,
ertesi gün zaten ben gidecektim.
Gölcük’e vardığımda
trafiği içime sindire sindire bekledim ışık kuyruklarını. Bıraktığım gibi
bulmuştum diyemem, çünkü asla öyle olamaz, saniyesinde değişiverir. Giderken
buraya dair hiçbir hayalim yoktu yakın zaman için. Ya şimdi, başkaydı ve
bambaşkaydı her şey, sahiplenerek bakıyordum etrafa. Doğup büyüdüğüm, benim ona
ne kattığımı pek bilemiyorum ama sonuçta bana çok şeyler katan, biraz da her
şeyin hepimize yaptığı gibi bizden çok şeyler alan şehre gelmiştim. Bir ay
sonra yeniden Körfezin leblerinden seyrediyordum olan biteni. İnsan zorunlu
terk ettiği memleketinden ayrılırken kızgın oluyor; unutmak, bazen de unutulmak
istiyor gittiği yerlerde; unutulmayı istemenin
ölümü istemekle eşdeğer ve unutulma hakkının
suçlulara ait olduğunu bile bile. Her geldiğimde yeni bir yabancıyla
karşılaştığım seneler boyunca yine de benden vazgeçmeyen şehir, artık samimi
dost gibi tebessüm ediyordu küçük sakinine. Bundan amcama bahsetmiştim. Her
geldiğimde, yıllarca evden ayrı kalıp
bir gün döndüğümde damağımda hissettiğim tatların ve genzimde yayılan kokunun
verdiği güvenle balkondan aşağılara boş
boş bakıp memleket müdafaasında gösterdiğimiz asabiyetle hemşerilik üzerine
düşünürdüm. Hayatın bizsiz de devam
ettiği mekâna bağlanmamızı sağlayan duyguyu oluşturan
etkenlerin yaşanmışlıklar olduğunu söylemiştim. Bir şeyler olur ve doğup büyüdüğün yerde de hayat devam eder;
bunu bilir ve dayanamayacağın acılara gark
olursun. Kafasında tam anlamdırabildi mi bilemedim, ama
gayetle tıkız dikkatlerle çözümlemeye çalışmıştı en azından, gurbete pek
çıkmayan hâliyle.
Amansız
bir derttir mayhoş gurbet. Gurbetçi uyumak istese de uyutulmaz bir süre. Bu hâl
gurbet bitene kadar devam etmeli. Refakatçi sıladakiler, sıradakiler. Uyursa
hasta, ölecektir çünkü.
Planladığım gibi
tamamlıyordum yolculuğu. Son olarak da Konca virajlarını dolanarak Ulaşlı’ya
vasıl oluyordum. 32 virajları son kez görememiş olmakla birlikte, daha dün Hakkâri-Şırnak
dağlarında dolandığımı hatırlayıp tebessüm ettim.
Son dönemeci alıp
Ulaşlı’ya selâm çakacakken sağ şeritten yavaş yavaş ilerleyen kırmızı vosvos
minibüs çarptı gözüme. Mobilyacı abimdi direksiyondaki. Buna inanamıyordum. Ben
tâ 1700 kilometreden kalkıp gelmiştim, o da her gün bazen birkaç kere gittiği
Gölcük’ten dönüyordu. Köy yolunda tepemize düşen taşlar bahsinde belirttiğim
tesadüflerden biri daha gerçekleşmiş, binlerce kilometrenin sonuncusunda
karşılaşmıştık. Söze gelmeyecek duygularla el korna selektör üçlüsünü işe koşup
selâmlaştık.
Hakkâri-Kocaeli arası
döşediğimiz vavien lambaların birini kapatıp diğerini açıyorduk. Kazanamadık,
ama kaybetmedik de. Çünkü yarışı bitirmemize müsaade etmediler.
Işıklardan içeri girdim,
son dikkatimle anayola paralel sürdükten sonra site bahçesinden girip eve
vardım. Bitmişti, evet, sona ermişti artık.
İlk havalimanına
giderken bütün detaylarını incelemeye çalıştığım bu yolları sonlandırırken;
artık benim için önemli olan sırasıyla Yeşilkent’ten itibaren kilolarından
kurtulmuş, sokağa girdiğimde yüz’süzleşmiş, bahçeye ulaştığımda on’dan düşmüş
metreler ve en önemlisi O’ndan azat olmuş benler ve bizlerdi.
Yatayda 1700 kilometre,
dikeyde 1720 metre kat etmiştim. Gittiğimde başıma vuran jetlagı, bu sefer fazla
uzun sürdüremezdim. Yine de kemeri çözüp inmem biraz uzun sürdü. İyice kendime
gelmeli, durulmalı, yeni yepyeni yepisyeni bu duruma alışmalıydım. Önümde ne
kadar sene varsa, hepsine yetecek kadar derin derin nefeslendim. Her şeyi
bırakıp doğrudan eve çıktım. Akşam olmuştu, artık güzel bir yemeği hak
etmiştim. Her geldiğimde yaptığım gibi yine balkona çıkıp uzun uzun yola,
kasabaya ve körfeze baktım. Tabii ki orası da bir başka gözüküyordu şimdi.
İstanbul’da yaşayacak olsam da, artık uzak misafir değildik en azından.
İnsan aldığı küçücük
haberle birlikte sürüyle planını değiştirebiliyorken, bizim, eşiğinde olduğumuz
yeni gelecek konusunda çalak adımlarla değişen çolak fikirler ve hislerimiz
tavan yapmıştı. Bir gecelik vaktim vardı. Ayaklarım hâlâ bebek patiğindeydi.
Sabah yola çıkıp görev yerime ulaşacaktım.
Dedemlere uğradım, o da
tebrik etti hem tayin için hem de yolculuğu selâmetle bitirebildiğim için.
Yorumlar
Yorum Gönder