Donduk la (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.6)

 

Donduk la

Köyde evlerin biraz ilerisinde soğuk hava depolarından çokça vardır. İlkin baktığınızda arazide çok fark edemezsiniz, dağın eteklerine dökülen kendi taşlarından oluşturulan odacıklardır bunlar. Kolunuzu içeri soktuğunuzda gariptir ki buz gibi olduğunu hissedersiniz, yazın en sıcak günlerinde dahi. Kış gelip de evdeki stoklar tükendiğinde el arabalarıyla sevkiyat başlar köy içine. Ev, depo yolu üzerinde olduğundan çokça şahit olurduk taşımalara.

 

Bu bambaşka soğukluğu çığın içinde de hissedersiniz. Öğrencilerle birlikte eski köye gitmiştik. Piknik yerinden yukarılara doğru yürüdük hep birlikte. Derenin kenarında çığ kalıntısı duruyordu hâlâ. Toprağa temas eden iç kısmı erimiş, uzunca koridor açılmıştı boydan boya. Dere kenarından girip yukarı kadar çıkılabiliyordu. Üst kısımdan girip birkaç adım attıktan sonra geri dönmüştüm. Dipfrizden bile soğuktu, aslında soğuktan başka bir şeydi. Çocuklar oyun oynar gibi oradan giriyorlar buradan çıkıyorlardı. Hava akımıyla birlikte o buz gibi değişik soğuk, rüzgâr eşliğinde insanı öldürecek gibi etkiliyordu.[1]

 

Yine dere kenarında yürürken ayaklarımızı soymuş suya girmiştik dizlere kadar. Ama ne mümkün suda durabilmek. Beş on adım atamadan hemen kıyıya çıkıyorduk. Kıyı dedimse de karla kaplıydı orası da. Suda donan ayaklarımızı karda ısıtıyorduk resmen. Buz gibi kaynak suları da her yerden kaynıyordu. Elimizi sokamıyor, birkaç yudum içip hemen kaçırıyorduk, donuyorduk ânında. İnsan şöyle bir kafayı daldırıp serinlemek istiyor, evet, ne de güzel olur, ama donmayı göze almak kaydıyla.

 

Her sene köye çığ düşer ve mayıs ortalarına kadar da kaldırılamazdı. Köyün üst tarafındaki sola doğru geniş virajı aldıktan sonra yaklaşık 500 m. ileriden sağa doğru döner yol. Derin vadi orada başlar, işte tam buraya düşer büyük çığ. Bir senesi öyle büyük geldi ki, yolu dereyi kapatmakla kalmadı, onlarca metre yüksekliğiyle gözleri de ayrı korkuttu. İçinde getirdiği ağaçlar, kayalarla daha da ağırlaşan kütleler, köyün üst tarafındaki ve hâlâ kullanılan eski ağılları yıkmış, köşeyi dönmeden durmuştu. Köşeyi dönmemişti kendisi, ama bulutlar kadar büyük toz bulutunu göndermeyi de ihmal etmemişti. Köyün içine doğru köpüre köpüre gelen tabaka, dışarıda olanları boğup öldürecek kudrette olduğu gibi, evlerin içindekileri de etkilemişti. Üst tarafa bakan duvarlar püskürmeyle iki üç parmak kalınlığında kar tabakasıyla sıvanmıştı. Öyle ki kazımakla da çıkmıyordu. Güneş de ters taraftan geçtiğinden, hatta görünmeden dağların ardından kaçamak gittiğinden uzun süre kalmıştı.

 

Şubat ya da marttı, tek başıma bu çığa doğru gitmeye karar vermiştim. İçliğim ve montum vardı. Ayağımda bot, kafamda şapka, elimde eldiven yoktu ama. Ellerim cebimde bir süre yürüdüm. Üstüne doğru çıkmaya başladım. Kaya kaya yavaş hareketlerle gittiğimden 20 dakika kadar sürdü orada kalmam. Her yanımı saran soğukla üşüme yerini donma korkusuna bıraktı. Telefon çekmiyordu, bağırsam da kimse duymazdı. Özellikle ellerimde yakıcı karıncalanmalar hissettim. Donma böyle başlıyordu demek ki. İçim titreye ürpere geri döndüm. Hakkâri’ye giderken kalın çoraplar ve içlikler götürmüştüm. Neredeyse hiç kullanmadım, ama tam da şimdi ölesiye gerekliydi. Ayaklarım taşa toprağa basana kadar korku hep sürdü. Kendimi odama attığımda sıcaklık birden çarpmıştı. Kapıyı açtım, montumu çıkardım, alışa alışa ısındım. Ayakkabılarımı çıkardım, hafiften nemlenen çoraplarımdan tabanımı tatlı tatlı yakarak yükselen buhar birkaç karış sonra yok oluyordu.

 

Nisan geldiğinde yine o bölgede yavrulanmış bir oğlak görmüştüm. Daha üzerindeki salgılar duruyordu. Hemen haber verdik ağıl sahibine, o sırada başka bir köylü gelip oğlağı güneşe koydu üşümesin diye. Doğumuyla kendini ölüme açan, daha fazla ölemeyince yaşamaktan vazgeçen insanlar vardır. Yavru doğar doğmaz ölümü beklemesin diye ihtimama muhtaçtı. Bu oğlaklar o kadar tatlıdırlar ki, sevmeye doyamazsınız, seke seke koşmaya çalışırlar. Anneleri geldiğinde onları bulmaları vardır bir de, tam seyirliktir. Köylüler tâ yaylalardan ince bir tür ot getirirler. Güneşe serip kuruttuktan sonra kalın otlara geçebilene kadar bunlarla devam ettirirler beslenmeye. Devam sütü gibi yani.[2] Şubatın sonunda bir başlar keçiler yavrulamaya haziran temmuza kadar devam eder. Bu sırada süt ve ürünleri bolluğu yaşanır aylarca.

 

Biraz farklı kokardı, ama inek sütü yokken pakete yönelmeyip hep tercihim olmuştu keçi sütü. Önceki senelerde öğrencilerden isterdim, buzluktan donuk hâlde şişeyle getirirler, eve götürene kadar sağlam kalırdı. Evde de saatler sürerdi erimesi. Paraya döktüğümüzde 2 liradan, inek sütünün iki katı fiyatına alırdık, çok hoşlarına giderdi çocukların. Almamakta ısrar ediyorlar diye vermemek olmazdı.



[1] Haftada üç gün sakal tıraşı olurdum. Göz yaşartan buz gibi günlerde, yüz felci ihtimaline karşı sabaha bırakmazdım. Mecburiyet’i bitirip hastane yoluna girdiğimizde sağdaki elektronik eşya dükkânının tabelasında gördüğümüz rakamlar -150’ye kadar inerdi. Gün içerisinde de en fazla -50’ye yükselirdi. Mayısın 6’sında bile kar yağdığını da ekleyeyim.

[2] Sonraki günlerde gece boynuzu yemliğe takılıp kendini kurtaramadığından ölen bir keçinin cesedini derede görünce esef etmiştim. Bu muydu yani, bu yapılır mıydı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1