Düğün cenaze işleri

 

Düğün cenaze işleri 

Birçok düğüne ve cenazeye şahit oldum, katıldım. Düğünlerden bahsedilirken en başta söylenen şey; en az birkaç gün sürmesidir.[1] Sebebi gayet açık; köy yerinde (Hakkâri’de yani) herkesin zaten yakın akraba ve zamanlarının da müsait olmasından kaynaklanır. Aynı kişilerin şehirde mesaiyle çalışmaları durumunda, bunu gerçekleştiremeyecekleri gayet açıktır. Demek ki düğünlerin uzun sürmesi geleneğe falan yaslanmıyordu, tamamen günün şartlarının müsaadesiyle alakalıydı. Zaten üç gün de orada bulunan kişiler hayli sınırlıydı. Düğün yeri kuruluyor gelen giden yiyor içiyor, milletle görüşüyor, sonra işine bakıyordu.[2]

 

Diğer sebep de düğünlerin açık alanda, okul bahçelerinde bedava denilebilecek kiralarla yapılıyor olmasıydı. Düğün salonuna verilecek on binlerce liralık kira olsaydı durum değişir, mecburen zaman kısıtlamasına gidilirdi. İşin içine şartların baskısı girince gelenek her zaman kendini geri çeker, kısıtlar; bu böyledir.

 

Taziyeler için de durum büyük çoğunlukla aynıdır. Bol vakit ve yakın akrabalık, ziyaretlerin uzun sürmesinin başlıca sebepleridir. Uzaklardan gelenlerin bazen çileli yolculukları da, fazladan kalmalarına yol açar. Eleştirdiğim için değil, mecbur kalınan durumların, istekle iştiyakla yapılıyor görüntüsü altında kutsanmasına gerek yok, anladın mı. Yok, anlamadın değil mi, neyse oyna devam.

 

Her ikisi de toplumsal rahatlama ihtiyacı, buluşma zamanları olarak pek kıymetlidirler. Ama sabah 9’da başlayıp gece 11’e 12'ye kadar süren yüksek sesle müzik yayını nedir mesela? Sadece ezan okunurken -o da haber müzisyenlere geç geldiği için genelde ortalarında- kesilen kalitesiz müzik, etrafta hasta var mı uyuyan var mı diye düşünülmeden bangır bangır çalar.

 

Hakkâri’nin büyük köy olduğunu söylememe sebep olan şeylerden biri de budur. İnsanlar şehre gelmişler, herkesi kendilerinden sayıp, yaptıkları işe ortak olacaklarını peşinen kabul edip, bu ağırlığı onlara da dayatma eğilimindedirler. Davulun sesi uzaktan hoş gelir, evet, bakınız ‘uzaktan’, dibinde çalınınca kimseyi mutlu etmez. Mahalle arasında davul çalınmaz. Salonda davul çalınmaz. İnsan boyunca 4-5 kolonla evlerin içine içine höykürerek düğün yapılmaz. Bu düğünlerde kimsenin birbirleriyle konuşmadığını görürüz. Küslükten değil tabii, dip dibeyken bile seslerini işitmezler de ondan. Bağıra bağıra da nereye kadar anlaşabilirsin ki.

 

Merkezdeki evin yanındaki odun deposunda sık olmasa da yapılan düğünler hafta sonumuzu berbat eder, kendimizi çarşıya atardık. Fakat kurtulmak ne mümkün, orada da birinin etkisi bitmeden diğerini duymaya başlarsınız. Kasabanızda birçok komşunuzun ve dükkânların wi-fi şifresi telefonunuzda kayıtlıysa uzunca yol boyunca hattan kopmadan internete bağlı kalabilirsiniz, biri bitmeden diğeri eklemlenir; onun gibi.

 

Hiçbir resmî izin alınmadığı gibi konu komşu hakkına da riayet edilmeden yapılan bu sokak düğünlerinin kulaklara faturası ağır oluyordu. Toplumsal mutabakat sağlanan bazı şeyler küçük azınlığı da rahatsız etmeden yapılmalıydı. Esasen insanların rahatsız olmamalarının en büyük sebeplerinden biri de, kulaklarını tırmalayan müziği pek sevmeleri değil, vakti geldiğinde kendilerinin de yapacak veya yapmış olmalarıdır.

 

Tamam, ben de müzikten pek anlamam diyelim, ama günde 10 saat, küçük nüanslar haricinde neredeyse aynı ritimde çalan müzik,  insanı rahatsız etmekten başka işe yaramaz. Bunları birebir söylediğim hemen herkesin kabul ettiğini bilerek, desteklerini sırtımda hissederek konuşuyorum. ‘Biz de istemiyoruz, ama mecburuz.'

 

Köydeki düğünlerin bizi ilgilendiren bir yönü de okul bahçesinde yapılmalarıydı. Merkezde kalırken hiç karışmıyorduk, hizmetlilerin gözetiminde oturakları ve masaları çıkarıp kullanıyorlardı. Hizmetlilerden biri de köyün düğün cenaze çaycısı olduğundan kapıya kurduğu tezgâhından kimseyi sokmuyordu içeri. Lavabolardan hortumla su, en yakın prizden de elektrik çekiyorlardı. Tek bir isteğimiz vardı; geldiğimizde eski hâlinde bulmak. Köyde kalırken daha çok müdahil olabildik bu işlere. Merkezdeki gibi sisteme oturtmak lâzımdı. Okullar bahçelerini kiralıyorlardı ve her hafta olan düğünlerden gelir elde edebiliyorlardı. 500 lira olan kira için 1000 lira alıyor, eksik gedik yoksa yarısını geri veriyorlardı. Düğüncü okulun içine kesinlikle giremiyor, malzeme alamıyordu. Sadece su ve elektrik ile çok ihtiyacı olanlara lavabolar açıktı. Yapabilirdik, niçin olmasındı. Sıraları yine alsınlardı, ama olduğu gibi geri koymak şartıyla.

 

Bir düğünden sonra yaşadıklarımız, rayından çıkmak üzere olan bu işi zıvanasına geri tıkmak için iyice ciddiye almamızı ve sıkı tutmamızı gerektirdi. Sabah okulun kapısını açtığımızda girişin tavanına kadar üst üste atılmış onlarca sırayı gördüğümüzde işin olduğu gibi bizim de rengimiz değişmişti. Artık sıra masa yoktu ve düğün başına 100 lira kira alacaktık. Yoksa elektrik ve su da vermeyecektik. Çizme aşılmıştı. İlk dersi yapamamıştık düzenlemeye çalışırken. Düğün sahibine sıkı sıkıya tembihlemiştik, o da yeğenlerine söylemiş, yeğenleri de kaçınca çoluk çocukla ancak bu kadar yapılmıştı. Oysa verselerdi kirayı, sıra taşıma işi de bizde olacaktı.

 

Sonra bizim Nazmi sandalye masa kiralama işine girdi. Sadece köydeki düğünlere verse bile yeterdi. O başlayınca rahatladık. Kimse sandalye varken misafirlerini tahta sıralarda oturtmazdı. Bize vermedikleri üç kuruş paranın katbekat fazlasını ona veriyorlardı artık. Kırılan malzemenin parasını da ayrıca çatır çatır alıyordu. Lan oğlum bizim suçumuz yaban olmamız mıydı! Kardeşi de çaycıydı, organizasyonu ailecek yapıyorlardı. Müzisyen ve kuaförü de ayarlarsa tam olacaktı.

 

Köy düğünlerinde kuaför, yardımcısıyla cumartesi sabahtan gelir, milleti süsler püsler, geceyi köyde geçirir, ertesi gün de işine devam eder, öğleden sonra ücretini alıp ayrılırdı. Müzisyen de peşin parayla çalışırdı. Aşçı tutulduysa, o da isterdi parasını. Kabaca hesaplarsak yaklaşık 30-40 bin lira harcanan düğünler için okulun her şeyini kullanmalarına rağmen, 100 liracık vermemeleri o kadar ağır geliyordu ki, anlatamam. Etraftaki dağlar tepeler hafif kalıyordu, o derece yani. Bütün dönemler boyunca sadece birkaç kişi tam, birkaçı da yarım ödeme yapmıştı. Birbirlerinden safça destek bularak, yıllanmış geleneği kıytırık bir öğretmen parçasının değiştirmesi zorlarına gidiyordu, zül addediyorlardı niyeyse. En sonunda binayı komple kullanıma kapattık, köyde olduğumdan ara ara gelip denetliyordum. Elektriği suyu nereden alırlarsa alsınlardı. Tuvaletleri de kullanmak istiyorlardı. Düğün sahibinin o kadar telaşı içinde tamamen denetimsiz kullanılan ve özensizlikle nasıl kirleneceğini tahmin edebileceğiniz tuvaletleri kim temizleyecekti peki. Pışıık, hem para vermiyor hem sonrasında ilgilenmiyor, başka çözüm de sunmuyorlardı. Okul-aile birliği, muhtar başkanlığında öncü olmazsa bizim yapabileceğimiz -şimdi yazarken yaptığım gibi- kalp kırmaktan öteye geçmiyordu. Muhtar köylüyle anlaşacak, bizi düğün sahibiyle karşı karşıya gelmekten kurtaracaktı. Ama ben köyün diğer tüm hâlleri gibi bunda da geçiş dönemi denilen, her şeyin havada olduğu lanetli aşamaya denk gelmiştim. Düzen oturana kadar çekilecek çilem vardı.

 

Köyde cumartesi sabahtan başlayan, oyunlar halaylarla[3] gürültülü ortamda kendine yol bulur. Öğlene kadar iyice yorulanlar için damat evi ve komşularınca yemek ikram edilmesiyle sakinleşilir. O vakitler müzik de kesildiği için ortalık sakinleşir, dinginleşir. Sabahtan beri iğfal edilen kulaklara armağandır bu kutsal vakitler. Zaten sakinliği dibine kadar hissetmemizin sebebi de bu değil midir? Öğleden sonra uzaktan gelenlerle yine canlanır meydan. Yanınızdakinin kulağına yanaşıp bağırmadıkça sesinizi duyurmanıza imkân bırakmayan gürültü; vadide köyün öbür uçlarına doğru azala azala ilerler gün boyu. Eğer birisiyle konuşacaksanız, uzakta bir binayı mevzi alıp arkasına saklanmanız gerekir.

 

Pazar günü de pek bir değişiklik olmadan devam eder. Gelin ve damadın oturduğu süslenmiş mekân, gelen gidenlerin sıraya girmesiyle gün boyu hareketli olur. Bond çanta vardır her düğünde kullanılan, köyün ortak malı. Onda toplanır zarflar, zaman zaman düğün sahipleri eve götürüp boşaltır, takılar da üstlerinde durur. Zaten anlatıldığı gibi öyle kilolarca takı takılan düğünler olmaz o civarda, hepsini sergiler gelin.

 

Akşama doğru kızılcık sopasıyla birbirlerini dövdükleri bir oyun oynanır gençler arasında. Sona yaklaşıldığının habercisidir. Hava iyice karardığında fişek gösterilerinin ilk atışları olur bazen. Akşam yine damat evinde yemek olur. Gelen giden herkese açıktır sofra. Bir yandan yemekler yenirken bir yandan da büyük salonda toplanılır, birkaç genç ortada çember oluşturur, Bond açılır, ortaya dökülür. Damada yol verilir, uzanıp rastgele bir tutam zarf almasına müsaade edilir. Düğün sonrası için harçlığıdır, artık bahtına ne çıkarsa. Sonra herkesin şahitliğiyle zarflar ilân edilerek açılır. İsim ve ne kadar verdiğini duyar hâzirûn. Bizimkiler de düğünde gelenleri not ederlerdi, ama böyle uluorta yapıldığını ilk defa görüyordum. Bir kişi zarfları açıp isimleri ve miktarları bağırır, diğerleri de kendilerine ayrılan banknotları düzene koyarlar, saymada kolaylık olsun diye. Adım söylendiğinde ‘eh, normal’ der gibi dudak hareketi yapanları görmüştüm. Bir başka seferde de zarfım damadın eline geçmiş olacak ki adım okunmamıştı. En son sayım yapılır, psikolojik eşikteyse miktar, damadın ağabeyleri amca çocukları ellerinden ve ceplerinden geldiğince tamamlarlar. Mesela 18.750 lira toplandıysa 20.000’e tamamlarlar. Benim şahit olduğum en çok sayı, bu 20.000’di. O akşamdan başlayıp ertesi gün bütün köyün haberi olacak şekilde uçurulur sayılar dilden dile, kulaktan kulağa. Sokakta karşılaşıp iki kelâm eden hemen sorar ne kadar para toplandığını. Havai fişek âdeti buralara da musallat olduğundan, düğünün tamamen bittiğini, herkesin dağıldığını son atışlarla işaret ederler.

 

Cenazelerde de ayrıca taziye yeri olmadığından camide toplaşılır. Bilal yine girişte çay ocağını kurmuş, gelene gidene ikram eder. Cenaze sahibi karşılar masrafını tabii. Mihrapta imam ve başka hocalarla birlikte okuyucular oturur, millet duvar diplerinde çepeçevre sıralanır. İçeri her gelen için şöyle bir toparlanılır. Yine her defasında yeni gelen için el-Fatiha çekilir. Aynı usûl, gidenler için de tek tek uygulanır. Cenaze sahibi ayakta karşılar gelenleri, uzaktan gelenler akşama kadar dururlar camide, yakında oturanlar ve köylüler ara ara gidip gelirler.

 

Merkezde salâ, ‘Her nefis…’sözleriyle başlıyor, el-Fatiha ile bitiyor. Sonra, ‘cenaze şu camiden kalkıyor’ demiyor da, ‘şu mezarlığa defnedilecek’ deniyor. Buradan ne anlıyoruz, cenaze namazları mezarlıklarda kılınıyor. Köydeki Abdurrahman amcanın cenazesinde şahit oldum. Camiye uğranmadan, evinden, eski köydeki mezarlığa götürülmüş[4], açık havada kılınan namazdan sonra defnedilmişti. Yere koymuşlardı tabutu, düzenek yoktu.

 

Tepedeki mezarlığa ulaşmak için, bildiğin dik yamaçlardaki keçi yollarından çıktı millet. Tabutuysa biraz daha düz olan, uzun yoldan getirdiler, ama uçurumu tırmanan insanları gördükçe, bugün sadece bir cenazeyle atlatırız umarım diye geçirdim içimden. Uzaktan iplik gibi görünen tırmanıcılar, yaklaştıkça daha ürkütücü olan kayalıkları nasıl da rahat çıkıyorlardı. Bense ellerim yerde, hep bir tutamak arayarak dört ayak üzerinde tırmandım. Uzun yolu yürümek işime gelmemişti, hem de köyde ikamet etmiyor muydum, benim neyim eksik ya, herkesler görsün tırmanabildiğimi.

 

Defin ve ziyaretler tamamlandı, inişe geçtik. ‘Ölümün sarsıcılığı karşısında öfkeler yastan da kısa sürmüştü.’ Bu sefer uzun yoldan indim. Dik bayırları çıkmayı gözüm kesiyordu, ama iniş gerçekten zor, hatta imkânsız gelmişti. Köy yoluna geldiğimizde araçlara bindik, kamyonetlerin tepesinde gidiyorduk. Yolun daraldığı bazı yerlerde öyle ürkütücü oluyor ki, her an dereye yuvarlanacakmış hissiyle ayakuçlarımdan saç tellerime kadar ürperiyordum. Tabii bunları hep içimden yaşamak zorundayım, çünkü bir gördüler mi ürperdiğimi, yandığımın resmidir. Derede yüzerken kuvvetli akıntıya karşı dermanım tükenmiş, elimi tutmasını istemiştim bakkal Salih’ten. Çok iyi olmasa da yüzmeyi biliyordum, ama öyle kuvvetli itiyordu ki su, şaka değil hesap ettim dakikada en az altmış devirle çalıştırmalıydım kollarımı. Başlarda ilerliyordum da, on kulaçtan sonra gücüm bitiyor, aksi istikamette sürüklenmeye başlıyordum. Salih de zorda kaldığımı anlamamış, ittirmeye çalışıyordu şakayla karışık. Baktı ki batıp batıp çıkıyorum, o zaman tuttu çekti kayalıklara. Bir de siz bunu Zap Suyu’nda yaşayanları tahmin edin, kendi başını bile taşlara kayalara vura vura delicesine akan Zap, içine aldığı insanlara neler yapmaz? Kamyonet tepesinde, arabayla birlikte yüreğim de hoplayarak indiğimizde ancak rahatlamıştım.

 

Hakkâri’de ve sanırım tüm Doğuda eskiden beri Cuma geceleri salâ okunur. Ertesi gün namazdan önce de okunur zaten, o ayrı. Ama Batı illerinde 2015’te âdet olmaya başlayan bu uygulama Doğudan uyarlamadır. Hakkâri’de bütün namazlarda doğrudan farza durulur, özellikle köylerde ve mahalle aralarındaki küçük camilerde. Ulu Cami ve Hacı Sait gibi merkezî olanlarda beklenir biraz daha. Başka mezhepten olanlar da olabilir cemaatte diye. Vakit namazının sünnetini kılmayan şafiler, cumanın ilk sünnetini, hutbeyi dinlememe pahasına kılarlar. Kılarken bir yandan da dinliyorlarsa bilemem. Muhtemelen dinliyorlardır, çünkü insan bilmediği dilde okuduklarından çok, bildiği dilde duyduklarına odaklanır. Camiye girildiği sırada ezan okunuyorsa oturulmaz, ayakta beklenir. Zaten hemen cemaate başlanacağı için hem pratik hem de saygı barındıran bir harekettir bu.



[1] Hakkâri’ de bir düğün Perşembe gününden başlarsa, bu, gelinin uzak bir memlekete gideceğini gösterir.

[2] 2008’de Ulaşlı Yalı Mahallesi muhtarı Halil İbrahim Tosun’la yaptığımız röportajda eski düğünleri sorduğumda, konumuzla da alakalı şöyle cevap vermişti: “Ulaşlı’da düğün, Cuma günü akşam başlar, Pazar akşamına kadar sürerdi. Düğün sahibi yemeğini-içeceğini verirdi.” Şimdi yap bakalım öyle düğün kimse geliyor mu. Demek ki neymiş, insanların yapacağı başka işler olmadığından sürüyormuş üç gün üç gece.

[3]Yapacak bir şey yok; her Kürdün genetik kodlarına işlenmiştir halay. Karadenizli kemençe duyduğunda nasıl ki omuzları titremeye başlar, Kürt için de, bu böyledir; halay gördü mü dayanamaz.

[4]Ölüler nüfustan düşürülmez başlıklı yazımda bunun sebebini anlatmıştım. Çünkü aşağıyı hâlâ sahiplenemiyor, onlarca ev yapmak için vurdukları on binlerce kazma darbesinin birkaçıyla tek bir mezar oluşsa çakılıp kalacaklarını, eski köyle irtibatlarının günden güne zayıflayacağını biliyorlardı. Yine yazıda belirttiğim gibi Ulaşlı’da da sahilde yeni mezarlık, 1 Mart 1958 Üsküdar Vapuru faciasında ölenlerin defnedilmesiyle mecburen açılmıştır. Eskiden beri yukarı Ulaşlı’ya götürülen cenazeler, artık oraya gömülerek iyice yerleşme sağlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1