Ekmek (nân-ı aziz), et (antivegan) ve su (âb-ı hayat)

Ekmek (nân-ı aziz), et (antivegan) ve su (âb-ı hayat)

Kocaeli’de sadece ramazan aylarında yediğimiz pidelerden Hakkâri’de sene boyunca çıkar. Somunun yanında illaki olur raflarda, dolaplarda. Tandır fırınında pişirilen lavaş 10’lu poşetlerde paketleyip sunulur. Lavaş fırınlarının önünde her zaman kuyruk olur. Acelesi olan kuyruğu yararak poşettekilerden alabilir, ama taze taze yemek isteyen beklemek zorundadır. Fırınlara en fazla üç dört ekmek sığdığı için çok yavaş ilerler sıra. Herkesin beşer onar tane aldığını hesaba katarsak, vaktiniz hayli bol olmalıdır, beklemeyi göze almak için. Baran’ın (Mecid Mecidi, 2001) ilk sahnesinde bir lavaş fırını gösterilir. İnşaatta ortacı Latif’tir gördüğümüz genç. Dönme dolap sistemiyle sürekli hareket hâlinde bir bant vardır, yatayda dairesel hareketle fırının içine girip çıkar sürekli. Usta, önünde denk gelen kısma açılmış hamuru koyar, bant tam tur yaptığında ekmek pişmiş olur. Hızlandırıp yavaşlatmak elinizdedir. Güzel sistem, Hakkâri’de hiç görmedim böylesini. Birçok fırıncıya söylediğimde haberleri olduğunu, ama şimdilik gerek duymadıklarını söylediler.

 

Köyde de tandırda pişirilir ekmek. Genelde birkaç evin ortak kullandığı tandırlar vardır mahalle aralarında. Herkes sırayla ortaklaşa kullanır. Tek başına ekmek pişireni pek göremezsiniz. Tandır bir kere yandı mı, etrafında sohbet de ateşlenir. Ne dedikodular döner, kimlerin derdi sevinci paylaşılır bilemem. Zira erkeklerin yanaşması pek hoş sayılmaz. Kadınlar kendi mahrem alanlarında rahatsız edilmek istemezler. Bir yerde hamur kuyuya verildiğinde hemen sarmaya başlar kokusu dört yanı, rüzgâr ne tarafa eserse oradakiler şanslıdır. Elini sallasan ellisini bulabileceğin hemen yakınlardaki çocukları yollayıp ricayla aldırılır ayaküstü yemek için. Gerek okulun önünde sohbet ederken gerek köyde gezinirken böyle kokuları her zaman takip etmiş, cevval çocuklar marifetiyle tadına bakmışızdır. Kadınlar oldukça bonkör davranır, esirgemezler. Zaten yüzlercesini pişirdikleri ekmeklerden üç beş tanesini ikram etmeyi severler, dağ başında berivanların süt ve mamullerini ikramlarında sınır olmadığı gibi.

 

Ekmek günlük pişirilmez, misafir ya da cemiyet yoksa ailenin tüketimine göre haftalık ayarlanır sayı. Yeterince soğutulduktan sonra, büyükçe bezlere birkaç kat sarılarak dondurucuya kaldırılır. Bakkalların kışın boş olan dondurma dolapları, hatırını saydıkları kişilerin ekmek bohçalarıyla doludur. Herkes kendininkini bilir, evde bittikçe gelip alınır. Gerek kendi müşterileri veya akrabaları olduğundan gerekse de elektriğin çok ama çok, tahmin edemeyeceğiniz kadar ucuz (lan bedava bedava) olduğundan pek dert etmezler.

 

Eti de kurutarak saklarlar. Sonbaharın kendini hissettirmeye, havaların soğumaya başladığı günlerde, çatılı evlerin sundurmalarının alt kısımlarına sıra sıra asılır etler. Başlamışken 4-5 keçi kesip kışı çıkaracak kadar hazırlık yaparlar. Aile 13-15 kişiyse, kış boyu yetmez bu miktar. Arkadaşın, iki aydır beş keçi kestiklerini söylemesini referans alıyorum.

 

Merkezdeki evin üst tarafında arabalı fırın vardı. Çocukken Ulaşlı’da da faaliyet gösteren belediye fırınındaki gibi tek seferde iki yüz ekmek[1] alan tepsiler, tekerlekli raflı arabayla fırına sokulur, döne döne pişerdi. Fakat buradaki, elektrikle değil, fındıkkabuğuyla çalışıyordu. Fındıkkabuğunu doldurmayacak mesele diye küçümseriz ya, içerdiği yağdan elde edilen ısıyla fırın çalıştırılıyor bak.

Bu arada birleşik yazıldığını şimdi öğrendiğim fındıkkabuğundan devam edelim. Karadeniz’den tırlarla gelir kabuklar. Büyük harar çuvallarıyla nakledilirken caddeye de dökülür bir sürü. Kaloriferleri de bunlarla yakanlar vardı bazı binalarda. Kabukmatik namlı bu kazanlar, hem cebe hem de çevreye dost sayılır. Kömürle yarı yarıya fark eder fiyatı. Genelde yurtdışından gelen ve özellikle akşam vakitlerinde hepsi birden harlandırılınca şehri kara bir bulutla saran kömür dumanının karşısında, yurtiçinden temini mümkün bu alternatif yakıt neden yaygınlaşmaz anlamak zordur. Kazanın ısı kontrolü de kömürden kolaydır. Değirmenlerdeki gibi hazneye çuvallarla dökülen kabuklar gün boyunca yandıkça yenileri dökülecek şekilde ayarlanmış sistemle çalışıyor. Bizim binaya da bundan düşünmüşlerdi, ama sonra etrafta hep kömür kazanları olduğundan aykırı olmayalım, arıza durumunda anlayan bulmak zor olur diye tercih edilmemişti.

 

Merkezdeki ve köydeki su meselesini metin boyunca çokça anlattım, burada sadece rahatsızlığımı dillendireyim. Köyde su boldu, güzeldi, tazeydi. Depodan gelmediği için her evde bir çeşme açık olurdu hem hava yapmasın hem de kışın donmasın diye. Elektrikli varillerin fişi de kışın 24 saat takılı olurdu maalesef. Suyu ılıtmayı geçtim, kaynar hâle getiriyordu. Yazık değil miydi? Gidip elini altına sokamayacağın belliyken, bunu niçin yaparsın ki!

 

Merkezde otururken tatilden döndüğümüzde suların donduğunu fark ettik. Tesisata müdahale edemeyeceğimiz için ertesi günü beklemek zorunda kalmıştık. İki gün sonra ancak çözülmüştü buzlar. Kışın en soğuk günlerinde bakkallar içecekleri dolapta saklıyordu. Dışarıda dursa donup genleşip patlıyor çünkü, kontrol elde tutulabiliyor dolapta. Köyde tuvaletin çeşmesini yarı yarıya açık bırakıp akışı sağlıyor, suyun donmasını engelliyorduk. Donduğunda çözmenin ne kadar zor olduğunu biliyorduk.[2] İsraf mıydı bu, değildi tabii. Çünkü biz açmasak yukarıdaki depodan taşıp bir şekilde yine kimseye faydası dokunmadan Zap’a karışacaktı. Salon tuvalete uzak olduğundan sesleri de duymuyor, vicdan yapmıyorduk. Bahçedeki çeşme de bütün kış açık dururdu.



[1] Bu sayıyı, yazın (2021) çay bahçesinde oturduğumuz Hüseyin abiden teyit alarak yazdım. Fırının tezgâhtarıydı.

[2] Yanmayan kömür yoktur, çekmeyen baca vardır. Bozuk çeşme yoktur, donmuş su vardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1