Elektrikler kaç(ak)tı
Elektrikler kaç(ak)tı
Kaçak elektrik meselesi memleketin kanayan yaralarından biridir, hiçbir dikişin tutamayacağı, hiçbir yara bandının kapatmaya muvaffak olamayacağı. Hakkâri’yi konuşurken es geçmemiz mümkün değildir. Sebepleri üzerinde durarak, belki de hoplayarak verileri öyle değerlendirmek gerekir.
Öncelikle şunu belirtelim, kaçak elektrik her şehirde kullanılıyor. Ağrı’dan aşağı ve Şanlıurfa’dan sağa doğru üçgende kalan illerde % 50’nin üzerindedir oran. Bu illerden çokça göç alan şehirlerdeyse kullanım oranları % 10’u geçmiyor. Bölge halkının çok az göç ettiği şehirlerde de bu oran aşağı yukarı aynı, hatta bazen 4-5 puan fazla çıkıyor.[1] İstanbul’un iki yakası arasında bile % 3’lük fark var.
Şimdi bu sathi ve genel
bilgiler ışığında görülüyor ki, kuralların yaygın işletilebildiği yerler elektrik
konusunda da sınıfı geçebiliyor. Metro-otobüs-minibüs analojisiyle de
açıklayabiliriz. Aynı insanlar otobüste farklı, metroda farklı davranıyor, minibüsteyse
bambaşka kimliklere bürünüyor. Sebebi nedir? Otobüs hareketli sokakta ve daha az kapasiteli bir
vasıtadır. Metro ise hayattan izole kanalında, daha geniş imkânlarla seyreden
nispeten modern bir araçtır. Metroda tehlike ve denetim daha fazladır. Otobüsü
sahipleniriz, evimizin önüne kadar bırakır. Metro öyle midir, mecrası apayrıdır.
(Minibüsü anlatmayı içim kaldırmadı, siz zaten biliyorsunuz meseleyi.) Bunun
gibi aynı insanların köyde başka, şehirde başka; küçük şehirde başka büyük
şehirde başka davranması da gayet normaldir.
Taşbaşı,
1992-1999 yılları arasında yoğun çatışmaların yaşandığı bir cepheymiş. İnsanlar
evlerinde uyuyamıyor, her gün saldırı ve operasyonlarla güvercin
tedirginliğinde hayat sürmeye çalışıyorlarmış. Köyün tepeleri mevzi, herkes
askermiş. 2000’e yaklaşırken nispeten azalmış karmaşa. Bu korkunç yıllardaki
elektrik borçları affedilmiş. Elektriğin olsa ne yazar, kafana bomba düşme
ihtimali varken kim düşünür elektriğin suyun parasını. Ama sonrasında
çatışmalar durulduğunda, hayat pek kolay olmasa da normale dönmeye başladığında da
âdet devam etmiş. Hâlâ köyün % 80 sarfiyatı kaçak yollardan sağlanıyor.
Köylünün geneli bunu karşılayacak durumda sayılır. Hemen her ailede korucular var
ve köyde yetecek şekilde asgarî ücretle çalışıyorlar.[2]
Şu
anda durgunlaşan terörden dolayı yaklaşık 15 senedir ayda birkaç güne denk
gelen nöbet sistemiyle en az 25 günleri boşa çıkıyor, bu günlerde de başka
işler ve çiftçilik hayvancılık yapabiliyorlar. Kira vermiyorlar. Tamiratıyla
kendileri uğraşsa da su bedavadır; yine kendileri getirse de yakacak dağdandır. İstanbul’un
orta yerinde asgarî ücretle kirada, çoluk çocuğunun masraflarıyla ay sonunu zor
getiren bir kişi[3], sıkı
denetimden ötürü veya vicdanı elvermediği için faturalarını ödüyor. Köyde geçimi
böyle olduğu ve gideri de şehirdeki insanlar kadar asla olmayan biri, sırf
denetimsizlikten dolayı bunu kendinde hak görüyor bir süre sonra. Denebilir ki
köyde kısıtlı imkânlarla, sadece varlık mücadelesi veren yoksul biriyle
büyükşehirde her türlü imkâna yakın biri nasıl kıyaslanır? Bal gibi de
kıyaslanır. Şehirdeki insanın o imkânlardan faydalandığını kim söyledi? Senede
belki birkaç haftayı bulmaz mesut günler, gerisi cenderenin içinde boğulmamak
için çırpınmakla geçer. Olmadı mı, tamam, şehirliyi bırakalım türdeşiyle
kıyaslayalım. Başka yerlerdeki köylülerin hepsi krallar gibi mi yaşıyor da
elektrik borçlarını ödüyorlar? Hayır, öyle bir âdet oluşmamış çünkü. Elektriği
kaçak kullanmak aklının ucundan bile geçmiyor. Peki, Doğuda niye böyle? Evet,
terör bölgesi olduğundan yaylaları kapanan köylülerin, sıkıştırıldıkları vadide
yapacakları sınırlı faaliyetlerle geçinmeleri çok da kolay değil, ama yine başa
geliyoruz, başka yerlerde aynı maddî şartlarda yaşayanlar da ödemesin o zaman. O
insanlar hem kendi borçlarını öderken hem de ‘kayıp kaçak bedeli’ diye, faturasına
sadık insanlara yansıtılan meblağı da ödeyerek kaçak kullananlardan doğan
eksikliği gideriyorlar zorla.
İnsanın ufkunu kesen daralmışlıkta, şehirden birkaç km. uzağa bakmak için gözünüzü yukarılara dikmeniz gerekiyor. Merkez de yoğun göçten sonra dip dibe binalarla iyice sıkışmış durumda. Bir başkasına dokunmadan yenisini yapmak çok zor. Aynı bunun gibi kanunları uygulamaya çalışırken insanların gönlünü kırıp hatırlarını yıkmak zorunda kalıyor devlet.[4]
Buradan soralım, köylerdeki camilerde elektrik kaçak mıdır, değil midir?
İmamların, devlet memurlarının ne kadarı kaçak elektrik kullanıyor? Köye ilk
taşındığımda her prizde elektrik olduğu hâlde sigorta kutusuna bir baktım,
şalterlerden biri inikti. Az biraz edindiğim tecrübeyle kaçak hat olduğunu
hemen anladım. Ev sahibine söyledim, yanlış anlamamasını umarak. Çünkü
yabancıların bu tür davranışları sıcak karşılanmaz, ihbar edecek gözüyle bakılabilir. Gerçi ihbar da iş görmez bir yöntemdir ya, neyse.
Kaçak kullanmak istemediğimi, hattı normale çevirmesini rica ettim.[5]
Birlikte mutfağa gittik; alt dolabın içlerinde, kendisinin de zorla bulduğu
gizli yerdeki şalteri kapatıp sigortadakini açınca kaçak iptal olmuş oldu.
Eğer onu kapatmadan ana hattı açsaymışım kısa devre yaparak kazaya sebep
olabilirmişim, iyi ki haber vermişim. Dışarıdan baktığımda da görmüştüm, duvar
kabarık ilerliyordu kablo döşemesinden dolayı.
Direkten
gelen hattın bağlantı noktası arızalanmıştı. Komşular hemen el atıp tamir
ettiler. Palyatif kalan bu önlem, bir süre sonra ömrünü tüketti ve yine yardım
icap etti. Yağmurlu bir günde ağaç tepelerinden kablolarla uğraşmaları işime
geliyordu, yetkilileri bekleyene kadar en az iki gün geçerdi. Ama zaten kim isterdi
ki yetkililerin gelmesini benim dışımda. Onarıma da gelmesinler, fatura okumaya
da.
Okulun
yanındaki evi genişleteceklerdi.[6]
Bahçenin köşesine denk gelen direği kaydırmaları gerekiyordu. Trafodan
elektriği kesip, ayak oraklarıyla tırmanıp kabloları toparladılar.
Nakledecekleri yere açtıkları çukura taşıyıp tekrar hattı aktifleştirdiler. Çok
basitti, yarım günde bitirdiler. Kazdıkları yer derenin eski yatağı (şimdiki iç
anayol) olduğundan uzun sürmüştü biraz, her darbede kayaya taşa denk geliyordu
kazma kürek. Ana tabakayla bütünleşik olmayıp yıllarca
derenin şiddetli suyunda torna görmüş olduklarından köşesiz ve yuvarlaktı
taşlar; Zap’ın içine
aldığı en keskin kayaları bile yontup köşelerini yumuşattığı ve Hakkâri'nin bizi hamura çevirdiği gibi.
Bölge
halkı tüm ülke adına terör belâsını göğüslediği için bütün herkesin kendi
faturalarına destek çıkmaları gerektiğini mi düşünüyor acaba? Öyleyse onlarla
aynı durumda olan, maddî imkânları bazen onlardan da kötü olan ve faturalarını
ödeyen hemen yan komşularının, üzerlerindeki hakkını kim teslim edecek? Bakkal
dolaplarında komşuların akrabaların ekmeklerinin durduğunu yazmıştım yukarıda.
Bu kolaylığın sağlanmasının sebebi yakınlık olduğu gibi masrafın da
olmamasıdır. Seni eleştiririm elbette, bunda ne gariplik var? Kaçak elektrikle
çalışan buzdolabından sattığın malın sana, lamba altında çalıştığı dersin
çocuğuna faydası olacağını mı düşünüyorsun. Acayip… Tamam, susayım, daha fazla
söylemeyeyim; ama hem kaçak kullan, hem de seni buna zorlayan kodamanları
alaşağı etmek için uğraşma, acaib’ül garaib…
Köyde
kaçak mazot işleri yapan biriyle bakkalın önünde oturuyor, karşı dağlara doğru
konuşuyorduk. Yükseklerin en tepesindeki gerilim hatlarını gösterdim. Bak
dedim, adam barajda ürettiği elektriği, teleferikle bin bir güçlükle döşediği
hatta yükleyerek köyüne kadar, kapına kadar getirmiş. Kaçak mazot işinde
yaşadığın güçlükler var, mesai harcıyor, ter döküyor, sermaye koyuyorsun; risk
alıyor, hesap kitap tutuyor, yeri geliyor zarar da ediyorsun. Ama elektriğin,
demin anlattığım özel durumundan dolayı mazottan çok farkı var. Elbette mazotun
da vergilendirilmesi gerekir; ama elektrik işi tamamen bedavacılık,
kolaycılıktır.
Merkezde
bir komşumuz, sayacın ayarlarıyla oynadığı tespit edilerek iki kere yakalanıp
ceza ödediğinde ancak vazgeçmişti. Bazı köylerde ise görevlilerin taşla sopayla
kovalandığını duyuyorduk. Kaçak elektrik kontrolü sırasında yakalanacağını
anlayıp fenalaşan, sonrasında da kriz geçirip vefat edenler olmuş. Bir köyde yaşlı teyze,
yoldan geçen gençten, görevliler geldiğinde kendisini uyarmasını istemiş, genç
de tamam deyip devam etmiş yoluna. Sorduğu kişinin elektrik idaresinden olmasının
dışında sorun yokmuş.
Bir
kış gecesi millî maç sırasında sık sık elektrik gidiyormuş. Sebebini biliyoruz.
Herkes elektrikli sobalara klimalara yüklendiği için trafo kaldırmıyor;
sigortalar atıyor, soğumasını bekleyip tekrar açıyorlarmış. Şalteri kaldırmak
için gönderdikleri gençler, beklemek yerine daha pratik ve dâhiyane bir çözüm
bulmuşlar. Şalterin altına tahta parçası koyup dönmüşler. Herkes heyecanla atıp
tutarken yine gitmiş elektrikler. Bu sefer başka gençleri gönderdiklerinde,
kötü haber tez ulaşmış evlere. İyice ısınan ve sigortası atamayan trafo
patlamış. Sonra gelsin yetkililer, tamir etsinler beş kuruş para alamadıkları
kullanıcıların trafosunu.
Genelde
köylüler kış başında şehirden soba ve yancı adamlarını taşırlar. Ama bizim köylüler odun
kömür sobası yerine, elektrik sobası taşıyorlar. Sebebi basit; kaliteli kömür
pahalı, yardım kömürünü bilen bilir ve canına okunan ormanlar. Peki, tüm bunlar
yokken, olan bir şey vardır; kaçak elektrik. Sobayı alan kişi arabadan inerken
bir diğeri, ‘masraftasın’ dedi. Bıyık altından gülüştüler. İki haftada masrafı
çıkaracağını herkes biliyordu.
Yazın birkaç klima, kışın tüm odalarda elektrikli soba. Ve elektrikle yapılabilen her şeyde, kesinlikle elektrikli âlet. Meselâ banyodaki su ısıtıcısının fişi 24 saat takılı. Su kaynıyor, hâlâ fiş takılı. Elini yıkayamazsın, yüzünü falan zaten unut, hâlâ fiş takılı. Banyo yapacaksan soğuk su takviyesi lâzım, hâlâ fiş takılı. Lan oğlum, çocuğu gönderip fişi çıkarttır, bak yazıya devam edemiyorum. Çıkarttırdın mı, heh tamam. Peki, arkadaş, sen ‘garibanım’ diyorsun, ama bu tezat bu israf bu vurdumduymazlık niye? Lambalar açık kapatan yok, sobalar kendini yakacak, klimalar buz tutacak hâlâ çalışıyor. Nasıl dayansın? Sonra elektrik gidince, gelsin veryansın![7] Bazı yerlerde ahırların da elektrikli sobayla ısıtıldığını, aha bu gözlerle gördüm.
Köyde sonbahar ve ilkbaharda evlerde soba kurulmaz. Biz geceleri de soba yakarken, onların nasıl üşümediğine dair efsaneler üretiyoruz. Köylü üşümez, dayanıklıdır; baksana zaten sokakta da yalın kat elbiseyle geziyorlar vs. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Ne efsane kahramanıdır ne de özel yöntemler falan biliyorlardır. Olan şu; elektrikli sobalarla baharları geçiriyorlar. Bizim elektrikli soba suyla çalışmadığı için, odun sobasını hemen kaldıramıyoruz.
Tüm bunları dedikten sonra cümlelerimi toparlayayım, çuvaldız elimdeyken. Elektriği kaçak kullananlara bu kadar eleştiri getiren bizler de, interneti bazen komşularımızla ortak kullanıyoruz mesela. Denetim olmadığında hepimiz aynı davranıyoruz demek ki. Zaten insanların şahıslarına değil söylemlerim. O şartlarda kim yaşarsa yaşasın, üç beş yıldan sonra herkes alışır. Coğrafî ahval ve şerait sadece kendisiyle uğraşmaya ve hayatı en ilkel şekilde devam ettirmeye ancak müsaade ettiğinde, insiyaki olarak tasarrufun dibini sıyıran tüm canlılar gibi hareket ederiz.
[1] En az kaçak
elektrik kullanan şehir % 1 ile Denizli’dir.
[2]Köyde toplam 170 korucu var, karakolla sürekli irtibatta bir de korucubaşı. Bunlar 10’ar kişiden 17 tim oluşturur. Her gün bir tim olmak üzere 17 günde bir nöbet tutarlar. Nöbet yerleri köyden merkeze doğru giderken birkaç km. ötede sağda tepelere doğru kulübe gibi mevzidir. Köylüyü burada tutan en büyük geçim kaynağı budur. Yeni alımlar çok olmadığı için gençler dışarıda yol ararlar kendilerine; nüfus da yıldan yıla düşer böylece. Korucular, Geçimli Karakoluna bağlıdır. Oraya da belirli aralıklarla yine tim olarak nöbete giderler. 17 günde bir mevzi ve karakolda gece nöbeti tutarak asgarî ücret ederince maaştan ve sağlık sigortası imkânlarından faydalanırlar. Emekli olduklarında da hakları devam eder. Köy yerinde ufaktan ticaret, el işçiliği, hayvancılık veya çiftçilik de yaptığında yeter de artar. Bazı evlerde baba oğul iki korucu olur. Bu da onları zengin bir hane yapar. Tabii risklidir koruculuk. Eskisi gibi operasyonlara çıkmasalar da özellikle nöbetlerde teyakkuzdadırlar her an. Yaz tatilindeyken bir gece Geçimli Karakoluna yapılan saldırıda 6 askerle birlikte köyden 2 korucu da şehit olmuştu. Etkisini hissettiğimiz en büyük olay buydu. Anlatılanlara göre 45-50 kişilik ekiple saldırmışlar. İstihbarata göre birkaç gün önceden köye yığınak yapıp bazı evleri -gönüllü mü zorla mı- mevzi olarak kullanmışlar. Gece yapılan atışlarla başlayan baskın, bir saate yakın sürmüş. Teröristler hayli zayiat vermiş. Kaçabilen az olmuş. Bu olay sonucu bizim köyden iki korucu da soruşturma geçirmişti görevi ihmalden. Arkadaşlarının ölümünde kusurlu olabilecekleri yönünde töhmet altındaydılar. 20 ay görevden el çektirildiler. Neden sonra suçsuzluluklarına karar verildi, silahlarını geri alıp görevlerine döndüler. Önceki maaşlarını da tazminat olarak aldılar.
[3] Köy boşaltmaları
deyince hep Doğu’da terör sebebiyle terk edilen yaylalar gelir akla. Oysa
Karadeniz, Akdeniz, Ege, İç Anadolu, hatta Marmara ve bütün Türkiye’de köyler
boşaltılmıştır. Bir yanda silahlı çatışmalar, öte yanda, diğerinin ehemmiyetini
azaltmamakla beraber söylenmesi gereken finansal, popüler kültür terörü,
hayvancılığı ve tarımı öldüren politika terörü. Bu sebeple bir şekilde şehrin
çeperlerine yığılan insanlara, sanki kendileri keyiften gelmişler gibi, bu
sefer de kentsel dönüşüm terörü.
[4] Kendi
yerel âdetlerine uymayanları kınayanlar, bir iki kere okul (devlet) kurallarına
uysaydı, belki anlaşabilirdik. Akrabasının cenazesi dolayısıyla okula
gelemediğini başkasından haber alan müdürü, kendisini arayıp taziye bildirmedi
diye bir de kınamak neyin nesidir! Senin de bir arama yapıp mesaj atıp haber
verme imkânın varken bunu yapmadığın hâlde beni ne diye kınamaya kalkıyorsun?
(Bu dipnotu içgüdüsel olarak yazdım buraya. Niyesini ben de bilmiyorum, ama
illaki bağlantı kurulabilir.)
[5] Kaçak
kullanmayan nadir ve hor görülüyor. Küçükken köyün tepelerine giderek gizlice
sigara içen arkadaşların hem yanlarında bulunup hem sigara içmememin, beni
doğal şikâyetçi konumuna getirdiği gibi. Gerçeği bilmek her zaman iyi bir fikir değildir. Vurun
abalıya!
[6] Evet, yanlış
okumadınız, modülerdi evler ve ihtiyaca göre her şeyiyle oynanabilirdi. Köy evi
dediğin, hatta ev dediğin böyle olmalıydı zaten.
[7] Su da aynı.
Tamam, valiliğin yardımıyla dağdan kendileri getirmiş, arızaları kendileri
gideriyorlar; ama bu, çeşmelerin yaz kış 24 saat, evet, yanlış değil 24 saat
açık tutulmasını mı gerektirir. Hava yapmasın ve donmasın diye böyle yapılıyor,
ama haddi hiç gözetilmiyor. Sonuna kadar açılıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder