Fosseptik müjdesi (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.16)
Fosseptik müjdesi
Mayıs
ayının sonlarına doğru tuvaletler taşmaya başladı. Öncesinde, boruların içinde
edebiyle seyahat etmesi gereken suyun geri tepilmesine alışmıştık mecburen.[1]
Temizdi ama duvarlardan, zeminden sızıyor, ortalığı göle çeviriyordu. Nereden
huruca kalksa müdahale ediyorduk. Bu sefer taşansa lağımdı. Bu kadarı da fazlaydı,
yeterdi artık. Hayır, bu bize yapılamazdı. Bir yandan kepçenin parçaladığı boru,
yanı sıra bunlar; neydi lan bu, saçmalığın daniskası. Bilirsiniz, bu tür
işlerde yapılacak ilk iş kapılara kilit vurmaktır. Farklı davranamazdık. Birkaç
gün işin sebebini düşündük, Nazmi baktı etti, araştırdı ve kötü haberi
müjdeledi. Ya fosseptik dolmuş ya da çukura giden borular tıkanmıştı.
Millî
Eğitimden onarım talep ettik, önceki gidip gelmelerimizden iyice zor durumda olduğumuzu
sonunda anlamış olacaklar ki iki gün sonra bir inşaat mühendisi gönderdiler
inceleme için. ‘Okul inşaatında bahçe genişletilirken veya temel kazılırken
zarar görmüş olabilir’ dendi. Dereciler de taşlarla tıkamış olabilirdi. Sıfatına
yaraşır biçimde elleri arkasında, yoktan yere muhatabına eksiklik izafe eder
şekilde binanın fosseptik kapağının olduğu yeri göstermemizi istedi. Aslında biliyorduk
geçen senelerden, ama inşaat sırasında üzerine bir dolu malzeme, konteynır ıvır
zıvır geldiğinden yeri belirsizleşmişti. Bilgisayar başına geçip binlerce
fotoğrafı taradım. Çocukları işe koşup dikkatlice incelettim. Ara sıra
bağlamdan kopup fotoğrafların cezbedici davetiyle dosyalar arasında topluca
sörf yapsalar da, uzun uğraşlar sonucunda o kısımda çekilmiş 5-6 fotoğraf
bulduk. Birkaç açıdan kapak gözüküyordu. Arka camdan bakınca hayalimiz kırıldı,
üzerinde koskoca konteynır vardı, başka çözüm düşünmeliydik.
Tuvaletlerden
çıkan boruları takip ederek bahçenin uygun bir yerinde yeni çukur kazıp
tesisatı oraya nakledecektik. Nazmi hiç de şaka etmediğini hissettirir üslûpla
söylemişti, bana da boyun bükmek düşmüştü. Tamam len, neler gördüm ben, bunu mu
yapamayacağım diye efelendim. Ertesi gün herkes fosur fosur uyurken iş
kıyafetlerini giyip geldik. Kazma küreği elime aldığımda
bir daha düşünsem de, başka oluru yok gibiydi. Her şeyi bulunduğu âna
özgü bilinç ve farkındalıkla yapma zorunluluğuyla sarılmıştık. Ölçüleri
söylemişti. İki metre kadar kazmalıydık. Genişlik de bir metreden az
olmamalıydı. Sonra etrafını taşlarla örüp kapağı da taktık mı iş bitecekti. E
Nazmi n’ettin sen, işi değil beni bitirdin be gülüm.
Eski
çukur, lojmanın oturma kapasitesi -en fazla 20 kişi- için düşünülmüştü. Biz
devraldığımızda günlük yüzlerce kez kullanılıyordu. Hat ve çocukları
denetlemenin imkânı olmayan bir sarfiyattan bahsediyorum. Elma bile çıkmıştı
tuvaletten; plastik eldivenler, ıslak mendiller, ambalajlar masum kalıyordu.
Düşünün, nasıl bir çözümsüzlükle karşı karşıyaydık ki, okul müdürü ve köyden
bir usta arkadaşı el ele vermiş, fosseptik çukuru kazmaya kalkışıyorlar. Bu
delilikti, başka da bir şey değildi. Hep söylerim, bir iki kişilik öğretmen ve
30-40 öğrencili okulda bu kadro ile her türlü tamirat, boyama, bakım işlerini
yapabilirsiniz dışarıdan yardım almadan. Ama kadrosu 30’a, öğrencisi 350’ye
yaklaşan okulda iki kişiyle yürüyecek gibi değildi işler. Temizlik
görevlilerinin de işi değildi ki, beş kişiyle çok kolay olurdu esasen. Kurumsal
ekip gerekiyordu. Makineler, âletler ve yarım düzine kas gücüyle ancak
olabilirdi.
Neyse,
sabah sabah evlerden fırlayıp yapacak iş arayan çocukların şaşkın bakışları arasında başladık çalışmaya. Böyle durumlarda delilik rütbedir, akla pek itibar edilmez.
İlk vurulan kazmalar bizdik madem, ardından diğerlerini de biz vurduk. Oyup oyup
kürekle atıyorduk. Akşama kadar bir kısmını yapabilirsek ertesi gün de
tamamlarız diye hesap etmiştik. Bu hafta sonu da böyle geçsindi, ne yapalım.
[1]
Korkoro’da savaş şartlarında dolaşmalarına
müsaade edilmeyen ve evde ikamete zorlanan Çingeneler de ‘suyu niçin hapsetmişler
ki’ deyip çeşmeleri açmışlardı evi su basmasına aldırmadan.
Yorumlar
Yorum Gönder