Gelenler gidenler (Kayınbabam ve kayınvalidem) (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.12)
Kayınbabam ve kayınvalidem
İkinci
dönem üç kere misafirlerimiz olacaktı. Birincisi 26 Şubat-6 Mart arası on
günlüğüne kayınvalidem ve kayınpederim gelmişlerdi. Biletler alınmış, hepimiz
sabırsızlanıyorduk.[1] Ara
tatilde biz gitmemiştik ya, işin ciddiyetini anlayıp artık dayanamayıp onlar
gelmiş oldu. Beşinci senemizde işin uzamasından dolayı herkes iyice bunalmıştı.
Artık tayin olmak istiyorduk, ama 4+4+4 özellikle sınıf öğretmenlerinin
kucağına yepyeni nur topu gibi belirsizlikler armağan etmişti.[2]
Geçen seneki Batıda sadece altı kontenjan olan listeden bu sene de ümitli
olamıyorduk. Köyde yine tayin hakkı olan tek bendim. Millet benim gözüme
bakıyordu gitsin hayırlısıyla diye. Biz gidecektik ki onlara sıra gelecekti.
Babamlar
İlhan Ediş’in arabasına bindiler Van’dan. İlhan bu sefer terslik yapamazdı,
kızardım, hııı yapardım. Havaalanında karşılamaya gidemedim okuldan ötürü,
onlar da istemediler esasen. Yol boyunca sürekli telefonlaştık. Yeniköprü’ye
vardıklarında iyice hazırlanmaya başladık karşılamak için.[3]
Merkeze 40 km., köye ise 75 km. yolları vardı. Artık biliyorsunuz, Taşbaşı’na
gelirken şehir merkezine uğranmıyor, Depin’den Şırnak yoluna devamla 40 km.
sonra köye ulaşılıyor. Kapının önünde el arabası, evde ben; hazır kıta
bekliyorduk. Depin’den sonra yolun yarısında telefonlar çekmediğini de
Çimenli’deki ilk haftamda arkadaşların kaza olayını anlatırken iyice
belirtmiştim. Ben de arıyordum, ama esas kayınbabam sürekli telefon elinde, diş
geldiği an ısırarak konum bildiriyordu. En son Üzümcü’de güzel çeker, sonra
bize gelene kadar pek randıman vermez. Üzümcü’de görüştükten sonra yirmi
dakikaları vardı. Evden çıkmış, bakkalların önünde oyalanarak köprüye doğru
gidiyordum. Bir yandan arabayı sürerken bir elimde de sağa sola sallanan
ışıldakla adımlarımı dikkatli atıyordum. Işıldağın salınımlarıyla yamaçlarda
uzayıp kısalan gölgeler harika görüntüler oluşturuyordu. Bu arada tüm köyde
elektriklerin yine gittiğini; Zap’ın dâhil olamadığım telaş, akışkanlık ve ortalığı
kaplayan baskın uğultusuyla yırtılan zifiri karanlığın hükmünü de belirtmeden
geçmeyeyim.[4]
Köprüye
vardığımda tekrar aradım, artık gelmeleri gerekiyordu. Büyük bir hata
yapmıştık. Köyün adını iyice biliyorlar diye tekrar hatırlatmamıştım. Onların
aklında da Ormanlı kalmış. İşe bak, ileride Ormanlı diye bir köy de olunca
şoför de işkillenmemiş, indirmemişti köprübaşında. En son aradığımda Geçimli’ye
varmak üzerelerdi. Bir terslik olduğunu anlamıştım. Israrla sordum
nerelerdesiniz diye, telefonu şoför alınca durum anlaşıldı. Gecenin koyu
karanlık sessizliğini metalik gıcırtılarla ve lastik inlemelerle yırtan
minibüsü fark etmemişiz telefona yoğunlaşınca. Ne yapacağız şimdi dedim. ‘Yapacak
bir şey yok, sen köprüde bekle biz geliriz şimdi,’ dedi. Gerçekten de 10
dakikaya kalmadan geldiler. Ben, ‘burada indiriyorum siz bir araçla gelin alın’
diyecek diye beklerken, o geri dönüp getirmişti yolcularımızı. Şimdi İlhan’ın
hakkını vermem gerekir. Burada tersinden tekrar yazmam gerekir: Al sana koskoca
‘Doğunun kısacık özeti’ sadedinde bir vaka. Iğdır dönüşünde attığı keleği
telafi etmişti. Kabahat büyük oranda bizde olmasına rağmen işi inada
bindirmemiş, ora usûlünce çözmüştü. Fazladan para da talep etmemişti. Verseydik
alırdı belki, ama biz de tutuk kalınca o telaşla, kaldı öyle. Valizi, çantaları
yükleyip döndük eve. El arabası iyi olmuştu, köyün benek benek taşlarla
kayalarla kaplı yolunda gerek yoktu valizi sürüklemeye. Köy yollarında o kadar
çok saplanmış taş vardı ki, baştan sona toprağa basmadan sekerek
gidebilirdiniz.
Okul
vakti olduğundan genelde köyde vakit geçirdik. Akşamları Beytullahlar bize
geldi, biz onlara gittik. Kayınbabam emekli imam olduğundan Muhsin ve Rahmi
hocalarla iyi görüştü. İki gece çiğköfte yaptık. Muhsin hoca ve Hikmet’i epey terletmiştik
yine. Köprübaşındaki evde oturan Süleyman Dayan’ın davetiyle pikap kasasında
eski köye gittik. Yorucu bahar havasının etkisiyle hoplaya zıplaya giden
arabanın tepesinde uçurumların artık ürkütmediğini, ürpertmediğini fark
etmiştim. Olmuştum ben. Taş üstünde tavuk pişirmiştik, ateşin etrafında Süleyman’ın
itinayla sardığı, havayı bile incelten sigaraların dumanları arasından
görebildiğimiz kadarıyla sohbeti koyulaştırmıştık, kopkoyu kaçak çay eşliğinde.
Hava güneşli fakat soğuktu. Eski köyde bile kar yoktu. Etraftaki gölgeliklerde
bulduğumuz, sıkıntılı bir sıcaklık hissi veren öbeklerde hatıra fotoğrafları
çekmiştik. Köyde ikamet etmenin faydalarından biri de ha deyince bir davetle bu
tür gezmeleri yapabilmemizdi. Bir kere de Haziran ayında eski köye pikniğe
gitmiştik Nazmi’nin kamyonetiyle. Öğretmenler ve öğrencilerle çok güzel anılarımız
olmuştu. Ailelerimiz de gelmişti. Berivanların iş yaptığı ahırları, süt
sağmalarını, sakladıkları yerleri, peynir işleyişlerini izlemiştik.[5]
Geldiklerinin
ertesi gecesi kayınbabamla, el feneri elimde ben önde o arkada bir yere
gidiyorduk. Feneri bir ileri bir aramıza tutarak ilerliyorduk. Yol üzerindeki setten
indikten sonra, o da görsün diye arkamı dönmeme fırsat kalmadı, neredeyse bütün
ağırlığıyla boşluğa düşüverdi. Benim indiğimi görmüştür diye düşünmüştüm. Bıktırmak
ve bezdirmekle eşanlamlı, amansız yalçın kayalıklar misali yol vermekten kaçınmıştı
arazi. İnsan dağ başlarında adımlarına o kadar dikkat etmek zorundaydı ki hemen
önünde yürüyen birine bile bakacak hâli kalmıyordu. Zifiri karanlıkta böyle
kazalar olabiliyordu. Düşmeyi daha da tehlikeli yapan, yalpaladığında kendini
toparlamak için ileri hamle yaptığı sırada önündeki -altüst olmuş yapılar
yüzünden açıklarda kendince oyalanan- demir su borusuna takılıp tüm yükünü kaval
kemiğinden bir bacağına vermiş olmasıydı. İlk çatırtıda dönüp destek çıkmıştım
hemen, ama canının çok yandığını tahmin edebiliyorum. Dağlık yerde yetişen
insanla ovada yetişen arasındaki bakış görüş ve dikkat eşiği hayli değişiktir.
Ovadaki yıldızlara bakarak ıslık çala çala ağzında sevda türküleriyle
yürüyebilir. Ama dağlı, bırak yıldızlara bakmayı, ileri bile bakamaz; önüne
bakmak zorundadır. Hele bir kaldırsın kafasını, hemen takılır ayağı, oracıkta
tetikte bekleyen taşlara, çıkıntılara. Yıllar geçince adımlarını ezberler
gerçi, ama bu zaruret her zaman kafasının dört köşesinde meşgul eder, rahat
bırakmaz.
Hafta
sonu geldiğinde merkeze gittik. Bol bol gezdik. Bir yandan eğleniyorduk, bir
yandan da hâlimizi düşünüyor, içten içe üzülüyorlardı. Üç sene diye gelmiş,
beşinci senemizde hâlâ ümitsiz, dar listelerden medet umuyorduk. Hatırlanmaktan
mutlu gözlerimizin çakışması iki saniyenin üstüne çıkmışsa anlıyorduk ki birtakım
soyut usa vuruşlarla yine derin hüzünlere gark olmuşlar. Özellikle içine
ağlamanın insanın içini yıkadığına inandığından o güne kadar başarıyla
saklayabildiği yaşlar, oluklardan taşmadan, karşıdakine çaktırmadan silinir.
[1] İşimiz hep
uçakla olduğundan ve biletleri en az bir ay öncesinden aldığımız için günleri
uç uca ekleyip abaküste sayar gibi eritiyorduk. Geliş gidişlerde otuzun üzeride
yaşadık bunu.
[2] Branşçılar
içinse açılım olmuştu bu durum, önleri genişlemişti. Hatta o kadar ki, bir dolu
sınıfçı branşa geçtiği hâlde doldurulamıyordu açıklar. İmam Hatip Ortaokulları
açıldığından en çok da DKAB ve Arapça öğretmenine ihtiyaç vardı, sınava giren
herkes atanıyordu neredeyse. 50 puanla atanabilmek için temel bazı soruları
cevaplamak yetiyordu. Sınavla hiç mi hiç ilgilenmediğim sene ben bile 59
almıştım zaten.
[3] Kendimi, ilk
gelişimde karşılayan Ömer Çatal gibi hissediyordum. İyice yerleşmiş olduğumu
buradan da anlıyordum.
[4]Niye acaba? Çünkü
havalar hâlâ soğuktu ve bütün şehirde olduğu gibi köylerde de elektrikli
sobalara, klimalara yüklenilmiş, altyapı kaldırmamıştı.
[5] Berivan, keçi
sağan ve sütle çeşitli ürünler yapan kadınlara deniyordu. Önceki sayfalarda da
belirttiğim gibi, aslında atamam ilk açıklandığında bu eski köyde çalışacağımı
sanmış, sonra köyün aşağıda Zap kenarında yeniden kurulduğunu öğrenince
sevinmiştim o günkü bakışımla. Oysa geldiğimde başıma neler geleceğinden hiç mi
hiç haberim yoktu. İsterdim ki şöyle küçük de olsa yerleşik, örf ve âdetleriyle
kendi içinde yaşayan bir köy olsun. Dağlarda bayırlarda özgürce dolaşıp köylüye
ayak uydurarak seneler geçireyim. Son senemde iyice alıştığımdan ve artık köyde
kaldığımızdan cesaret edip gidiyordum eski köye. Yine de ‘şimdi teröristler
gelip bizi alacak’ şakalarından ürkmüyor değildim. Yaylaya hiç çıkamadım
mesela. Bir güne bir gün köylünün işlerinde yine onlar gibi çalışmadan tükettim
günlerimi. Baharda keçilerin yavruladığı anlara şahit olduğumda, sene sonuna
doğru dillendirmiştim seneye keçi bakacağımı. Samimiyetle bu vardı düşüncemde.
Arıcılık da teklif ediliyordu ama keçi çobanlığı daha cazip geliyordu o zaman.
Birinin ağılında duracaktı bizimkiler, genelde o ilgilenecekti kendininkilerle
birlikte, anlaşmaya göre pay verecektik. Bir yandan tayinimin hemen çıkmasını
istiyor, öte yandan da köyü, eski köyü, yaylaları, Hakkâri’de ve civar illerde
gezilip görülmesi gereken yerleri malum sebeplerden ötürü hep es geçmek zorunda
kalmamıza hayıflanıyordum. Eşimin amcası Ali hocanın 80’li yıllarda
Yüksekova’nın köylerinde geçirdiği imamlık yıllarına dair anlattıklarını
gıptayla ve çokça imrenerek dinliyordum. O zaman terör yayılmamıştı bu kadar,
rahat rahat gezebiliyorlardı yaylalarda. Tayin kolladığım hâlde, ertesi sene
köyde kalmaya heves etmemde bunlarla birlikte yeni okulda, kurulu düzende
(ellerimle tırnaklarımla kurduğum) şöyle keyifle çalışmak, en azından bir sezon
geçirmek istemem de etkiliydi. (Devrim
yapmıştık, ama Reşat Nuri’nin dediğinin aksine ihtiyatı elden bırakmadan. Yine
de gidemeyeceğinizi anladığınız o çıkışsızlıkta, ellerinizle yoğurup oldurduğunuz
şartları kabullenip, dahası benimseyip ayrılmak isteğini sönümlendiriyorsunuz
zihninizde.) Artık yeterdi de artardı da. Yarım yamalak binalarda,
ışıksızlıktan öğrencileri göremeden işlediğimiz derslerden, binaların yapısal
sorunlarıyla uğraşmaktan gına gelmişti. Nereden almış nereye getirmiştik,
böylece bırakıp gitmek işime gelmiyordu. Ama ne oldu, en son Eylül ayında yeni
okulun yepyeni malzemelerini taşırken ayağıma düşen raflardan ötürü
başparmağımın kararan tırnağı acıyarak gaz pedalına basarak neredeyse
kaçarcasına bir sabah soğuğunda ayrılmıştım köyden, köprüde rast geldikleri
için uğurlayan sadece birkaç kişiyle vedalaştıktan sonra. Tırnağımın tümden
yerine gelmesi tamtamına bir sene sürmüştü. Yarı senede alttan gelen yenisinin ittirmesiyle iyice oynayan kara tırnağı çıkarmıştım. Seneyi
tamamladığında tırnak da tamamlanmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder