Geri dönüşüm başlıyor (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.6)

 

Geri dönüşüm başlıyor

Köprülü’de nöbetçi askere Kocaeli’ye gittiğimi söylediğimde, onun da İstanbul’da ikamet ettiğini öğrendim. Tuhaf zayıflıklar göstererek senden de selâm götürürüm merak etme diye bir yük daha aldım kendime. Yükle kardeşim, sen de yükle. Köprülü’den sonra yol ayrımının detaylarını vermiştim hep, fakat biz yukarı çıkarken aşağılara inen bir şey, bir dost vardı. Evet, Sakarya’nın yokuşlardan çıktığı nasıl gerçek değilse, ben seni yavaşlatırım deyip yollarımızı ayıran Zap da meyil gördü mü kendini koyuverip akıp gitmeye pek heveslidir. Sümbül gibi onu da orada öylece kendi hâlinde bırakıp çapraz nöbetteki erata emanet ettim. Yukarılardan son kez sitem ve özlem dolu bakışlarla süzdükten sonra sen sağ (aslında sola gitmişti) ben selamet diyerek, zaten zorlanan arabaya daha da abandım. Yerçekimine meydan okuyor, akıntıya karşı yüzüyordum, ama rotam doğruydu.[1]

 

Evet, şaşmamışım; karşımdaki şahikalar arasında Süvarikotra duruyordu. Geçit vermese vermezdi. Soğuk, masmavi, sessiz ve bilge gökyüzüyle aralarında anlaşıp kıyamadılar aceleci yolcuya. Alçı çıkarıldıktan sonra kolumun rüzgârın dokunuşunu yadırgaması gibi ürperdiğimi gördüklerinde daha fazla bekletmediler. Aşağılarda hava ılıkmış. Boyumca uzanıp bu uzak köşeden başarıyla çıkardığım top hatırına diğer dağlara da haber saldılar. Boğaz nahiyem hafiften düğümlendi, kuru havadan kaptığım nem, bozulmasın diye tuzlanarak gözlerimden yol buldu. Buğulu gözlerimin hiçbir şeyi seçemeyeceği kadar hızlı akmaya başladı damlalar ve kıvrak yol.

 

Omuzlarım donuk bacaklarım huzursuzdu. Amudî 1700 m.yi sıfırlayacağım ufkî 1700 km.yi bu sefer tersten kat edecektim. Öncelikle, en azından Cizre’ye kadar sürecek 200 km.lik zorlu dağ yolculuğunu bitirmem gerekiyordu. Sona kalınca ızdıraba dönüşmüştü gelirken. Döne döne ine çıka aşacağım tepelerden sonra düzlükte sürüş rahat olacaktı.

 

Gelirken kimseye haber vermemiştim. Şimdiyse hayatıma değen herkes, dağ taş uçan kuş duymalıydı. Ara tatilde Iğdır’da, yazın Gölcük’te görüştüğümüz Emreler, bu sefer Kayseri’delerdi ailecek. İkinci bebeklerinin gelişini anneannenin yanında karşılamak istemişler. Şu an beş günlüktü, ilk günlerin telaşını atlatmış, misafir karşılamak için müsaittiler. Yolun gidişe göre rahat geçmesinin bir sebebi de, gece konaklayacağım yerin belli olmasıydı.[2] Hâliyle bu sefer güney istikametinden Adana’ya değil, kuzeybatıya yönelerek telefonun giderken sunduğu ikisine alternatif, fakat zorlu yola girecektim. Meşakkatinin yanında en kısası burasıydı. Giderken Toroslar’ı dele dele açan tünellerden geçmiştim. Bu sefer sırtlarından tırmanacaktım. Ne demişler: Ufuk ne kadar uzak olsa da önüne bina dikilebilir. Dağ ne kadar yüksek olsa da yol üstünden geçebilir.



[1] Ondan da eski zamanda ütü tutmaz devinimle akan Zap Suyu aşağılarda, tâ aşağılarda, baya aşağılarda; hangi ovaların topraklarını mümbit eder, hangi diyarların çocukları sularında çimer, hangi sallarla kimler üzerinde yolculuk edip yük taşır bilemem. Oralarda olgunlaşıp sakinleşen su, yukarılarda Hakkâri’de hırçındır, gençtir, delikanlıdır. Kendi doğup büyüdüğü memleketinde esip gürler, kasıp kavurur ortalığı; yabancılar arasında sakinleşir. Ardından ne kadar eşi dostu gelse, onları da sükûnete erdiren düzlüklerde yurt edinir kendine geniş ovaları. Onun sakin hâliyle hemhâl olup dertleşen deniz, gelip bir de köyündeki hâlini görse ya.

[2] Giderken arkamdan ittirilmiş gibiydi hislerim, şimdiyse görünmez halatlarla çekiliyordum, bin demir kapıyı omuzlamak üzere.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1