Güneşe göç

 

Güneşe göç

Memur kesimin birçoğu, hatırı sayılır bir kısmı dışarıdan geldiği için herkes belli aralıklarla taşınma ve yolculuk içinde bulur kendini. Verilen karar neticesinde alınan uçak biletiyle hazırlıklar başlar. Ya tatildir ya da izinler ayarlanır. Gün yaklaştıkça valizler, çantalar açılır, içleri döşenir. Genelde uçakladır yolculuklar. Orada da yük sınırı vardır; bagajda 15, kabinde 8 kg. Bir kişi için genelde çok azdır. Fazladan ücret ödeyerek yanına alınabilir, ama bu sefer de taşıma zahmeti olacaktır.

Kargocular burada devreye girer. Uçuştan en az birkaç gün önceden, taşınamayacak çantalar verilir kargoya, eve gidince de yolu gözlenir. Uzun süreler için makul sayılsa da, 10-15 günlük gidişlerde pek mantıklı değildir. Özellikle yaz tatili arifesinde kargo bürosuna gidildiğinde ‘Yeryüzü boşalmış habersiz miyiz?/ Güneşe göç var da kalan biz miyiz?’ dizeleri dökülür dudaklardan. Girişler, iç kısımlar, kaldırımlar, kamyonlar, çalışanların elleri doludur, dopdoludur, ağzına kadar hınca hınç, sağdan sola üstten alta önden arkaya içten dışa yandan yana doludur. Elektronik sistem olmasa içinden çıkılamayacak karmaşa haftalarca hüküm sürer. Bir görevli kantara koyar, diğeri ölçülerini alır, bilgisayara kaydeder ve ödeme yapıp ayrılınır. 'Umarım selametle gelir de bir de bunu aramam' diye düşünülür.

 

Gelişte de aynı yol izlenir. Yollarda, yazıhanelerde, havaalanlarında valizlerle uğraşmak büyük derttir. İlk senemde yaz için gelirken Van minibüsünde tanıştığım, kilo hakkımın bir kısmını almak isteyen vefasızı hatırlayın.[1] Çoğunlukla ailece hareket ettiğimizden kilo hakkımızı hiç aşamadık. 45 bagajda, 24 kabinde; toplam 70 kg. hakkımız vardı. Endişe duymuyorduk aşacak diye; buna rağmen yine de manavda tartıyorduk, her parçanın 25 kg.dan az olması için. Makineler neyse de, valizleri insanlar aktarıyorlardı aralarda. Sadece ilk gelişimde fazla kilo için ek ücret ödemiştim, ondan sonra hep hesaplı olduk. Valizleri modüler yerleştiriyorduk. Yanlış hesap sonucu fazla gelse bile ayarladığımız ek çantalardan birini kabine alıyor, sorunu tartıda çözebiliyorduk.

 

Sadece yolculuklarda değil, kısıtlı imkânlardan dolayı Hakkâri’de olmayan veya ulaşım sebebiyle pahalıya gelen ürünleri hep internetten alıyorduk. Ev için eşyalar, giyim kuşam, kitap; bir ayağımız hep kargodaydı. Kütüphanede sürekli teslimat fişleri olurdu, yılın neredeyse on iki ayı uçak bileti taksidimiz olduğu gibi.

 

19 mevsim boyunca 10.000 liradan fazla bilet parası ödedik, uçağa ulaşmak için de 3.000 civarı dersek; sırf Hakkâri’ye gidip gelebilmek için yaklaşık 15.000’lik olmuştuk. Ortalama 5 maaşıma denk geliyordu. Yani yemeden içmeden 5 ay, sırf görev yerim ve memleketim arasında mekik dokumak için para saymıştım. Okul servisini de eklemem lâzım. 30 ay üzerinden yaklaşık 4500 lira eder, yani kılçıksız 1,5 maaş; uçakla birlikte tam 2 mevsim yola çalışmışız. Keyfi gezmeleri elbette saymıyorum, zorunlular bunlar. Köye taşındığımızda servis ücreti ödemedik. Memlekete de gitmediğimiz ve köyün genel tasarruf ettiren hayatından dolayı yazın Beytullah’la ikimiz de araba almaya cesaret ettirecek kadar birikim yapabilmiştik. Ulan neymiş bu yollar be demiştik, canımıza okumuş yıllarca.

 

Gidiş gelişlerimiz öyle dalgın (yoksa tetikte mi) oluyordu ki, yolculuklar keyif olmaktan çok ıstıraba dönüşüyordu. Giderken bir hafta öncesinden başlayan bıkkınlık, dönerken tekrar geri dönecek olmanın derdiyle yarışıyordu. Denir ki, “Hakkâri’ye gelen de ağlıyor, buradan giden de.” Sebebini sormuştum. Gelirken bilmediğinden korkudan, giderken de ayrılığın hüznünden ağlıyorlarmış. Ben gelirken pek ağlamamıştım, çünkü anlamamıştım. Giderken de nasıl gittiğimi biliyorsunuz. Belki uzun seneler sonunda ziyaret vesilesiyle gidersem oralara tekrar, nispeten anlayabileceğim için ağlamam mümkün olacak gibi.

 

Gidiş gelişler hemen hemen aynıydı. Dönüşte temkin payı bırakıyorum, çünkü bazen pürüz çıkabiliyordu. Anlatayım. En kötüsü, olaylar çıktığından dolayı kontak kapatma oluyor ve sabah erkenden şehirden ayrılabilen yolcu arabaları dışında tek bir araç görünmüyordu etrafta. Bir sene dört arkadaş pikap kiralayıp geceden Van’a gittiler, otelde kalıp oradan geçtiler uçağa. Ben de tanıdıklar vasıtasıyla yazıhaneler arasında dört dönüp işimi garantilemeye çalışıyordum. Otobüs biletimiz, ayrıca basın arabasında yerimiz hazırdı. Çok net olmasa da bir hususi araçta da yer ayarlamıştık, Vahit abi vesilesiyle. Eşim ve bebek olduğundan işimiz daha zordu. 8 otobüsüyle yola çıkmıştık. Bizden sonra en son 9’da araçlara müsaade edilmişti.

Diğer bir sebep iklim şartları. Özellikle kış aylarında uçuştan altı saat önce çıkıyorduk yola. Van’a varalım da orada bekleriz diyorduk.

 

Üzümcü karakolunun önünde kara saplanan İlhan’ın Van arabasından bahsetmiştim. İçinde uçak yolcuları vardı. Ağızlarından terbiyesizce laflar dökülene kadar tüm gücümle yardım etmiştim. Hâllerinden en çok ben anlıyordum çünkü. Aynı durumu Güzeldere’de biz de yaşamıştık. Son bir hamleyle Van’a ulaşacak yakınlıkta olmamıza rağmen duyduğumuz tedirginliğin on katını, daha çok yolları varken burada yaşamaya hakları vardı. Evden yazıhaneye valizi diz boyu karda sürüklemiş, patates tarlası yollarda hoplaya zıplaya Ova’ya kadar gelmiştik. Moladan sonra neyle karşılaşacağımızı bilmeden, şoförün yanlış istihbaratına kanarak rahatça oturmuştuk koltuklarımıza. Anbean değişen şiddetlerde ortalığı kasıp kavuran (yok bu güneş içindi, tozu buzu dumana katan demeliydim) tipinin tipini takip etmek zordu. Geçidi tırmanırken sağlı sollu park etmiş onlarca araca rağmen temkinli dönüşlerle tekerlekleri zorlamıştık. Duranların tedbir amaçlı salladıkları ellerine aldırış etmeden gaza yükleniyordu şoför. Zincirsizdik üstelik, kar lastiklerinin yeniliği kurtarıyordu zevahiri. Birkaç kere durup durum kontrolü yapmak zorunda kaldığımızdan ümitlerimiz zaman zaman yitiyordu. Geçidin tepesindeki garajlarına sadece yakıt için uğrayabilen greyderler o yana bu yana gezmekten bitap düşmüştü ama yine de kâr etmiyor, bana mısın demiyordu kar boran. Ne kadar süreceğini bilmediğimizden ölçüp biçemiyorduk. Hakkâri, geldiğimden beri benle uğraşıyordu, burada da esirgememişti gürzlerini kafamdan.

Dünyanın başka yerlerinde güneşli havalar olabileceği fikrine uzaklaşmaya başlamıştık. Yarından Sonra gerçek mi olmuştu ne? Altımızda kaygan zemin; üstümüzde, hemen üstümüzde, tam üstümüzde bembeyaz gök sıkıştırdıkça sıkıştırmış, sarkıtlarla dikitler birleşmiş sütun oluşturmuş, buzhane tünelinden geçiyorduk. Sonunda ışık yoktu, kendisi şerarelerle kaplı tümden ışıktı çünkü. Mesafe ve yön bilgimiz duygumuz iyice daraltmıştı. Tamam, açık ovada değildik, ama sadece ön ve arka vardı. Tepelerin uçurumların yolun tümden beyaza kestiği ortamda ön diye bir yere ilerliyorduk işte. Kenarlardaki araçlar en büyük rehberimizdi. Çizgiler değil, yol bile yoktu ki ortada. Devlete zeval gelmesin denir ya böyle hâllerde, gelmişti de haberimiz mi yoktu yoksa.

Uzun süre öylece böylece ve şöylece debelendikten sonra ileride karayollarının garajı göründü. Yollar, garaj ve araçlar bembeyazdı ama ileriden müjde gibi salınıp gelen dozerlerin hırıltılı gürültülü çalışmaları kurtuluşun habercisiydi. İlerisi nasıldı hâlâ bilmiyorduk, en azından daha temiz asfaltta gidebilecektik, teselliye bak. Uçak kaçırdığımız seneyi hatırlayın. Burası Sabiha Gökçen değil Van olsa da, yine gecikmeleri affetmezlerdi. Şoförle yaptığımız istişarede uçuşların da gecikebileceğini söyleyip sakinleştirmeye çalışıyordu uçakçıları. İyi de ya dünyanın diğer yerlerinde hayat normal seyrinde devam ediyorduysa, bizim durumumuzu kim umursardı, hiç.

Yol gitmekle tükenir denir. Gerçekmiş, doğruymuş, hakikatmiş. Tepeye ulaştığımızda düzleşen yolla birlikte -evrene yolladığımız enerji karşılık bulmuş-  hava da hizaya geliyordu yavaştan. Koridor açılmış, yerle gök birbirlerine küsmüş gibi ayrılmış da ayrılmıştı. Neydi bu, şaka mıydı? Ülkemizde dört mevsimin aynı anda yaşandığı söylenir, doğrudur, ama biz burada yaklaşık 500 m.lik aralıkta yaşıyorduk iki zıt kutbu. Geçit dediğimiz arazinin olayı bu değil miydi zaten. Süvarikotra’da tırmana tırmana soğuyan havayla uyuyanı uyandıran esintiler dolmuştu minibüsün içine. Buradaysa iklimden iklime böylece geçmenin tecrübesini yaşıyorduk. Göz kapaklarımızın değil, hayatımızın kapanabileceği riskli uykulardan sıcacık gülümseyen güneşe uyanmıştık. Sevgili kardeşim, iki adım öteye niçin gelmiyorsun, bir küçük göstersene kendini de millet ızdırap çekmesin. Tepeyi aşınca zaten artan ufuk, yaşadığımız geçici körlükten ötürü bu sefer dünyanın öbür ucu gibi gözüküyordu. Numune namına bir tane bile kar yoktu. Herkes rahat bir(çok) nefes aldı, şoförün de arabanın da keyfi yerine geldi. Bundan sonra değil otuz iki, bin otuz iki de olsa, virajlara katlanabilirdik. Saatlere bakılmıyordu artık, gözler dışarıda, ters istikamete gidenlerin neyle karşılaşacaklarını bilmemelerinden doğan neşeli tavırlarını kinayeli gülümsemelerle izliyorduk.

 


Her gün servisle o yolları teptiğimden alışıktım yolculuklara, ama eşim ve çocuğum için çok zorlu geçiyordu Hakkâri-Van arasındaki o 3 saat.[3] Gitgelleri olmak iyi bir şey değildir. Yadırganır. Bizim gidip gelmelerimiz de başımızı döndürüyor, feleğimiz şaşıyordu. Uçak saatimizle otobüs saati uyuşmadığından hep minibüsle gidiyorduk. Bir sefer risk alarak otobüsle gitmiştik de, ucu ucuna yetişmiştik uçağa. 6 minibüsüyle gider, iki saat merkezde oyalanırdık. Van kaldırımlarında valizle dolaşmak daha kolaydı. Hem nispeten bakımlı hem de vitessiz bisikletle gezilebilecek kadar düzdü şehir. Yazıhaneden merkeze doğru, yeni uyanmış şehri adımlarken çok acele etmez, kendimize de gelirdik bu arada. Sonra nereye gideceğimizi az çok tahmin edersiniz sanırım. Şu an bunları yazarken saatin 11 olması ve benim henüz kahvaltı yapmamış olmamın da etkisiyle sulanan ağzıma, kıvranan mideme söz geçirerek bahsedeyim. Evet, kahvaltı salonuna gidiyoruz. İlk zamanlar birkaç tanesine göz attığımızda gösterişsiz ve içten gelenini; Kısmet’i tercih ediyorduk. Diğerlerine göre daha dar ve masa sandalyeleri iç içeydi, ama ayaküstü kazıklanmayacağımızı garanti ediyordu. Menüye dair hayli zengindi. İki kişilik sofra istediğimizi, parasını tam almasını ama malzemeleri insan ölçüsünde koymasını rica ediyorduk. Her zaman kınadığımız, iki kişilik masalardan art arda üç dört ekibe daha yetecek kadar fazla malzeme, sonunda çöple buluşacağı yolculuğa hiç başlamasın daha iyiydi. İkinci senemizde kişi başı 10 liraydı, gayet makul ve makbuldü, havaalanında iki tost bir çay parasıydı toplam ücret. Ortaya seçtiğimiz sıcak yiyeceğin yanına; otlusu beyazı kaşarıyla üç çeşit peynir, siyahı yeşili turşusuyla üç çeşit zeytin, kavut haşılı, mevsimine göre iki çeşit reçel, bal ve tereyağı, yoğurt ve süt kaymağı, dereotlu köyü kıvamlı cacık, domates, salatalık ve kuru birkaç yemiş refakat ediyordu. Hepsi küçük kâselerde, on beş çeşit kadardı. İnsanın karnından önce dört gözü de doyuyordu. Ekmek kovayla sunuluyor, çayın biri bitmeden diğeri geliyordu. Üçüncü senemizde, depremden dolayı Van merkez harap olduğundan 07.00 minibüsüyle doğrudan havaalanına ulaşıyorduk. Minibüste uçak yolcusu çok varsa, farkını ödüyorduk götürüyordu, otobüsle bu imkân da olamıyordu.

 

Hakkâri’de trafik ışıkları yoktur, olsa da işlevsizdir. 2012’nin sonlarına doğru düzenlenen ışıklar hem karayolları ekiplerinin hem de emniyetin hüsrana uğramasıyla sonuçlandı. Sinop’ta da uzun yıllar trafik ışıkları yokmuş, olduğunda daha çok karışıyormuş seyrüsefer. Hakkâri’de de öyledir. Ve açıkçası gerek de yoktur ışık sistemine. Zaten iki adımlık olan Mecburiyet’in,  genişliği de yarım adım olduğundan, genelde geniş kavşaklarda iş gören ışıklar burada işlevsiz kalır. Işık yok diye illa kaza olacak değildir. Özellikle merkezde zaten yavaş gider araçlar, sıkışıklıktan ötürü mecburen. Hakkâri’nin Sinop’tan bir farkı olarak, meydana gelen olaylarda da çok zarar görür bu ışıklar; eklemek gerekir. Van’a geçtiğimizde artık uymamız gereken kurallar, trafik işaret ve ışıkları, yaya geçitleri bekler. Köyden biraz daha büyük olan merkeze gittiğimizde çok zorlanmayız. Ama birkaç saat sonra ulaşacağımız İstanbul’da kendimizi büsbütün kuralların içinde bulacağımızdan, Van eğitim ve oryantasyon yeridir. Dönüşte de serbestliğe doğru ters eğitime tâbi tutuluruz.

 

Uçuş tarihini akılda tutması kolay oluyordu. Çünkü en az bir ay önceden alıyorduk. Yaklaştıkça şirket mesaj-mail atıyor, unutturmuyor. Ama hususî arabayla gidersen, diyelim ki bugün hava kapalı yarın yola çıkalım denebilir. Uçakta öyle değil, erteleme yok. Uçakların iptal olmasını, uçuşun ertelenmesini kabul edebilirim, Hakkâri’de veya Van’da beklemeyi göze alabilirim, ama özellikle yanımızda bebek varken 1700 km.lik otobüs yolculuğu yapmayı hiç göze alamam. Hele bir de Sınıra Yakın’ı okuduktan sonra. Dört senede sadece en son gidiş gelişimi karayolundan, o da tek başına ve kendi aracımla yaptım.

 

O kadar gittin geldin, say bakalım diyenler olabilir, işte sayıyorum:

1.      26.12.2009- İlk tek gidiş,

2.      23.01.2010-Ara tatile tek geliş,

3.      07.02.2010- Tatilden tek dönüş,

4.      Nisan 2010- Bir haftalık tek geliş,

5.      Nisan 2010- Tek geri dönüş,

6.      Haziran 2010- Yaz tatiline tek gidiş,

7.      12.09.2010- Sezon başlangıcına eşimle gidiş,

8.      13.11.2010- Bayrama eşimle geliş,

9.      21.11.2010- Bayramdan eşimle dönüş,

10.  22.01.2011- Ara tatile eşimle geliş,

11.  13.02.2011- Tatilden eşimle dönüş,

12.  Haziran 2011- Yaz tatiline eşimle geliş,

13.  Eylül 2011- Sezon başlangıcına tek gidiş,

14.  05.11.2011- Bayrama tek geliş,

15.  13.11.2011- Bayramdan eşim ve bebekle dönüş,

16.  21.01.2012- Ara tatile eşim ve bebekle geliş,

17.  04.02.2012- Ara tatilden tek dönüş, (Uçağı kaçırdığımızdan iki gün sonraki uçuş, bir ay sonra da çocuklar gelmişti.)

18.  Haziran 2012- Yaz tatiline eşim ve bebekle geliş,

19.  Eylül 2012- Sezon başlangıcına tek gidiş,

20.  30.01.2013- Ara tatile eşim ve bebekle geliş, (Ben bayrama gitmemiştim, onlar kendi başlarına gelmişlerdi. Bir üstte onun için bayram detayı yok.)

21.  16.02.2013- Ara tatilden eşim ve bebekle dönüş,

22.  Haziran 2013- Yaz tatiline eşim ve bebekle geliş,

23.  13.08.2013- Ukrayna’ya eşim ve bebekle gidiş,

24.  23.08.2013- Ukrayna’dan eşim ve bebekle geliş,

25.  Eylül 2013- Sezon başlangıcına tek gidiş,

26.  Haziran 2014- Yaz tatiline eşim ve bebekle gidiş,(Ben bayrama gitmemiştim, onlar kendi başlarına gelmişlerdi. Ara tatilde de Iğdır’a gitmiştik. Bir üstte onun için bayram ve ara tatil detayı yok.)

27.  04.08.2014- Sezon başlangıcına arabayla tek gidiş,

28.  09.09.2014- Arabayla tek kesin dönüş,

 

Havaalanlarında x-ray cihazının yanında hep birlikte kemer bağlayan adamlar. Ve gelen yolcu bölümünde elleri kulaklarında, kulakları anonslarda insanlar. İşte bu bölümde bir kadın, bir büyüğünü, kara kuru kambur bir kadını öyle çok öptü ki, kavuşmak cisimleşmişti.

 

Eşim ziynetlerini üzerinde taşırdı. Valizlerden çantalardan daha güvenliydi, etten zırh oluyordu. Cihazlardan geçerken kadın görevliler hemen hâlden anlar, bilekleri boynu yoklayıp gönderirlerdi

 

El bombası şeklinde çakmağı yandaki kutuya koymaya bile gerek görmeden cebinde taşıyan kişi, sonradan uyanınca polisin gözüne batmıştı iyice. Eşyaların arasında sepete koysa kimse fark etmeyecekti belki de. Umursamazlığı da ekleyince görevliler el koymuşlardı. Bilirsiniz, oyuncak silahla insanları korkutmak da suç unsurudur. Çünkü karşıdaki bunu bilmez, diyelim ki korkudan ters hareket yaparak yaralanabilir, yüksekten düşebilir, ölebilir; bu böyledir. Ne kadar ısrar ettiyse de vermediler çakmağı. Çocukların silahlarını da ayıklıyorlardı. Sahi şimdi geldi aklıma, silah teslim noktasına oyuncak silahla gitseydik, gerçekleri gibi muameleye tâbi tutup emanet alırlar mıydı acaba?


Son zamanlarda Van’da kabine pet şişeleri bile almıyorlardı. Kapağını çıkarttırıp çöpe attırıyor, girene kadar suyu tüketmemizi istiyorlardı. Biz de bebeğin biberonlarını ikiye çıkararak sorunu çözmüştük. Ona bir şey demiyorlardı, saçmalığa bak. Sebep neydi o zaman? Uçakta fahiş fiyatla su satmak mıydı? Bebek için niye müsamaha gösteriliyordu, hâlbuki onun için daha fazla kıyardık paraya, işin içinde başka bir iş var bence.Y


Yüksekova Selahaddin Eyyûbî Havalimanı, en son uçağa bindiğim Haziran 2014’te hâlâ yapılamamıştı. Hakkâri-Van arası yol sürekli çalışmalarla genişletiliyor, kısaltılıyor, onarılıyordu. Her zaman her yerde faaliyet; kepçeler, kamyonlar, silindirler işbaşındaydı. Bunlara bakarak havalimanının da efsane olmayacağını, yetişeceğini düşünüyorduk. Ama gerek inşaattan, gerekse saldırılar ve sabotajlardan dolayı gecikmelerle ileri tarihlere erteleniyordu açılışı. İki yıl gecikmeyle tam beş yıl sürdü inşaat. Yolumuzu en az iki saat daha kısaltacaktı. Başka bir sebebi yoksa Van’a gitmezdi artık kimse. Van 200, Yüksekova 70 km.ydi. Bir saatte varılıyordu. 2 saat 15 dakikayla en uzun iç hat seferi (Hakkâri-İstanbul) buradan yapılacaktı. Ankara’ya da uçuş vardı, başka yerlereyse aktarmayla gidiliyordu. 26 Mayıs 2015 tarihinde açılan limandan benim tanıdığım bir Beytullahlar uçmuştu Haziran ayında. Bölgede yaşanan çatışmalar sebebiyle iki buçuk ay sonra kapatıldı, Temmuz 2016’da tekrar faaliyete girdi.


Hakkâri’ye giderken aldığım büyük valizim; en son gelirken tekerleklerin önündeki aparatı kırılmış, iç döşemesi harap olmuştu. Biz de bazen yollardan ve ağırlıktan dolayı dikkatsiz davranıyorduk, ama esasen kargocuların görevlerini haklı olarak bezmişlikle yapmalarından kaynaklanıyordu hasarlar. Sultanbeyli’ye taşındığımızda bu valize gerek kalmadığından kenara kaldırmıştık. Arabamız vardı artık, bagajda küçük parçalarla getirip götürebiliyorduk yüklerimizi. Aman ne rahatlıktı. Dizimize kadar karla dolu yolda, yokuşlar inip çıkarak kar üzerinde kaydırarak 500 m. kadar taşıdığım valizden artık kurtulmuştum.[2]

 



[1] Sadece birkaç kez havaalanlarında alışveriş yaptık; o da en fazla su veya bir poğaça. Ya evde hazırlıyorduk, ya da merkezden alıyorduk. Hele uçakta hiçbir alışverişe kalkışmadık.

[2] 2011’de depremde Van’da kargo işleri aksadığından Bitlis’i dağıtım merkezi belirlemişlerdi. Haftalarca sürmüştü kargolarımızın ulaşması. Ama ulaşmıştı sonunda.

[3] Aylarca neredeyse hiç arabaya binmeyince, birden 200 km.lik bu zorlu yol pişmanlıktı. Bense bana mısın demezdim. Mesela şimdi de okula yürüyerek gidip geldiğimden, otobüsü minibüsü seyrek kullanıyorum. Araç yürürken telefonu kurcaladığımda, kitap okuduğumda hemen midem allak bullak oluyor.  Fakülte yıllarında da her gün bir saatin üzerinde gidiş gelişlerde kitapları yutuyordum. Bünyeyi alıştırdıktan sonra harfler dans etmiyor, sakin sakin teslim oluyordu. İstanbul’a yeni gelen ve okula yakın oturan arkadaşın biri evimize gelmişti. Gazete kâğıdına serili tabaklardan yemeğini yerken elleri titremişti yorgunluktan. İlk defa İETT’de ayakta tutamaçlarla itme çekme oynadığı için harcadığı yüksek efor yüzünden…

Nasıl ki Mardin tarafında duble yollar yapılıyordu, Van yolu eksik kalır mı? Her gidişimiz arasında aylar olduğundan değişiklikleri rahatça fark ediyorduk. Ama özellikle Güzeldere’den sonra parçalı aralıklarla yarısına yakınında şantiyeler olan yol, hem araçların hem bizim canımıza okuyordu. Hakkâri’ye havaalanı yapılması yetişmediği gibi yol da tamamlanamadan gelmiştik memlekete.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1