Iğdır, yeniden, hep birlikte (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.11)
Iğdır, yeniden, hep birlikte
Ara
tatilin ilk haftası böyle bitmeden kararımızı verdik. Iğdır’a gidebilirdik, en
azından birkaç günlüğüne. Bayram tatilinde tek başıma gittiğimde ailecek
seyahatin, ziyaretin özlemini duymuştum. İşte şimdi gidiyorduk. Beytullahlarla
vedalaşıp Cuma günü yola çıktık. Onları düşünmemiz gerekiyordu, çünkü göbekten
bağlıydık bu tür işlerde. Yine de gözümüz arkada kalmıştı.
İlhan’la
Van’a geçtik. Ne yapmam gerektiğini bildiğimden rahattım.[1]
Ağrı minibüslerinin terminalinden Doğubayazıt arabasına bindik. Hemen kalktı. Vardığımızda
Emre oradaydı, birlikte Iğdır’a geçtik. Bir de sürpriz vardı evde. Kardeşi
Talha da gelmişti Kocaeli’den. Üç gün (1-2-3 Şubat 2014) kaldık. Kavuşma öncesi
mahrumiyetin kendine özgü havası dağılıyordu yavaştan.
Merkezde
gezdik, çocuklarla parka gittik. Kars yolundaki Tuzluca’da tuz mağaralarını
dolaştık. Tavuğu komple kapattıkları tuzların menşeini gördük. Dağın içini oya
oya tuz çıkarıyorlardı. En diplere kadar ulaştık; bütün yerler, duvarlar tümden
tuzdu. İşçiler dinamit için duvarlarda delikler açıyordu büyük matkaplarla.
Yüksek tavanların altında kamyonlar kepçeler iş görüyordu. Havada dolaşan
zerrelerden dolayı ilerisi buğulu gözüküyor, fotoğraf çekilemiyordu. Ağzımız
sürekli tuzla doluyor, ara ara yaladığınız dudaklarınızdan çirkin tatlar
geliyordu, su içerek gideriliyordu. Deniz suyu içmek gibiydi, fazlası çok
zararlıydı.
Adını
not etmediğim, sonrasında da unuttuğum bir hana gittik. Kapalı olduğundan
gezemedik. Etrafında dolandık, çatıdan sarkan kılavuz zincirler hepten buz
olmuştu, onları kırdık çocuksu enerjiyle.
Evde
de iyi vakitler geçirdik, hatırımıza kurulan mükellef sofralara kurulduk; bazen saçma sapan işler
yaptık, oyunlar oynadık, bu bile yetiyordu, bir aradaydık ya.
Yağış
yoktu, ama her taraf karlıydı. Çok dikkatli geziyorduk hem arabayla hem ayakla.
Dördüncü günün sabahında yine bizi Doğubayazıt’a bıraktılar. Yolda Ağrılara
doğru uzun sohbetler edip yine onlarla bir dolu fotoğraf çekildik. İshak Paşa
Sarayı’na çıkmaya yeltendik. Arabanın gücü ve tekerleklerinin oyukları yetmedi.
Bir süre greyder bekledik, gelmeyince indik merkeze.
Nasıl
çıkabiliriz diye ilgili yerleri arayınca, oraların zaten kapalı olduğunu
öğrendik. Vedalaştık, ayrıldık. Akşam olmadan Van’a vardık. Yine İlhan’la
dönecektik. Güzeldi bu. Merkezi bypass edip doğrudan köye gidebilmek çok
konforluydu. Evet, bu tür küçük şekerlere sevinmeye mecbur kalıyorduk. Akşamdan
sözleşmiş, sabah da yine konuşmuştuk; başlarda uzunca tasvir ettiğim Hakkâri
yazıhanelerinden birinde bekliyorduk. Bekleyiş uzamaya başlamıştı, ama ortada kimse yoktu. Vakit geçtikçe huysuzlanmaya başladık. Aradığımızda, illâki geleceğini
söyledi. Sonra yine gelmedi. Son aramamızda hiç gelemeyeceğini bildirdi.
Köylerinden bir cenaze için insanlar gelmiş Van’a. Ertesi gün onları götürmek
üzere kalacakmış o gece. Haydaaa… Al sana koskoca ‘Doğunun kısacık özeti’
sadedinde bir vaka. Köylüleri ısrar edince, ertesi gün yabancı araçlara
kalmamak istediklerinden bizi es geçmiş, yolda bırakmıştı. Tek olsaydım ya da
en azında sadece eşimle olsaydım neyse. Ama bebek de vardı yanımızda.[2]
Bu bize yapılır mıydı, bu insana yapılır mıydı, bu yapılır mıydı, bu muydu? Anlamlı
ilişkiler dışında rastlantılara pek de fırsat tanımak istemiyordum. Ah İlhan
ah, senin de değil ki kabahatin hepsi. Mecburiyetler sarmış her yanını. Hayatımız
için suçlayabileceğimiz ya da teşekkür edebileceğimiz hiçbir insan ya da varlık
yoktur. Yaşadıklarımızın kontrolünün kendi ellerimizde olmadığı ön kabulüyle
birlikte, bu böyledir.
Ortada kalakalmıştık, alternatifleri gözden geçirdik. Ya gece otelde kalacaktık ya da ondan kötüsü son arabayla merkeze gidecektik. Kalsaydık da İlhan’la gidebilme ihtimalimiz yoktu ertesi gün, çünkü araç dolacak, başına yük olacaktık. Okul olmadığından rahat davranıyorduk açıkçası, elimiz genişti. Müdür olmam sebebiyle aslında bana vardı okul. Şartların baskısıyla elimden geleni yapmaya çalışıyor, görev yerime, ondan da mühimi evimize ulaşalım diye didiniyorduk. Hani yolda kalmış denir ya, tam bize uyuyordu.
Saat 4 gibi sondan bir önceki minibüse bindik. Merkeze vardıktan sonra artık o gün köye gidebilmemiz mümkün olmayacaktı. O saatten sonra zorlamaya gerek de yoktu. Eski evdeki komşu manav Fazıl’ı aradım yolda. Gece misafiri olacağımızı söyledim. Memnuniyetle karşıladı, çok hoşuna gitti, işine geldi. Hayli zamandır görüşemiyorduk. Merkeze geldiğimizde ara sıra uğruyorduk sadece. Kör karanlıkta minibüsten inip Fazıllarda konakladık. Geniş salona serilen serin yer yataklarında, kömür kaloriferinin yoğun sıcaklığıyla yayıla yayıla yattık. Ertesi gün mükellef güzel kahvaltıdan sonra öğlene doğru Çukurca minibüsüyle köye vasıl olduk. Elektrik hâlâ kesikti, ertesi gün geldi. Okullar açılana kadar her gece birilerinde ya da bizde güzel günler geçirdik. Ya çiğköfte yapıyordu Hikmet Çiftçi ve imam Muhsin Kaya ya da kapı önünde mangal yapıyorduk gündüzleri.
[1] Ne çok şeye
alışmıştım, iyice bağlıyor muydum kendimi, istediğim bu olmamakla birlikte.
Depin’de
arama oldu, kimlik kontrolü yani. Detaylı aramaya valizler de gidiyor çünkü.
Yeniköprü’de asker ağa bakmadı hiçbir şeye. Sadece önceki cipin işleminin
bitmesini bekledik o kadar. Sağlı sollu yolun 4-5 m. dışında topak topak karlar
sıçramış. Kürümeciden fırlayanlar. Zap’ta da çok var bunlardan. Buz tutan
göllerde kıyıya vura vura buz topları oluyormuş. Bizimkisi kürümecinin işi, ama
Zap yine de katkıda bulunuyor. Van il sınırına kadar yollar iyiydi. Ondan sonra
yerde de kar görmeye başladık. Rakım hayli yükseliyor tabiî. İlhan rahat şoför.
Dudak ve çene bölgesinde sürekli gülümseme ifadesi var, insana rahatlık veren.
Taşbaşı’nda, hatta merkezde zeminde karın esamisi okunmazken Başkale’de greyderler
harıl harıl çalışıyordu. Başkale’nin soğuğunu duymuştuk, biliyorduk, bir kez
daha mukayeseli şahit olduk. (31.01.2014’te yazdığım bu notu, dönüşte İlhan’ın
bizi bırakmasına rağmen silmeden aktarıyorum.) Not
tutmayla ilgili tuttuğum notu da buraya ekleyeyim madem de tam olsun: Not
tutulduktan sonra, derin mahzenlerde tutulursa, elinden tutulup bugüne
getirilmezse olduğu yerde tutulur kalır ve bir daha ayağa kalkamayacak felçlere
duçar olur.
[2]
İnsan böyledir, şartlar ne olursa olsun hep bir alttan söylenmeye başlar. Bebek
olmasaydı eşimde duracaktım. O da olmasaydı, yabancı biri olarak kendimi
tutacaktım mazeret olarak. Böyle uzar da gider.
Yorumlar
Yorum Gönder