İkidimi

  İkidimi

(birtakım karaya biraz müsvedde)


Yanlış anlaşılmasın. Bu yazıyı hazırlarken hiçbir akademisyenle görüşmedim. Onların toplumu, olayları dışarıdan yüzeysel inceledikleri gibi ben de onları böyle kayıt altına alıyorum. Altında kalıp kalmamak onların elinde. ‘Bilmiyorum’ dememe hastalığına duçar olan, kendini disiplinine hapsedip ruhban sınıfından pek farkları kalmayan bu güruha, aha bu yazdıklarımı ‘kitapta yeri var, hayat çok karmaşık, yok öyle bir çözüm’ diye gösterebilirsiniz.


Akademi, tedbir ve temkin dâhilinde herkesin her yerde herkes hakkında her şeyi herkesle konuştuğu bir yer midir? Niye böyle bu insanlar?


Akademisyen, alt unvanlılar ziyaretine geldiğinde hiç susmamacasına, diğerinin ilgi alanı olsun olmasın kendi daldığı ve misafirini de yönlendirdiği mecrada doyumsuzca ve bıktırıcı derecede anlatan da anlatan kimsedir. Misafirlerine öğrenci muamelesi yapar. Zannımca, her bir iki cümlede aklına ‘bunlar da ne biliyor ki’ zırvaları getirir. Kendini fasulyeden nimet zannederek muhatabına -ne paye ki muhatap almış karşısındakini- söz hakkı tanımaz. Tanısa da bunu, kendi nefes alışlarına, az da olsa varlık bulabilen fikrini toplamaya yardımcı olsun diye yapar. Tabii, bizim, söylenen kelimenin son harfiyle başlayan kelimeler bularak sürdürdüğümüz ulama oyunu gibi, işittiği son bir iki cümleden alıp lafı yine kendi o dar, soluksuz, sıkıcı, algıda seçicilik ve sonralık etkisiyle, genelde son araştırdığı mevzua getiren kimesnedir.

Muhatabının, konu açılsın genişlesin diye sorduğu her şeyi, gerçekten bilmediğini zannederek geniş çerçevede tartışma saflığına düşer. Hemen akabinde cevaplanacak olan ve cümlenin akışına göre kurulan soru cümlelerine balıklama dalar bu sebeple. Genelde yazarak işleri kotardığı için, konuşurken dallanıp budaklanan mevzuu toparlayamaz, açtığı ve hepimizi içine hapsettiği parantezler öylece savruk kalır. Zaten toparlamak gibi derdi de yoktur. Susmadan devam eder, zira muhatabının, onun nağadar farklı alanlarda nağadar bilgili olduğunu fark etmesini ister.


Akademisyen, eserini verip kenara çekilmez; bunu ilân eder, tavuk gibi. Patron da odur, reklâmcı da, olmayı pek istemez ama emekçi de. Ve arkadaş, insan hep kendinden bahseder mi yahu? Akademisyen bıkkın muhatabına bir şey katmadığı gibi, orta yerde gözükmeyen gizli maliyet sebebiyle fark ettirmeden içten içe ömür törpüler. Obruk gibi, girdap gibi içine çeker insanı.


Daimi dinlenmeyenler olarak, don lastiği gibi uzatılan lafları dinlememe konusunda biraz hak sahibi olduğumuzu göz ardı eder. Akademisyen, söylediklerine kaynak gösterir, ama üzerinde durmaz. Muhatabın savı içinse kaynakları sorar da sorar. Mevzudan çok kaynak tartışmasına girer. Kendi ilgilendiği alan her ne olursa olsun ‘kutsaldır’ onun için, seninkiyse sadece ‘ıh’tır. Senaryoda çok küçük olmasına rağmen rolünü büyüttükçe büyütür, ‘bilmiyorum’ diyeni hem kınar hem bıktırana kadar anlatır da anlatır.


Bir tutkunun dalkavukluğu ile insanları denek, toplumu da laboratuar olarak görür. Pazardan iki kilo domatesi tasasız alamaz. İnsanlara yansıması, piyasadaki kıymeti, sosyolojik etkileri üzerine düşünürken tezgâhtardan paparayı yer. Akıl zekâ bol, ama amaçsız harcanıyor.

Düşünürken insanın yüzüne bakmayız. Düşünce insanlarının halktan uzak olması da böyledir ve maalesef zarurettir. Halkı, önemsiz vakayı adiye ve dahası, halka halka dağılan vakayı ardiye olarak görür.


Halk da toplanıp akademisyenleri fiyat performans açısından değerlendirse ve sonuçlarını paylaşsa hayal kırıklığına uğrayacağımız garanti. Sen o kadar masraf yap, yıllarca eğit donat yedir içir, herif çıksın başkasına tez yazdırsın, kendi yazdıkları da kıytırık nevaleler olsun. Tarkovsky son filmi Kurban’da başkarakterinin ağzından şu minvalde bir cümle dile getirir: ‘Mikroskobu bile cop olarak kullandık.’ Bilim, insanlık için olmazsa olmazlardan biri. Öte yandan kesinlikle kutsallaştırılmamalı. İnsana dair her unsurda olduğu gibi masum değil.


Akademisyen olmanın en zor kısmı; bir işin acemisi olarak hep yeniden başlamakta gizli. En iyi bildiğim dediğin konuda bile geliştirici bir yaklaşım için yeni argümanlar üretmek zorunda kalırsın. ‘Sürekli öğrenme’ çok fazla meslekte olmayan bir durum. Ve mesleğinin bu en büyük şartını yerine getirmeyen akademisyen o kadar çoktur ki.


Yazabilmek akademisyenliğin ilk şartıdır. Yazamıyorsak (iki cümleyi ustrupluca bir araya getiremiyorsak), dahası düşüncelerimizi organize edip sistematik ifade edemiyorsak, yani bu yetenekten yoksun olduğumuza inanıyorsak, kendimize başka bir kariyer düşünmeliyiz.

Yanı sıra ‘akademik metin soğukluğu’ akademisyenin hayatının her alanını kapsadığında hiçbir şeyden tat alamaz garibim. Ama virajda vites değişmez ya, o da ne yapsın sonuna kadar devam etmek, debelenmek zorundadır.

Olağandışı veya sağlıksız olduğunu düşündüğü işlerde yeni atılımlar yapmak insana zarar verebilir. Bırakalım rölantide kendince eğleşsin, yoksa hepimiz daha fazla zarar görürüz. Çokbilmişlik ve herkesi kenara koyma kaynaklı tehlikeli özgürlüklerinde gönüllerince serbestler, bizi koydukları kenardan onları izleme zahmetine bile katlanmıyoruz.


Ne demiş Twitter yargısı:

“Akademisyenler çok ciddiye alınıyorlar. Sakin olun. Akademisyenlerin çoğu spesifik bir alanın spesifik bir alt kolunun spesifik bir alt kolu ile ilgili çalışan ve bu alan dışındaki dünyadan yoğun çalışma temposu dolayısıyla haberi bile olmayan insanlar sadece. ‘Bu konuyla ilgili bu kişi şunu söylüyor, dolayısıyla doğru’ diye bir şey yok yani. Çünkü o büyük akademisyen elindeki çekiç dolayısıyla her şeyi çivi görüyor. Ortada çivi var mı yok mu bi bakmak lazım.”


Unvan meselesi var değil mi. Onu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1