Kalorifer

 Kalorifer


Kışın çöplüğün hizasında, yol kıyısında Zap’ın üstünde bir birikme daha olur. Bunlar kaloriferle ısınan binaların ömür törpüleyen kömür külleridir. Kazan dairelerinde çuvallarla biriktirilir, kamyonetlerle getirilip yan yana üst üste dizilir. O kadar çok olur ki, yüzlerce m. boyunca uzanır rengârenk çuvallar. Neden Zap’a atmazlar bilmiyorum, zahmetli olduğundan galiba. Kalabalık iyice haddi aşınca, mevsim sonunda belediye kepçeyle, akışı kuvvetlenen suya ittirir. On binlerce çuval kül, Zap’ın zaten boz (gri değil kahverengi) bulanık suyunu iyice bulandırır. Çuvallar içlerini boşalttıktan sonra müsait bir dönemeçte kenardaki dallara çalılara takılı kalıp parçalanmaya devam eder. Bahar bitip yaz geldiğinde sular azalır ve hercümerçte iyice yorulan ve yoğrulan parçalar, Zap’a çaput bağlanmış görüntüsüyle yeniden gün yüzüne çıkar, geride kalabilen endamlarını utana sıkıla arz ederler.


 


Belediye ve valilik bu işe çare bulamadı yıllarca. Tabelalar, cezalar, uyarılar kâr etmedi. En son kim akıl etmişse, o alanı ağaçlandırdılar. Peki, o kadar moloz nereye gidecek? Bu sefer başka yerlere kaçak dökülmeye devam edilecek. Ya da ilk vicdansız, külle ilk fidanı boğduğu zaman arkası gelecek ve eski düzen kaldığı yerden hortlayıp devam edecek. Belediye geri dönüşüm tesisi kurup çöpün gazını alacak ve yanı sıra merkezî yönetim şehre doğalgaz hattı getirip külden kurtulacak; başka çaresi yok. Nihayetinde iş gazda bitiyor. Bir yandan alacaksın, öbür yandan vereceksin.


 


Bizim binanın külleri de, bahçenin alt sınırından özellikle kışın ve bahar aylarında delice akan dereye emanet edilirdi. Kamyonet zahmetinden kurtulurduk. Her gün iki üç el arabası doldururdu kaloriferci.[4] Bekletip biriktirmez, uzunca demir çubukla kazanın altından çekip çukurda soğuttuktan sonra hemen kavuşturur derenin hırçın sularına. O da abisi Zap’a taşır savrulan küllerimizi. İki sene boyunca soba kullandığımızda ben de ipe bağladığım kovalarla balkondan aşağı sarkıtıp oradan götürür dökerdim dereye. Kalorifer geldiğinde rahatlamıştık. Parayı veriyor ve ısınıyorduk. Sobanın keyfi, sıcaklığı bambaşkaydı, ama bakımı ve temizliği apayrı mesai isterdi. Bizim soba 7/24 esasıyla yanabildiği için işimiz nispeten kolaydı. Altındaki çekmecesi doldukça sakince çekip boşaltırdık, üst taraf hiçbir şey olmamış gibi, hatta alttan gelen havayla ayrı havalara girip daha da canlanarak yanardı. Kaliteli kömür ve odun kullanıyorsanız iki günde bir boşaltmanız bile yeterdi, ama yine de daha rahat diye her gün devrettirirdik. Haftalık temizlik zamanı tamamen söndürürdük sadece. Kovalı sobaları her gün yeniden yakmanız gerekir.[5]


 


Kaloriferli evde bir sene oturduk sadece. Soba masrafıyla hemen hemen aynıydı, ama perdeleri ve duvarları isletmesi dışında tertemiz ısınma sağlıyordu. Evin her yerini sarması da cabası. Cabası deyip de adi vaka saydığım anlaşılabilir. Evin her yanının görece homojen ısınması büyük nimettir. Köylerde iki üç soba yakılır bunun için. Her yeri ısıtırsanız tek odaya hapsolmazsınız[6], kapılarla sürekli uğraşmaz, odadan çıktığınızda buzhaneye girmiş, ekvatordan kutuplara geçmiş olmazsınız. Yaşlı, hasta ve bebek olan ve çift çalışılan evlerde mutlak ihtiyaçtır kalorifer. Biz de o seneyi böyle atlatmış, bahara kavuşmuştuk.


 


Sabah evden çıktığımda, akşam okuldan gelirken bacaları gözlemlediğimde simsiyah bir hat hâlinde göğe yükselen ve denge durumuna ulaştığında oralarda kafasına göre takılan bu duman sürülerini fark ederdim. Depin’den çıkarken ilk binalara ulaştığınızda merkeze doğru bakış atarsanız, şehrin üstüne karabasan gibi çöreklenmiş kapkara bulut tabakasını daha açıktan görürsünüz. Bunlar şimşek ve yağmur değil; kömür ve zehir yüklüdür. Kömür kokulu, karanlık, donuk ve soğuk hava kışın iyice kasvet verir şehir ve sakinlerine.


 


Mevsim boyunca dağılmaya fırsat bulamaz, özellikle yağış olmayan günlerde daha kesif hâl alır. Kalorifercilerin yoğun çalıştığı sabah-akşam saatlerinde bir de yağmur yağarsa işiniz iş demektir. Her bir damlaya bağlanarak yere ulaşan bu isler, asit yağmuru gibi çamur içinde bırakır insanları. Kışın akşamüstü bastıran kar ne haber getirir; hiç, ancak omzunda benek benek su tortuları. Filtresiz fabrika bacası gibi ihraç edilen duman -ki şehir biraz daha kalabalık olsa yaşanmaz olur- yeni gelinlik giymiş bembeyaz kar tanelerinin ırzına musallat[7] olup öyle yol veriyor ilk fedailere, akıncılara. Önden gelenlere denk gelenlerin omuzları da çaresiz memnuniyetsizlikle kabul ediyor. İsi pisi çıktığı yere geri tıkmaya mecali yok ya, nasip kimeyse ona isabet ediyor. Sınırlı sorumlu kapıcı; kapalı yerde olduğundan kendisi olmasa da okuldan dönen çocuğu maruz kalıyor, yükseklerde aheste şehre yaklaşırken istenmeyen ilân edilen arsız tanelere.


 


Şehrin kedileri de kapkara olur kışları, çünkü hepsi kalorifer dairelerine sığınırlar. Köyde keçi gibi kokarlar, orada da ağıllara sığındıklarını söylememe gerek yoktur sanırım. Peki, köydeki köpekler ne yapar bu durumda? Bir şey yapmazlar, çünkü köyde köpek yoktur. Nasıl yani, hiç mi yok demeyin. Evet, hiç yok, bir tane bile. Dinî mezhebe göre necis sayılan köpekler barındırılmaz. Ancak çöplükteki sürgün imparatorluklarında yaşarlar kısmen hür.


 


Daire başı 80, toplamda 400 lira alıyordu, binamızın sigarası yakan adam kaloriferci. Yanlış hatırlamıyorsam dört binayla ilgileniyordu. Bütün işi buydu. Yakıcı soğuklar bittiğinde, Nisan ayında, daha az ücretle daha seyrek çalışması için anlaşmaya çalıştık, ama kabul etmedi. Sonuçta mesaisini harcıyor, gününü tüketiyordu. Bir saat de çalışsa, beş saat de çalışsa kirleniyor ve temizlenmesi gerekiyordu. Anlaşma olmayınca üst komşular, yani ev sahipleri kaloriferin yanmayacağını söylediler. Onların evleri hem güneş görüyordu yukarıda, hem de bebekleri yoktu hiçbirinin. Biz ve alt komşumuz hem sotede kalıyorduk hem de evlerde bebekler vardı. Kendimiz yakmaya karar verdik. Zaten hiç söndürmediğimiz kazanı kontrol ediyor, altını temizliyorduk. Kış günlerine göre daha az kömür attığımız için nispeten daha kolay oluyordu. Ben erken çıktığım için sabah üstümü giyinmeden inip külleri çekiyor, içini karıştırıyor, gerekiyorsa bir çuval kömür atıyordum kahvaltı olarak. Komşu yaklaşık iki saat sonra çıkarken kontrol ediyordu. Öğleden sonra erken geldiğimde yine bendeydi sıra, akşam o geldiğinde eve girmeden şöyle bir karıştırıyordu harlansın diye. Her akşam yemekler yendikten sonra çocukları da yanımıza alıp illaki birlikte iner, maskeleri takar günlük temizliğini yapardık; külleri ayırır, dereye döker gelirdik. Küçük işler olduğundan, dikkat edersek fazla terlemez ve üstümüz kirlenmezdi. Akşamları bazen kardeşler de gelir, ayaküstü sohbet ederdik; kazanın kapağını da açar, hem ateşi seyreder hem de sıcacık mayışırdık karşısında. Kalorifer dairesi muhabbetleri… Her hafta sonu da tümden söndürüp genel temizlik yapardık. Bu sefer ağzımızı yüzümüzü iyice kapatıp uzun ve yorucu mesaiyle önce tüm kapakları açıp kurum bağlamış boruları, oyukları, filtreleri 8 numaralı demir telle iyice döktürür, etrafı sert fırçayla güzelce temizler, altını boşaltır, içini güzelce doldurur, yeniden ateşe verirdik. Bu sefer dere yolunu beş altı kere gitmek gerekirdi. Kömürlüğü de düzene sokardık en son. Bir tek biz değil, bütün bina istifade ettiğinden haftalık temizliklerde hem yardım etmek, daha çok yol yordam göstermek için komşular da gelirdi bazen.


 


Şunları da eklemeden etmeyeyim: Taşbaşı ve etrafında köy diye anılan her mekân köylükten uzak, bir çeşit uzun dönemli geçici barınma yeriydi. Şunu samimiyetle söylüyorum. Keşke uzak bir dağ başında diyelim ki yüz seneden fazladır gelenekleri oturmuş, her şeyiyle büyük çoğunlukla kendine yeten bir köy veya mezrada çalışsaydım da bunları yazmazdım.


Evet, geri dönüşümde öyle defterler var ki, çocuk özene bezene şekilli resimli yapmış, insan bakmaya kıyamaz, gel gör ki kıyıp atmışlar. Çünkü geri dönüşüme gidince gönlü rahat ediyor insanların. Çöpe atmadı ya, daha ne yapsın. Bir de insanların apartmanlarda, kutu gibi evlerde bir şey saklayacak yeri de yok. İki senede bir evdeki ıvır zıvır saydığı nevaleyi tasfiye etmezse çöp eve dönüşebiliyor mekân. Her 10 reklâmdan 8’i alışveriş uygulamalarından gelince, kredi kartı da olunca gitsin eski saydığımız yeniler, gelsin borç harç alınan yeniler. Herkes kendindekini başkasına veya geri dönüşüm tenekesine veriyor, ama geleni almaya tenezzül etmiyor. İllaki mağazadan olacak. Bakalım sistem nerede patlayacak! Evet, şimdi gömleğin yakasını ters döndürüp kullan desek birine, ‘deli mi ne’ diye tersler bizi yaka yerine. Fabrikalarda çalışan bazı köylüler(!), “neden mahalle olduk, her iş için Büyükşehir’e gitmemiz gerekiyor” diyorlar. Ben de diyorum ki, bir yere köy dememizi sağlayan kıstaslardan biri, geçimini topraktan ve hayvandan sağlamak, diğeri de o yerde çöp açığa çıkarmamaktır. Senin köy dediğin yerden belediye her gün iki kamyon çöp topluyor.


----------------------

[4] Katı yakıt ateşleyici denir kalorifercilere. Askeriyedeki gibi ateşiyle desteklerdi bina sakinlerini.


[5] Bizim evde hiç çekmeceli soba kullanılmadı, şahit olduğum 25 sene boyunca. Her sabah o soba yeniden yakılır, akşama doğru kovanın dolması sebebiyle iyice nefes alamaz ve bir süre sonra sadece kendini ısıtabilirdi ancak.


[5] Gece soğuyan kovayı sabah yenisiyle değiştirir ve yakmaya uğraşırdık. Babamlar niye bir devrim yapıp çekmeceli soba almamışlardı yıllardır bilmiyorum.


[6]Her şey doğalgazın yaygınlaşması ve aile fertlerinin bir arada oturma zorunluluğundan azade olmalarıyla başladı. Yanı sıra birbirimizi uzaktan görmek, daha fazla tanımamıza sebep oldu. Dip dibeyken birbirimize bu kadar objektif yaklaşamayız, aldığımız nefes bir olan insanlarla anlaşamasak bile, ihtiyaçtan ötürü kaçamayız. Evin her tarafının ısınabilmesi ve wifi imkânı sayesinde gözden uzak olanlar, gönülden de uzaklaşır.


[7] Bu seksist ifade için özür dilerim. Daha iyisini bulunca değiştirmeliyim mutlaka.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1