Korkmaktan olduğum yerdeyim (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.11)
Korkmaktan olduğum yerdeyim
18
Eylül Perşembe günü yine sabahtan arama tarama faaliyetlerine devam ederken
iyice yorulmuş bıkmış bezmiş darlanmış hâlde arabayı yol kenarındaki, yorulacak kadar
yıllanmamış sayabileceğimiz ağaçların gölgesine çektim. Abdülhamid arkada
uyuyordu. Ormana doğru uzun kıvrımlarla uzanan ara caddede, klimalı da olsa sıkıştıran
koltuklarda sıkışmış göğsümüzle çaresizce soluklanırken yukarıdan bir adamın geldiğini gördük.
Normalde yapmazdım, ama son gayret camı açıp ona da sordum buralarda boş ev
olup olmadığını. İnsandan insana yol vardır denir ya, doğrudur bu. Yürüyüş,
bakış, etrafı inceleyiş, hâl hareketler içgüdüsel olarak fikir uyandırır
muhatapta. Ben de buna göre cesaret bulup atılmıştım. Böyle durumlarda
çekinmemek gerekir. Tamam, biz günlerdir ev arıyorduk, insanları uğraştırıyor,
artık birilerine adres sormaya bile çekiniyorduk. Ama ilk defa
karşılaştıklarımız durumumuzu bilmiyorlardı ki. Bunu düşünerek, biraz da istikametini
araca doğru tayin ettirip güler yüzle yaklaşmasını fırsat bilerek günlerdir
ağzımıza değişik şekillerde pelesenk olan soruyu yönelttim. Abi merhaba,
buralarda kiralık ev var mı, biliyor musunuz? İlgili hareketlerle cama eğildi,
bilgili hareketlerle koluma yaslandı. İçimde günlerdir gebe bekleyen umut, hamaliyeye gönüllü sırtıma doğru artık
doğuyordu, bu abimiz biliyordu. Aradığımız kan sonunda bulunmuş gibiydi. On
günlük çabalar sonuç mu veriyordu ne. İlk defa güzel ve olumlu bir haber
alabilmiştik. Tam da kirada oturduğu binada, tam da kendisinin alt katı, tam da
daha dün boşalmıştı. Ev sahibiyle görüşürsek olabilirdi belki. İşe gidiyormuş, biraz vakti varmış, arabaya atladı hemen. Ev alamamıştı ama komşu alma
fırsatı gelmişti ayağına, kaçırmıyordu. Bizse ne komşusu, ili, ilçeyi bile
kendimiz seçmemişken bari mahalle tercihimizle teselli buluyorduk ancak. Nerede
dedim. Okulun çaprazında, köşedeki bin bir çeşit dükkânını işlettiğini söyledi.
Ne güzel, bildiğim yerden çıkmıştı soru. Önce evin olduğu binayı gördük, bize
göre güzel bir muhitte, iyi bir yapı gibi görünüyordu. Anlattığına göre oturumu
iyiydi. Esasen fazla seçeneğimiz olmadığından gidip şartları konuşabilirdik.
Derse çok yoktu aslında, şaşkın arayıcıları ev sahibine emanet edip işine gitti.
Öğlen
vakti olduğundan okulun önü ve dükkân çok kalabalıktı. Zakir abi yine de
bizimle samimiyetle ilgilendi. En azından evi görsek, sonra yine konuşurduk.
Eski kiracı tam boşaltmamış evi, ama anahtar vardı kendisinde. ‘Bir sorun daha
var,’ dedi. Hayda[1] der gibi yüzüne baktım gülümsememi bozmamaya çalışarak. Bir
kişi daha sormuş evi bizden önce. Ondan haber bekliyormuş yarına kadar,
aramazsa bize verebilirmiş. Yandaki okulda öğretmen olduğumu öğrendiğinde biraz
daha ılımlı yaklaştı. Kayınpederi de apartmanda oturuyormuş, anahtarı alıp hemen
eve geldik onunla. Girdik gördük, beğendik. Eski kiracının yarı eşyası
duruyordu daha, bir haftaya kadar boşaltacaktı. Olsun, bizim de eşyamız yok zaten,
gelene kadar alırdı herhâlde. Gittik, sıraya yazdırdık kendimizi. Diğer
müşteriyi sordum bir daha, ciddi miydi niyeti. Tok satıcı rolüne büründü, ‘bilemem,’
dedi. Tabii, onun ödemeleri geldiğinde parayı denkleştiremediğindekilerden katbekat fazla çektiğim karın ağrılarından haberi yok, kaç gündür telef olmuşuz,
nereden bilsin.
Meğerse
bütün bina, on dört dairenin hepsi onunmuş, piyasanın darlığı sebebiyle çıkanın
yerine hemen birileri girebileceğinden kiracı seçecek kadar rahat davranıyordu.
Bizimse daha fazla tahammülümüz kalmamıştı. O akşam da Ünalan’a gittik. Ertesi
gün eşim gelmedi. Evi bulmuştuk, en son yine bir cilveyi de razı ettik mi,
işimiz tamamdı. Evden çıkarken müstakbel ev sahibimizin dudakları arasından
çıkacak olumsuz cümlelerin derdi, muhtemel kiracıların ev aramayacak olmalarının rahatlığını
bastırıyordu. Midem ekşiyordu düşündükçe. Okula geçmeden önce gidip sordum.
Yine kalabalıktı başı. Müşterilerin arasından, ‘maalesef diğer adam tuttu evi’
dedi. Ben anlamamak gayretiyle beynimde kendime yontmaya çalışıyordum talihsiz kelimeleri. Sonra baktı ki hâlim pek iyi değil, ‘şaka şaka’ dedi, ‘anlaşırsak
tutabilirsiniz’. Yapılır mı bu be, illaki yalvaracak mıyız yani, şaka
kaldıracak bünye mi kaldı kaç gündür. Anlaşırsak dediği, o söyleyecek biz kabul
edecektik. Herkes piyasanın durumunu biliyordu, on dört daire sahibi bir esnaf
olarak kendisinin haydi haydi haberi vardı, hatta şartları kendileri
şekillendiriyorlardı. ‘600 lira’ dedi. Bana çok geldi. O yoklukta hakikaten
içime oturmuştu. Biraz konuştuk ettik, kuruş indirim yapmadı. ‘Ev hak ediyor o
parayı.’ Deprem sonrası yapılmış, sağlam binaymış, DASK’ı da varmış, bu civarda
bu büyüklükte bir ev için gayet normalmiş, falan filan. Mecbur kabul ettik. Arkadan
bir nüsha çekti, hemen sözleşme imzaladık. Kira oturmadan peşin veriliyordu, bir
aylık depozito da dâhil. Şimdiden bakınca o kadar da ağır koşullar değilmiş;
ama o günlerdeki yokluk, sıkışmışlık ve ilk defa bu şekilde ev tutma durumunda
olduğumdan yüklü gelmişti. Aliya’nın Dayton’dan dönüşte söylediği bir söz
vardır. Ülkesi için barış şartları ne kadar ağır olsa da, ‘Vatandaşlarıma
savaşa devam ediyoruz haberiyle gelemezdim.’ ‘Ev aramaya devam’ haberi de bizimkiler
için yıkım olurdu.
Müstakil
bina olduğundan en azından aidat külfeti yoktu. O gün derslere daha şevkli
girip çıktım, gün boyu yüzümde büyük şeyler başarmış insanların içten
gülümsemesi eksik olmamıştı. Girişte fayanslar kalkmış, onlar tamir edilecekti
biz gelene kadar. Akşam hemen Ulaşlı’ya döndük. Elimizde olanı taşıyacak,
diğerlerine sonra bakacaktık. Bir kamyonetlik eşyamız vardı zaten. Yatak odası
takımı ve eşimin bir türlü kullanamadığı çeyizini yükleyip getirdik abimlerle. Eşyaları
taşırken ustalar da yerleri yapıyordu. Bu neymiş arkadaş, ev dediğin neymiş
böyle be. Yerleşik olmak nasıl rahatlıkmış. Bunları salonda, mutfakta tek
eşyamız yokken, sırf başımızı sokabildiğimiz bir ev olduğu hâlde hissediyor ve
söylüyordum. Artık alışveriş yapıyor, yerde de olsa yemeğimizi kendi evimizde
yiyorduk. Gerek lahmacun pide alıyor, gerekse kahvaltılıklarla idare ediyorduk.
Karşı komşularla irtibata geçmiştik, bazen çay veriyorlardı. İvedilikle
eşyaları sipariş etmeliydik. Salon takımı, beyaz eşya, halılar, dolaplar,
kütüphane falan derken bir dünya işimiz vardı. Dünyaydı burası, işimiz de bir
dünya olacaktı tabii. Dört senedir ağır ve biçimsiz şartlarda yaşamayı
kabullenen eşim hatırına boyun eğiyordum kapitalizmin güçlü kollarına. Ivır zıvır nevinden sayılanları da her gün birer ikişer alıyorduk zaten. Ama önce şu ocak gelmeli ve tencere
kaynamalıydı.
Bu
arada bu bölümü üçüncü kez yeniden gözden geçirirken fark ettim, arabaya hiç
değinmemişim. Evimiz yoktu ama araba ne büyük lükstü, öyle olmasa otobüs
minibüs derken daha da helâk olurduk. Ya da babamdan emanet alabilirdik
onunkini. Tekrar teşekkürler sevgili Proton, hakkın ödenmez.
Pazartesi ilk iş, abonelikleri açtırmak için erken saatlerde ilgili yerlere gitmiştim. Su için Belediyenin yanındaki İSKİ binasını buldum, elektrik Sarıgazi’de, doğalgaz da Çekmeköy’deydi. Ek yük olarak bütçeyi sarsmıştı abonelik ücretleri. İnternetin nakli zahmetsizdi bir tek. Şimdi gerçi tüm abonelikler internetten olabiliyor. Hakkâri’de hiçbir aboneliğim olmadığından iptal ücreti de alamamıştık. Babamın verdiği para tükenirken beyaz eşya ve halıları ahbap ilişkilerinden ötürü makul fiyat ve taksitlerle ayarlamıştık. Beyaz eşyayı, herkes olmasa bile edebiyat camiasının yakından tanıyacağı Mürsel Sönmez’in Örnek Mahallesindeki dükkânından almıştık. Ortanca kayınçom yakından tanır, hatta abi sayardı. Elinden gelen kolaylığı sağladı; peşin fiyatına on iki ay taksit. Üstüne, ödeyemediğimizde aramayacaktı. Sadece bir kere ödeyememiştim. Halıları da küçük kayınçomun arkadaşının Ümramiye’deki dükkânından seçmiştik. Onda da şartlar aynıydı. Yüzde 25’ini kayınçom ödemişti, gerisi küçük meblağlarla bize kalmıştı. Hepsine müteşekkirim.
Ertesi hafta sonu eşimin ailesi gelmişti günübirlik. Mobilyacıları dolaştık. Hayli bakınmamıza rağmen hem beğendiğimiz yoktu, hem de fiyatlar ateş pahasıydı. Üstelik paramız yoktu, kartla taksitle işlem yapınca da fiyat iyice korlaşıyordu. O günlerde hep yokladığımız banka hesabımda rakamların kıpraştığını gördük. Hakkâri’den yolluk yatmıştı; 4500 lira. Son bir kez daha dolaşmaya ve bu paranın yettiğince bir takım almaya karar verdik. Bankadan çekmiş, sayıp sırasını bile bozmadan gidip mobilyacının eline teslim etmiştim. Günler geçtikçe yavaş yavaş abonelikler açılmaya, eşyalar gelmeye başlamıştı. Ufaktan yerleşmiş, ocağımızın kulağını çevirebilir duruma gelmiştik. Şimdi bir tek mobilyacı abime verdiğimiz siparişlerle, Hakkâri’den gelecek kargolar kalmıştı. Evi tutup anlaşır anlaşmaz Beytullah’a adresi vermiştim; ama o hemen müsait olamadığından ancak bir ay sonra gelebilmişti paket ve hurçlar, çuvallar. Olsundu, acelesi yoktu ya.
Yorumlar
Yorum Gönder