Kürkçü dükkânı1 (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.2)

Kürkçü dükkânı1

Aynı güzergâhtan döndüm eve. İki gün sonra yine Van’a, bu sefer bizimkileri almaya havaalanına gittim. Beytullahlar köydeydi bayramda. Merkezdeki tanıdıklarına gitmişlerdi. O güne kadar bir başıma oyalanmıştım, bayramdan sonra ailecek esas köy hayatımız başlıyordu.

 

Beytullah’ın evini hâle yola koymuştuk, ama yeni eklenen kısmın çatısının akıtma ihtimali vardı. Yağmurluk yağmurda sınanmalıydı; sınandı, kaldı. Büyük bir mimarî faciaydı toprak dam, basit yağmurda hemen akıtıyordu. Çıkıp kat kat muşamba serdik. Nispeten kontrol altına alınmış oldu, ama tüm yağışlarda az çok devam etti bu sorun. Akan yer girişe denk geldiği, iç kısımları pek etkilemediği için idare edilebiliyordu.

 

Bizim ev çatılıydı. Öyle problem olmazdı ama daha yeni tanıdığım yapıda bambaşka işler açılabilir başımıza, bilemeyiz. Bir ton odun bir ton da kömür aldım. Odunları kestirdim, kömürleri de poşetledim.[1] En az yirmi çocuğun yardımıyla içerideki odunluğa taşıyıp güzelce istifledik. Kışın soğuk kara günlerinde elimizi attığımızda uğraşmadan kolayca alabilmemiz iyi olurdu. Üst komşu Süleyman’dan da soba tedarik ettik. Kiraladım aslında, sanki bir kış lâzım olacağını, tayinimin çıkacağını öngörmüşüm gibi. Kuzinesinde çok patates pişirip yemişliğimiz vardır. Müsaade ederseniz merkezdeki sobayı ve yandaşlarını niçin getirmediğime bir kez daha burada da şaşırmak ve kendimi kınamak istiyorum. Hadi getirmedim, kış yaklaşırken niçin gidip almadım ki, birine daimi de vermemiştim sanırım. Öylece bırakmıştım odunlukta.

 

Beytullah özellikle ön kısmı şantiyeyi andıran eve, aylar süren çalışmalarla yorulsa da, çok iyi baktı. Önünde molozlar vardı, onlarca el arabası toprak taşıyarak düzenledi, fidanlar dikti. Bizim evin bahçesi daha büyük ve bakımlıydı. Eşim geldiğinde artık kış bastırmıştı, sadece güzelce temizlemekle yetindik. Girişi betondandı. Bir basamak yüksekliğinde alan daha vardı eve girmeden. Bitişikteki evin duvarına yapılmış kurnalı çeşmesi ne çok iş görürdü. Diğer kısımlar ağaçlık topraktı. Etrafı tel örgüyle çevriliydi. Köyün en güzel evlerinden biriydi bana göre o şartlarda.

 

Daha önce de dediğim gibi, bu evde Beytullah’a mahcup olarak oturdum bir sene boyunca. O daha önce bakmış buraya, içine sinmiş heves etmiş, ama dolu olduğu için kiralayamamıştı. İkinci olarak, tayinim çıkmasıyla köyde yalnız bırakmıştım onu. Üçüncüsü de ortak aldığımız araba için ikimiz de altın bozdurmuştuk. Araba bende kalmıştı, ama taşınma telaşıyla hemen ödeyememiştim borcumu. İsterdim ki tak diye zararını da tazmin ederek ödeyeyim. Aylar sonra fazladan verdiğim 250 liranın bunu karşılamayacağı çok açıktı.[2]

 

Ana kapıdan girmeden hemen sağda müstakil bir oda vardı. Bu, köydeki birçok eski usûl evde de olan misafir odasıydı. Herhangi bir gece vakti bile gelse misafir, hane sahibini uyandırmadan burada konaklayabilirdi icabında. Antre, odalar kadar genişti. Orayı bitirmeden sola gidince hemen sağda yine hayli geniş mutfak vardı. Solda banyo ve yanında tuvalet, tuvaletten sonraki kapı da odunluktu. Girişten devam edip sağa dönünce hemen solda yatak odası, sağda salon vardı.

 

Uzak mahallelerdeydik. Ama sık sık gidip geliyorduk, tutunacak daldık birbirimize. Çocukların aynı yaşta olmaları avantajdı. Çok güzel günlerimiz geçti o evde ve bahçesinde. Mahallenin bütün çocukları bizim bahçedeydi her gün. Abdülhamid’le oynuyorlardı, bizim de işimize geliyordu. Etraftakiler ‘hocayı rahatsız etmeyin’ dedikçe biz daha çok çağırıyorduk çocukları.

 

Odunluk ve mutfak tarafında hemen dağ başlıyordu. Tam eteklerdeydik. Öyle ki ellerimizi yere koymadan yürüyemeyeceğimiz diklikle yükseliyordu. Gerçi sonrasında alışınca keçi gibi tepinebilirdim.[3] Evin suyu bu tepeye tırmanınca 40-50 m. kadar yukarıdaki küçük depodan geliyordu. Yirmi evin suyu buradan dağılıyordu. Okul tarafındaki köyün ana hattından ayrı geliyordu bu hat, mahallemize aitti. Bizimki soldan yedinci boruydu. Çok defalar çıktım oraya; borunun ucu atıyordu bazen, bazen tazyike bakıyordum, bazen de seyir için tırmanıyorduk Abdülhamid’le. Salik olup yola düşünce, üstüne vazife değildi ama, dağ da bizim üzerimize düşüyordu. Yanımızda olmasına gerek yoktu aslında. Kilometrelerce uzaklığına karşın, ürperti verici, seyrine doyumsuz bir görüntü sunuyordu zebellah cengâver yamaçlar.

 

Yukarıdan beri toprak altından gelen hat, eve varınca açığa çıkıyor ve mutfağa bağlanmadan önce aşağıdan kavis yapıyordu. Soğuk günlerde tuvaletin çeşmesini yarı yarıya açık bırakırdık donmaması için. Devridaim şarttı. Merkeze gittiğimiz bir gün yukarıdan atmış boru. Su akışı kesildiğinden o kavisteki su donmuş. Geldiğimizde büyük, meşakkatli iş bizi bekliyordu. Önce yukarıdan ucu taktık. Sonra mutfak girişinden söküp ketıllarca kaynattığımız suya tuz da ekleyerek döktük de döktük. Ama mümkün değil açılmıyordu. Sallayıp sallayıp vuruyorduk yerlere. Bana mısın demiyordu. En son belli bir yerden kesip buz tutan yeri atlayarak tekrar bağladık ek parçasıyla. Açılmasını bekleyemezdik, su ihtiyaçtı. Uzun olduğundan ortada kıvrık duran boru kısalınca gerginleşmişti hâliyle. Başka sefer de vurmalarla açabilmiştik. Her seferinde değişik usuller deniyorduk.

 

Kışın da baca tüttüğü zaman Abdülhamid abiyle çatıya çıkıp hemen tabandaki topraktan çamur yaparak boruların açık yerlerini tıkamıştık. Toprak damların bu tür işlevleri de vardı. Tavan aspiratör gibi havayı çekiyordu. Bütün oda dumanla kaplansa beş dakikada boşalıyordu camdan ve üstteki döşemenin aralıklarından.

 

Süleyman’la bizim evin arasında, çatı hizamızda Sait’in evi vardı. En çok onlara gidip gelirdik. Evleri, diğerlerine göre daha toplayıcıydı o mıntıkada. Yirmi dört saat köyde olunca pek de çok sesli olmayan, ama başka yapacak işimiz olmadığından mecbur ve tav olduğumuz akşam oturmaları kaçınılmazdır. Merkezde çatı katı kafelerinde takılmayan bizler, burada ‘başka bir yaşamak’ saydığımız damlarda akşam oturmalarının müdavimiydik.[4] Karacaaydınlık mı alacakaranlık mı olduğuna karar veremediğimiz gecelerde, kısılan gözlerle -edebiyle dinleyen sırdaş gibi susta duran- dağlara bakarak uyuklaya uyuklaya eskilerden bahsederdik.[5] Mecburiyet’teki içine karışmayı beceremediğim insan akınından kurtulmuş, Vadide büyük söz sahibi olduğundan şuursuz çığlıklar gibi akan suyun akışına ram olmuştuk. Bilinmezin koynundan gelen muhalif rüzgâr, ağırdan alan akıntıya sebep oluyordu.

 

Eşim önceki senelerde, geçerken uğramak dışında hiç köye gelmemişti. Bir süre sonra o da alıştı köylüye. Beytullah’ın eşiyle burada da birlikteydiler yine.

 

Her hafta olmasa da iki haftada bir mutlaka merkeze giderdik iki aile, genelde Halil Çiçek’in minibüsüyle. Köy arabalarını bilen bilir, çekilir çile değildir. Sabahın köründe kalkmaktan nefret eden trenler gibidirler, akşamın geç vaktinde bıkkınlıkla gelirler ait olmadıkları yere. O kadar saat dışarılarda harap olurduk. Öğlene kadar işlerimizi bitirir, yemek yedikten sonra köye dönmek isterdik. Akrabamız, ailecek uğrayabileceğimiz tanıdıklarımız olmadığından, caddelerde dükkânlarda vakit geçirirdik. Başka seçeneğimiz olmazdı genelde. Akşam olup koltuklara yerleştiğimizde de bambaşka sürprizlerle karşılaşırdık. İllaki gecikmeler olur, bir oraya bir buraya uğramayı çukurları es geçmediği gibi mutlaka aksatmaz, mahalle aralarından birilerini almak için tepelere tırmanıp gezer de gezer. Kendi gelmeyip sipariş verenlerin istekleri için, nasılsa yol kenarı diye şoförün en az birkaç yere uğramasını bekleriz. Hadi sabırla bunları atlattık diyelim, bu sefer de tam hareket edip şehirden çıkacakken telefon gelir, isyan itiraz yok zınk diye durdurulur, taksiyle olduğumuz yere yetişenin ağız kenarıyla bir özründen sonra yola koyuluruz yeniden. Minibüsü geri çağırmadı ya, büyük lütuf karşısında susarız ancak. Yahu şu işleri önceden hâlletsene deriz Halil’e, ‘yeni söylediler’ der. Aralara girmediyse sevinmezdik, hevesimiz kursağımızda kalmasın diye. Çünkü ne yapar eder, yol üstünde, kayıpları ihmal edebileceğimiz daha tahammül edilebilir birkaç yerde illaki durur. Bunların bazılarını hatır için bazılarını da parayla yaptığından aksatamazdı. Müşterileri küstürmek olmazdı. E biz neydik peki? Gündüz vakti sokaklarda fink atacağına işleri toparlayayım demez, bu çileyi her seferinde çektirirdi. Kendinden yakıt gitmesin diye son raddede bizden sabır törpülerdi.



[1] Elime poşet geçirip kömür doldururken bile parmak uçlarım tozdan kararıyor. Deliksiz diye satmışlardı oysa. Ya da kömür tozunun marifeti mi bu? Arılar bal veriyor, ama arkasında bir iğne bulundurmayı da ihmal etmiyor. Arılar bile böyleyse kimseye güvenme diyorlar.

[2] ‘Başını döndürmeyen hiçbir hesaplama seni geliştirmez, canını acıtmayan hiçbir iyilik seni daha iyi bir insan kılmaz.’

[3] Her zaman taşlardan seke seke koşan insanda ani karar verme mahareti gelişir. Ayak uyduruyordum.

[4] Mehtaplı gecelerde deniz kenarında karşı kıyıları izlemeye alışmış olan ben, burada dağların zirvelerinde oynaşan bulutların lacivert görünümleriyle hayallere dalıyordum.

Bir mekânın müdavimi sayıldığınızı çayı çorbayı sizin hususiyetlerinize özel hazırlayıp getirmelerinden anlayabilirsiniz. Mesela çayın yanında iki şeker gelmiş ve siz birini kullanmamışsanız, ikinci sefer tek şekerli gelir. Garsonluğun kurallarındandır. Küçük yerlerde dibine kadar yaşarsınız bunu. Yazları Ulaşlı’ya gittiğimde birkaç gün sürerdi çayımın gelişindeki düzenin oturması. İlk günlerde tepsideki tek şekerli bardağa uzandığımda ‘o abininki’ sözü biraz hüzünlendirici ayrımcılık işareti sayılırdı. Herkesin huyu suyu bilinirken sizinki göz ardı ediliyorsa yaban sayılıyorsunuz demektir. Hakkâri’de ve köyde berdevam müdavim ayrıcalıklarını elde etmeye başladığımda tayinim çıkmıştı. Yabanlıktan kurtuldum derken tam da.

[5] Hakkâri’ye ilk gelirken Ay’la yarılma sallamasını konuştuğumuz gibi, burada da dağlarla ‘yeri tutan kazıklar’ saçmalığını yerin dibine sapladık. Kıtaların sıkışmasıyla dikelmişler yeryüzünde, anlattılar bana.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1