Kürkçü dükkânı2 (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.3)

    Kürkçü dükkânı2

Bir keresinde merkez yolunda minibüs her durduğunda devam eden gürültülü sallanmalar gelmişti tavandan. Camdan kafayı çıkarıp baktığımda yatırılarak bağlanmış keçinin yerçekimine meydan okurcasına dikelmeye çalıştığını görmüştüm.

 

Düğün ve cenaze olduğu günlerde köy arabaları işlemezdi. Yolun orada asırlardır durması çözüm olmaz, başka yol bulmanız gerekirdi.

Halil kral adamdı. Market ve manav alışverişimizi merkezden, genellikle de geçen sene (25.05.2013), ilk defa dışarıdan faaliyete geçen A101’den yapardık. Merkeze çıkmadan orada iner, poşetleri depoya emanet eder, öyle eğlenmeye çıkardık yukarı. Markette bizim köyden birinin çalışıyor olması da rahat ettirirdi. Köy arabalarının bir yerlere uğramasından şikâyet eden bizler de düzene alışmış, dönüşte paketleri almak için markete uğrar olmuştuk her seferinde. Ama ucu sonu belli, dakik hamlelerle giderirdik meşguliyetimizi. Mesela poşetleri alıp çıkmak dışında tek sefer bile alışverişe dalmamıştık dönüşlerde. İstesek yapardık, kimse de laf etmezdi yavaş hareketlerle araca yaklaşırken.

Merkezde parklarda dolaşır, başka işlerimizi giderir, köylü esnafın dükkânlarında oyalanır, bankaya kırtasiyeye uğrar, -Beytullah’ın olmazsa olmazı- yemek yerdik. ‘Çarşıya çıkıp da yemek yemeden eve dönülmez’ derdi memleketinden kalma alışkanlıkla. Maaş çekmeye gitmeyi de ondan duymuştum. Bizde hususi gidilmezdi. Köyleri ilçeye uzak olduğundan her aybaşında törene çevirirlermiş bu işi.

 

Uzun günlerde çocuklar dayanamaz, kucağımızda uyuyuverirlerdi. Bahara çıkarken birer portatif bebek arabası aldık internetten 110 liraya. Amanın, bu ne rahatlıktı. Öğlene doğru mayışan çocukları niye masalarda, sandalyelerde uyutmuştuk bunca zamandır, bizdeki de kafaydı hani. Sabah erkenden yollandığımızdan öğlen olmadan sızan çocukları, artık lokanta masalarında yatırmıyor, gezerken yorulmuyor, caddelerde daha uzun süreler dolaşabiliyorduk.  Ayağımız yerden kesilmişti yarı yarıya. Köyde kaldığımız hafta sonları sırf o arabalar sayesinde Zap kenarında, genelde Geçimli’ye doğru yürüyüşlere, uzun yolculuklara çıkabiliyorduk. O tarafta ayrı bir mahalle vardı, okula bize geliyorlardı. Bu sefer biz onları ziyaret edip ayranlarını içip soluklanıyorduk. Bunlar birer göstergeydi. Araba almaya niyetlenmiştik iyiden iyide, ileride detaylandıracağım.

 

Köyde sıcak gecelerde avluda açık havada oturmak bir harikaydı. Karşımda yüce dağlar, üstümde yıldızlı gök, içimde ahlâk yasası, yediğim önümde başka bir dağ arkamda, yatı kapalı gözlerle muhabbetler uzar da uzardı. Dağlara alışmıştık artık, aramazdaki ünsiyet artmıştı. Ürkütmüyor, korkutmuyorlardı. Ellerimi yere tutunmadan gezmeme müsaade ediyor, tökezlersem koruyorlardı.

 

Celallere ve Kadrilere sık giderdik. Bir akşam köyün merkez camiinin imamı, bizim de alt komşumuz olan Muhsin hocaya gitmiştik. Hayatımda en çok çayı o akşam içmiştim. Beşten sonra saymaya karar verdiğim için sayı netti:17 bardak. Köylüler, özellikle yaşlılar ve mukallit çocuklar bazen çayı tabağa döküp bir süre oyalandıktan sonra ya bardağa geri boşaltıp ya da tabaktan içerlerdi. ‘Çayı tabağa döküp oradan içtiklerinde yalnız tadını değil kokusunu da duyumsayabiliyorlarmış.’

 

Köylüler sürekli ikramda bulunuyorlardı. Sütümüz peynirimiz eksik olmazdı. Ücretini verelim dedikçe yanlış anlarlardı. Biz de marketten döndüğümüzde çocukları sevindirirdik. Köprüden beri tüm alışverişi taşıyamaz, hemen oradaki çocukların yardıma gelmesiyle işim kolaylaşırdı. ‘Açlığın ve adamın bol, ekmeğin kıt olduğu yerler’ diye anılmaması adına insanı çok yoran bu coğrafyada dayanışma önemliydi.

 

Taş evimizin 60 cm.lik duvarının dış kısmındaki camın önünde, insanın çok rahat sığabileceği kadar alanda Abdülhamid birçok saatini dışarıdan geçen çocuklarla oynayarak geçiriyordu.

 

Bahçede az mangal yapmadık Beytullah’la. Mangal dediğime bakmayın, yassı kaya parçasında pişiriyorduk etleri balıkları. İlk kullanımda çatlatmazsanız iyice yağ kaplayıp sonraki kullanımlarda daha iyi iş görür hâle geliyordu. Çalışma sistemi bizdeki tulumla, Avrupa’daki gaydayla aynıdır. Dikkat buyuralım, üçü de dağlarda kullanılır. Tulum, içindeki havanın çıkarken melodilere dönüştürülmesiyle çalışır. Üflemeyi kesip sadece kolunuzla bastırarak içeride biriken havayla bir süre daha idare eder, bu arada da dinlenmiş olursunuz, ya da şarkıya dönebilirsiniz. Anlık havaya muhtaç diğer çalgı âletleri gibi çalanı söylemekten mahrum bırakmaz. Taş mangal da altındaki ateşten aldığı hararetle üstündekileri pişirir, birçok seferden sonra ateş sönse bile, en azından bir posta daha pişirme kuvveti bulur kendinde.

 

Taşbaşı’nda bütün sokaklarda zeytin çekirdeği bulmak mümkün. Bunları zeytin yemedikleri hâlde keçilerin attığı söyleniyor. Zeytin yetiştirmeye bunca namüsait bir coğrafyada hem de keçilere bol bol zeytin yedirmek de neyin nesidir. İnsanların yiyemediği zeytini, keçilere boca etme lüksü yakışık alıyor mu?

 

Güzel havalarda köy içini turlar, rast geldiklerimizle sohbet ederdik. Gri ıssızlığın sıkıyönetimiyle geçen kışın soğuğun beyaz hüznü ve tekdüzeliğini kırmak istercesine pastel renklerle boyanırdı ağaçlar. Çocukları ağıllara götürüp keçilere baktırırdık. Bahar geldiğinde oğlaklarla dolan ağıllar uğrak yerlerimiz olurdu. Ferah yeşillikle birlikte o kadar güzellerdi ki, dünyada hiçbir şey olmasa bile tek başına var olmaya lâyıktılar. Kusursuz denecek kadar zarif yavrulara ilginçlik madeninden yontulmuş heykeller gibi bakardık. Durup dururken nedensizce sevdiğimiz bu yaratıklar, insan olmasa hepsi zayi olacakmış gibi gelirdi. Güzel, bozulacağı için güzeldir; keşke büyümeselerdi.

 

Okuldan arkadaşları da ağırlıyorduk evlerimizde. İlk geldiğime göre şartlar ne kadar çok değişmişti. Beni de karşılayan böyle birilerini ne kadar çok isterdim. 23 Nisan törenleri sonrasında bizim bahçede geniş katılımlı mangal yapmıştık. Herkes etrafın boğucu gelen havasından soyutlanmış; ne kadar mutluydu o küçücük yerde ve o kısacık zaman diliminde.

 

Dereden ayrılıp evin ötesindeki bahçelere giden, bileklerimizi biraz geçkince suyuyla küçük kanalda oyunlar oynatırdım Abdülhamid’e. Havalar ısındığında yüzme havuzu almıştık. Yusuf Kerem’le defalarca serinlemişlerdi.

 

Önünde durulmaz telaşla akan Zap’a doğru giderken soğuk hava depolarına uğrardık, köylünün bu buluşunu hayretle izler, kollarımızı, vücudumuzu içeri sokarak kavurucu havada buz gibi soğuğu hissederdik. Sakınımlı bir şekilde su kenarına iner, yanağından aldığımız taşlarla zaten yerinde olmayan kafasını daha da karıştırırdık.

 

Ara sıra yolumu ilk sene kullandığımız kiralık okulun yanından geçirir, o günleri anardım. ‘Bir ırmak bulanınca artık onun adına kolaylıkla konuşulmaz. Öngörüler, örüntüler işe yaramaz. Kahverengi, yabanıl bir perde suyun sesini boşa çıkarır. Kelimeleri, yolları, dehlizleri boşa çıkarır. Bir ırmak nasıl ki toprakla yan yana akar, bir insan da pekâlâ nefretle birlikte sevebilir.’ Su boyunca gezerken bu cümleler minvalinde düşünürdüm.

 

Geçen senelere göre çok farklıydı köyle kalmak. Hızlıca gelip derse girip çıkıp aynı hızla ayrılmaya benzemiyordu. Çıkışlarda eve gitmemiz yarım saati buluyordu bazen. Mecburiyetten değil ya, keyiften istediğimiz kadar uzatabilirdik. Acelemiz yoktu nasılsa. Tekdüze içeriklerle ilerleyen köy hayatında zaman saate göre akmıyor, Zap’ın ve derenin aksine telaşla heba olmuyordu. ‘Kendinde bir akışla süzülen menderesleri’ vardı, döne döne takılıyordu.[1] Düğünlere cenazelere katılıyor, ev ziyaretleri yapıyor, eski köye çıkıyor, bahçe ekiyor, iyice köylü oluyorduk. Herkesle birlikte kar kürüyor, dam temizliyor, onarıma yardım ediyorduk.[2] Yine söylüyorum, insan insana bu kadar yakından bakmamalı; bazı öğrenmememiz gereken, üzerimize boşuna yük olacak sırlar öğreniyor, taraf olmaya zorlanabiliyorduk. Ayrıcalıklarımız sorun olmamasına rağmen yabancıların yapmaması gereken bazı davranışlara azamî dikkat gösteriyorduk. İşler büyüdüğünde saklama kabını sümen edip, köyde gizlenmek istenen şeyleri minder altına atıyorduk.

 

Alışverişi merkezden yaptığımız hâlde üç bakkalda da veresiye hesabımız açılmıştı. Yakınlık belirtisiydi bu, zararı yoktu. Zaten çok kabartmayıp aydan aya düzenliyorduk.


[1] Zap Vadisi’nde menderes olması beklenemez şüphesiz, ama olsun durgun dostlarına gönderme yapmış olalım böylece.

[2] Kar yağarken yumuşayan hava, yağış kesildiğinde soğumaya, don yapmaya başlamadan davranırlardı. Müsait olanlardan eline küreğini alan köy köprüsüne gelir, mahir ve süratli hareketlerle zemine ulaşılırdı. Tabiatın insafına bıraksalar sabaha kepçeyle bile temizlemesi zor buz kalıplarıyla başa çıkmak zorunda kalacaklardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1